Ocak 25, 2017 11:00 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Almanya'dan yine casusluk iddiası: İmamların listesinde 28 kişi ve 11 kurum var

Birgün:

AYM: Mallara el koyma hukuk dışı

Yeniçağ:

Ankara'da yürütülen FETO soruşturması kapsamında 43 Hava Harp Okulu öğrencisinin tahliyesine karar verildi.

Yeniasya:

BM'den İsrail'in işgaline bir tepki daha!

Akşam:

Firari FETÖ'cüler ihanet lobisi kurdu

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Orhan Uğuroğlu, 24 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Anayasa kanunu ve kara delikler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“MHP'nin "evet" demesiyle alelacele hazırlanıp önce Meclis komisyonunda sonra da Genel Kurul'da kavga dövüş kabul edilen Anayasa değişikliğinde "skandal" denilebilecek "kara delikler" ortaya çıktı.Önce şunu vurgulamak lazım ki Cumhurbaşkanı'nın kaç yardımcısı olacağı bu kanunda yer almıyor. Amerika'daki gibi bir yardımcı mı, yoksa 3-5 yardımcı mı olacak bu kararı Cumhurbaşkanı verecek.Cumhurbaşkanı yurt dışına giderken bir yardımcısını vekil bırakıyor. Vekil bu kanunda aksi bulunmadığı için asilin yetkilerinin aynısına sahip.İşte ilk ve en büyük "kara delik" burada ortaya çıkıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Cumhurbaşkanı bir yurt dışı gezisine çıktığında yerine bıraktığı vekil Olağanüstü Hal (OHAL) kararı alabilir ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yayınlayarak; Yurt dışındaki Cumhurbaşkanını emekliye sevk edebilir. Meclis'i ve aynı anda Cumhurbaşkanı'nı feshedip erken seçim kararı alabilir. Cezaevindeki tüm FETÖ'cüleri veya istediği hükümlüleri affedebilir. OHAL ile Anayasa'nın 104. maddesinin 17. fıkrasına göre KHK ile sınırlandırmaları kaldırabilir. Cumhurbaşkanı yardımcısı veya yardımcılarını, tüm Bakanları azledip yerine yenilerini atayabilir. Özetle Vekil Cumhurbaşkanı asil ile aynı haklara sahip olacağından tüm yetkileri hiçbir engele takılmadan uygulayabilir.Diğer bir "kara delik" ise uluslararası anlaşmalarımız konusunda ortaya çıkıyor.Yeni Anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası anlaşmaları onaylama yetkisi Cumhurbaşkanı'na veriliyor.Türkiye Meclisi'nin de onaylama yetkisi var ki bu değişiklik paketi içerisinde iptal edilmedi.Bu durumda uluslararası anlaşmaları Cumhurbaşkanı mı Meclis mi onaylayacak?Üçüncü bir "kara delik" ise "yok artık" denilecek cinsten.Bakın anlatayım; Anayasaya göre, Meclis'te grubu olan yani 20'den fazla milletvekili olan parti Cumhurbaşkanlığına aday gösterebilir.Örneğin 25 milletvekili olan parti çok iyi ve seçilecek bir ismi Cumhurbaşkanı adayı göstereceğini açıkladı diyelim.Cumhurbaşkanı o partinin 6 milletvekilini bakan atarsa partinin Meclis Grubu düşer ve Cumhurbaşkanlığına aday gösteremeyecek duruma gelir.Geçtiğimiz günlerde Başbakan Binali Yıldırım bu sistem değişikliğinin kendi projesi olduğunu açıklamıştı."Tek adam", "diktatör" ya da "Başkan" gibi yapılan tanımlamalar için gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerekse Başbakan Binali Yıldırım, "Cumhurbaşkanı yetkileri genişliyor, çift başlılık yani halk tarafından seçilmiş başbakan ile halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanı olmayacak başbakan kalkarak yetkileri cumhurbaşkanında toplanacak" diyor.İşte tüm bu yetkiler Cumhurbaşkanına verilirken asıl unutulanın "Vekil Cumhurbaşkanının yetkileri" olduğu ortaya çıktı.Aslında fiilen olamayacak gibi düşünülse de hukuken mümkün olacağı için söz konusu "kara delikleri" Cumhurbaşkanı Anayasayı onaylamadan açıkça ortaya koydum.Erdoğan "veto" ederek Meclis'ten "kara deliklerin" yamanmasını hem kendisi hem de gelecek Cumhurbaşkanları için istemelidir.Çünkü Türkiye'de siyasi hayatta "olmaz, olamaz" denilen pek çok şeyin olduğunu 46 yıllık meslek hayatımda çok yaşadım.Nasreddin Hoca gibi testi kırılmadan önce uyarmak istedim.

...***

Cevher İlhan, 24 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tek adamlık sistemi” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Referanduma sunulacak Anayasa değişikliklerinin “millet hâkimiyetine dayandığı” iddia edilse de, halkın oyuyla seçilen “cumhur-başkanı”na tek başına bahşedilen olağanüstü geniş yetkilerle tam bir “otoriter bir sistem”e gidildiği, kavga ve gürültüyle Genel Kurul’dan geçirilen metinle ortada.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Öncelikle, Cumhurbaşkanının seçilmemiş yardımcılarını istediği sayıda atamasıyla seçilmiş milletvekillerinden üstün kılması peşinen sistemi dejenere ediyor. Bir diğer husus, demokratik ülkelerde ayrı ayrı süreçlerde işleyen “cumhur-başkanlığı” seçimleriyle Meclis/milletvekili seçimlerinin aynı günde yapılması garabeti.

Bu durum ve hele “partili cumhur-başkanı”nın milletvekili adaylarını belirlediği partisinin Meclis’in büyük partisi olması daha baştan yasamayı bütünüyle yürütmenin kontrolüne sokuyor.

Milli irâdeyi temsil eden Meclis’in denetleme fonksiyonlarının başında gelen güvenoyu, gensoru ve sözlü soru önergelerinin kaldırılmasıyla, Meclis’in dışından-içinden atanan bakanların ve cumhurbaşkanı yardımcılarının hesap vermekten “muaf” tutulmaları, sadece “yazılı sorulara yazılı cevap”la kalmaları, Meclis’in millet adına yürütmeyi ve devleti denetim işlevini ortadan kaldırıyor.

En çarpıcısı “cumhur-başkanlığı sistemi”nin yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını berhava etmesi.

“Cumhur-başkanı”nın, “bağımsız” olması gereken hâkimleri – savcıları atayan yüksek yargıyı tek başına dizayn etmesi.

Bütün bunlara ek olarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 13 üyesinden dördünü ataması, hiçbir demokratik ülkede benzerine rastlanmayan Adalet Bakanı ile müsteşarının kurulun başkanı ve başkan yardımcısı olması. Artık Meclis’e hesap vermek durumunda olmayan bakan ve müsteşarın yargının en üst kurulunun başına getirilmeleri.

Görünen o ki, Türkiye’nin iki yüz yıllık parlamenter sistem deneyimi ve kültürü yok ediliyor.

Türkiye’nin içte ve dışta devasa sorunlarla boğuştuğu süreçte, yasamanın ve yargının güçlendirilmesi gerekirken, kamuoyunda, hukuk çevrelerinde tartışılmadan “torba yasa” gibi alelacele Meclis’ten geçirilen “tek adam sistemi”,  birçok yönüyle muallel. Hesap vermeye ve denetime dayanmayan, tek başına bütün yönetimi bir şahsın eline veren bir ucube. Türkiye, şimdi de bu ucube ile meşgul edilecek…

…***

Muharrem Bayraktar, 24 Ocak tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “FETÖ darbesinden NATO darbesine”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbesinde NATO’nun parmağı olduğuna dair hükümetin duyduğu kuşkuları gündeme getirenlerden biri de Abdulkadir Selvi oldu. Hürriyet’teki yazısında şunları yazmıştı Selvi:“Türkiye'yi yönetenlerde, 15 Temmuz'un ‘NATO darbesi' olduğu yönünde bir kanaat var.”AKP içinden iyi bilgi alan Selvi’ye göre 15 Temmuz darbesinin bir NATO darbesi olduğu hükümet çevrelerinde de konuşuluyor.Bu defa AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın açıklaması geldi önceki gün. O da Selvi’nin yorumuna katılan cümleler kullandı ve “Türkiye’deki bütün darbelerin arkasında NATO’nun olduğunu” söyleyerek “darbenin, kendine yön biçen NATO’nun işi olduğunu” ima etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

15 Temmuz darbe girişiminde dış odakların parmağının aranması gerektiğine dair yorumlar, ilk defa hükümete yakın çevrelerden de yükselmeye başladı.Ancak ne hikmetse bugün darbenin NATO ile de irtibatlı olabileceği söylenirken, darbeyi araştırmak için oluşturulan Meclis Komisyonu’nda bu konuda hiç kimse dinlenmedi, hiçbir yorum yapılmadı.

NATO konusu hiç gündeme gelmedi.Mesela, Büyükada’daki Otel’de darbe öncesinde bir araya gelen ve içlerinde CIA ajanlarından ve Türklerden oluşan bir grubun toplantı yaptığı haberleri üzerine ne darbe araştırma komisyonu ne de savcılar gitti. Keza darbeyi soruşturan dava dosyalarında da Abdulkadir Selvi’nin ve Şamil Tayyar’ın söylediği NATO parmağının üzerine gitmeye yönelik çaba yok.Oysa bu ülkede ta başından beri böylesine kapsamlı bir darbe girişiminin tek başına FETÖ işi olamayacağına dair kuşkularını ifade edenler vardı ama maalesef dinleyen olmadı.

Şimdi ise bir zamanlar en önemli partnerleri oldukları başta NATO olmak üzere yabancı servislerin ve hatta diplomatların darbedeki parmak izlerinin üzerine gideceklerinin sinyalini veriyor.

Darbeden 6 ay sonra hükümetin dillendirdiği bu görüş, hem ciddi bir zaman kaybına hem de darbeyi soruşturma sürecine duyulan bakış açısında kuşkulara yol açıyor.Darbenin amacının ne olduğuna ve arkasındaki güçlere dair en kuşatıcı yorum ise Prof. Dr. Haydar Baş’tan gelmişti. Baş, yazısında Batının neticeye ulaştırmak için uğraştığı Şark Projesi’ne dikkat çekerek şöyle demişti: “Hatırlanacaktır, 12 Eylül Darbesi için de CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze, ‘Bizim çocuklar işi bitirdi’ demişti. Umarız hükümetimiz, stratejik ortaklık yaptığımız ABD ile ilişkileri gözden geçirir. Bizim kanaatimiz, amaç sadece bir darbe ile hükümetin görevden el çektirilmesi olmayıp, Türk milletiyle devletini ve askerini birbirine düşürmek, belki de bundan sonra çatışma ortamı oluşturmaktır.” Bu ülke hepimizin ve bu ülkeye sahip çıkmak konusunda herkes samimi olmak zorunda…

Ve meseleye Baş’ın işaret ettiği Şark Projesi gibi asırlık ve köklü bir imha projesi bağlamında bakmak asıl tehlikeyi görmemize yarayacaktır.