Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: HDP'den referandum açıklaması: Erdoğan’ı durdurmak mümkün
Evrensel:
4 yeni KHK Resmi Gazete'de yayımlandı
Karar:
367 kamu çalışanı ihraç edildi
Milli gazette:
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu:
Ekonomi çarkı dönmüyor
Yeniçağ:
AKP'li Tüfenkçi: Çalışmalarımızı MHP ile yürüteceğiz
Şimdi ise Köşe yazarları
…***
İhsan Çaralan, 22 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “'Hayır'lı referandumlar!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa değişikliği adı altında getirilen AKP-MHP Anayasası Meclisten 339 oy alarak geçti.Böylece düzenlemenin Nisan ayında referanduma sunulması kesinleşti.Düzenlemenin Meclisteki tartışmaları içinde, medya her ne kadar, vekiller arasındaki kavga ve ağız dalaşını öne çıkarsa da bu Anayasa değişikliği kuşkusuz, “gizli oy” kuralının bakanlar tarafından açıkça ihlali ile ikinci tur oylamaya giderken, MHP’ye sunulan, “yeni sistemde MHP’li bakanların olacağına” dair teklifle anılacağını söylemek yanlış olmaz. Çünkü bugün böyle her yola başvurarak Anayasayı değiştirenler yarın işlerine gelmeyince bugün yaptıkları değişikliklere de uymayıp, “fiili durumlar” yaratacaklardır. Gelişmeleri izleyenler de hep, Anayasa yapılırken Meclisteki kavgalardan itiş kakışlardan çok, bu Anayasa değişikliğinin “mayası”ndaki hukuk tanımazlığa ve ahlaki çürümüşlüğe dikkat çekeceklerdir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bugün gelinen noktada şu saptamaları yapabiliriz:
Anayasanın ‘esası’ geriye doğru değiştiriliyor: Her ne kadar, teknik olarak Anayasada 18 maddelik bir değişiklik yapılıyor görünse de gerçekte Anayasaların bir “rejim tarif etme belgesi” olması dikkate alındığında bu değişiklikle 1982 Anayasasının tarif ettiği rejim değiştirilmiş olmaktadır. Yani karşımızda olan, Anayasanın şu kadar maddesinin değişikliğinden öte esasının değişmesidir. Ve bu deşiklik anti demokratik, demokratik kazanımları kuşa çevrilen bir anayasa olma yanını ileriye doğru değil, tersine daha “geriye doğru” değiştiren bir değişikliktir.
‘Tek parti tek adam rejimi’nin Anayasası: Bu Anayasa, bir “tek parti tek adam rejimi”nin Anayasasıdır. Partilerin yasaklanmamış olması ya da Cumhurbaşkanının seçimle belirlenmesi onun bu özelliğini ortadan kaldırmaz. Tersine bu Anayasayla “tek adam” kendi “tek adam yönetimini” sürdürmek için hem Meclisi, hem de sadece kendi partisini değil mecliste yer alacak diğer küçük partileri de çekip çevirecek bir güç elde etmektedir. Örneğin MHP’ye, daha şimdiden “bakanlık verilebileceği” duyurusu bile, Cumhurbaşkanıyla partiler arasındaki ilişkinin nasıl olması istendiğini göstermektedir.
Başbakan Yıldırım; referandum sürecini, MHP ve AKP’nin, “Evet” çıkması için uğraşacağı, HDP ve CHP’nin ise “Hayır” çıkarmak için uğraşacağı, dört partinin mücadelesinin belirleyeceği bir kampanya olarak tarif etmektedir.
Meclisteki Anayasaya değişikliğine “karşı” çıkanlarla “taraf” olanlar açısından bakıldığında bu mantıklı bir tarif gibi görünse de gerçek öyle değildir. Çünkü MHP ve AKP’nin tabanında “tek parti tek adam rejimi”ne karşı çıkacak azımsanmayacak bir kitle olduğu, yakın tarihli anketlerde de açıkça görülmektedir. AKP’nin kendi yaptırdığı anketlerde bile ‘evetçiler’in hâlâ yüzde 35’in altında olduğu görülmektedir. Bu yüzden de MHP ve AKP yönetimi istiyor diye AKP ve MHP’ye oy verenlerin de aynı doğrultuda davranması beklenemez. Eğer öyle olsaydı, referanduma da gerek kalmaz, partileri aldıkları oy üst üste konur sonuç elde edilirdi.
Dahası “Bu anayasa değişikliğine hayır” diyecek kitle, CHP ve HDP tabanından da çok daha geniştir. Meclis salonlarından “sahaya” indiğimizde, CHP ve HDP’ye oy veren kesimler dışında;
- Seçimlerde belki halen MHP ve AKP’ey oy veren ama bir “tek adam rejimine hayır” diyecek oldukça geniş bir kesim,
- Kendilerini CHP ya da MHP’li olarak tarif etmeyen; talepleri etrafında birleşebilen gençlik ve kadın çevrelerinden işçilerin emekçilerin ileri kesimlerine, akademisyenlerden aydınlara, sanatçılara, kültür insanlarına kadar, ortak bir mücadele hattında birleştiklerinde ülkedeki gidişata damgasını vuracak geniş ve mücadeleci bir kesim de vardır.
Bu yüzden de “sahaya”; bir tarafta AKP ve MHP, öteki tarafta CHP ve HDP var herkes de onların etrafında birleşecek gibi bir tablo olarak bakmak, sadece AKP-MHP koalisyonunun sevineceği, onların işini kolaylaştıran bir kamplaşmadır.
...***
Remzi Özdemir, 23 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Doğru ihracat doğru ürün”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eskiden döviz yükseldiği zaman ihracatçı sevinirdi.Çünkü yurt dışına sattığı malın karşılığında döviz alacağı için kazancı daha da büyük olacaktı. Ancak bu son yıllarda ara mamulde yurt dışına bağımlı olmamız nedeniyle artık dövizdeki yükseliş bizi olumsuz bile etkiliyor.Ancak bazı sektör var ki dövizden olumlu etkilenen. Bunlardan en önemlisi yazılım sektörü ile mobilya sektörü. Yazılım sektöründe Türkiye daha dünyaya maalesef açılamadı. Mobilya sektöründe ise ciddi bir hareketlenme ve markalaşma var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye döviz krizinden elindekini bozdurarak çıkamaz. Bunu geçtiğimiz günlerde acı bir şekilde gördük.O halde üretip dünyaya satmalıyız. Bunu da ancak belirli sektörlerde yoğunlaşarak yapabiliriz.Tıpkı mobilya sektörü gibi.Sektörün en büyüğü olan CNR İMOB-13. Uluslararası İstanbul Mobilya Fuarı bu hafta açılıyor. Fuar 114 ülkeden alıcıları ağırlayacak. 500'ün üzerinde firmanın katılacağı fuar sıradan bir fuar olarak görülmemeli. Çünkü Türkiye içinde bulunduğu döviz krizinden ancak bu tür fuarlarla çıkabilir. Üreteceksin ve dünyanın her köşesine pazarlayacaksın. Uluslararası İstanbul Mobilya Fuarı'nda dünyanın en önemli markalarına imzalarını atmış olan Finlandiyalı tasarımcıları konuk olarak ağırlanacak. Her sektörde olduğu gibi mobilya sektöründe de ara mamulü de kendimiz üretip kendi markamızı yaratmalıyız.Devlet politikası olmalı. Türkiye İhracatçılar Meclisi TİM bu konuda çok çaba sarf ediyor. Ancak, bu çaba sadece TİM ile kalmamalı. Türkiye ihracatı bir devlet politikası yapmalı ve bunu hayata geçirmeli. En ufak bir krizde dibe vuran ihracatın tek nedeni katma değeri düşük ürünler ve fason üretimidir.
...***
Mete Yarar, 23 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “Tek suçlu üst akıl mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ben kendimi bildim bileli şu iki cümleyi çok duymuşumdur: ‘üst akıl’ ve ‘birileri düğmeye bastı’... Her kim bu üst aklın ne olduğunu araştırmaya kalksa veya ona gidecek yol haritasını göstermeye çalışsa, başına gelmeyen kalmadı. Ya suikaste uğrayarak ya da bir bombalı araç saldırısı sonrasında aramızdan ayrıldılar. Bir kısmını da işbirlikçileri üzerinden ya tasviye ettiler ya da gözden düşürecek komplolarla susturdular. Sizce bu üst akıl çok mu zeki yoksa savaşın ilk kuralı olan ‘rakibini iyi tanı’ prensibini çok mu iyi uyguluyorlar. Sanırım ikinci söylem daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Hadi bu üst akıl tarafından nasıl tanımladığımızı onların tarafından bakarak anlamaya çalışalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Birinci özelliğimiz herkesi kendimiz gibi zannetmemiz. Karşıdaki kişinin kötü niyetli olacağını son olarak aklımıza getirmemiz. Bizim gibi hareket eden ve davranan herkesi sorgusuz ve sualsiz içimize almamız.
İkinci özelliğimiz, kendi içimizden çıkanlar yerine dışarıdan gelenlere çok daha fazla değer ve önem vermemiz. Söylemlerimizde çok fazla dile getirsek de milli ve yerli olmayı gerçek hayatta uygulamaya geçirmekte zorlanmamız. Başkalarına karşı hata yaptıklarında töleranslı olmamıza rağmen kendi öz evlatlarımızı acımasızca eleştirmemiz. Yükselirken omuz vermek yerine ayaklarından aşağıya çekmemiz.
üçüncü özelliğimiz çabuk sinirlenerek, kontrolsüz hareketler yapmamız. Fazla bağıranın ve suçlayanın doğru söylediğine inanmamız.
Dördüncü özelliğimizin ise yalnızca bize özgü olduğunu düşünüyorum. Suçlamayı yapan yerine suçlamaya uğrayanın kendini aklamaya çalışması. Masumiyetin başta kaybedilmesi...
Beşinci özelliğimiz, ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ diye genel bir inanışa sahip olmamız. Peşinen suçlu ilan eden bu bakış açısının bütün komploların önünü açmasına fırsat vermemiz.
Altıncı özelliğimiz, meyve veren ağacın taşlanmasının normal olarak kabul edilmesi. Meyve veren ağacın etrafına çit çekmek yerine ağacın meyve veren dallarının kırılmasını seyretmemiz. Böylece meyve vermeyen ağaçların daha uzun ömürlü olmasına yol açıyor olmamız.
İsterseniz benim açtığım bu yoldan sizler de gidin ve örnekleri çoğaltın. Bu çalışmanın sonunda sanırım sizler de benim ulaştığım sonuca ulaşabileceksiniz.Toplum olarak kendimizi bu kadar çok manipülasyona açık hale getirdiğimizde sizce gerçek suçlu kim oluyor? O düğmeye basan üst akıl mı, yoksa o düğmeye her gün istemeden ve fark etmeden de olsa basan bizler de biraz suçlu olabilir miyiz? Milli ve yerli bir sanayiye ulaşmak istiyorsak önce milli ve yerli insanlara sahip çıkmalıyız. Bunu yapabilmek için de hayata dair bakış açılarımızda radikal değişimler yapmak zorundayız.