Türkiye'den köşe yazarları
Semih İdiz, Cumhuriyet gazetesinde, “Gerçek gazetecilere karşı yürütülen algı operasyonu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ezici bir çoğunlukla Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği karar, insan hakları ve demokratik özgürlükler konularında Türkiye’de artan karamsarlığın giderilmesine bir nebze de olsa katkıda bulunacaktır.
Bu karar ayrıca, Türkiye’nin zedelenmiş bulunan uluslararası itibarına tekrar kavuşmasına da yardımcı olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkan Yardımcısı Işıl Karakaş’ın belirttiği gibi, Avrupa’nın gözü bu karardaydı. Bu nedenle AYM’nin kararı Avrupa’da olumlu karşılandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu karardan kimlerin rahatsız olduğu ise bellidir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AYM kararına sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum” dedi.
Erdoğan’ın ülkenin en yüksek mahkemesine “saygı duymadığı” ilk karar da bu değil zaten. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise konuyla ilgili açıklamasında, “Dava devam edecek, biz de yakından takip edeceğiz” dedi.
Ancak, AYM’nin ihlal edildiğini belirttiği anayasa maddelerine bakınca, bunun neye dayanılarak sürdürüleceği belli değil. Kalın açıklamasında, Batı’dan Julian Assange, Bradley Manning ve Edward Snowden örneklerini verdi.
Ancak söz konusu örneklerin Can Dündar ve Erdem Gül’e karşı açılan davayla bir benzerliği yok.
Burada gazetecilerin yargılanması basına verilmeye çalışılan bir gözdağından başka bir şey değildir. AYM sayesinde bu çaba da ters tepmiş oldu ve basın özgürlüğü ilkesi güçlendi.
Kalın aslında Batı’yı tanıyan ve verdiği örneklerin geçersizliğini bilecek akla ve bilgiye sahip olan biridir. Ama bu örnekleri vererek Saray yanlılarına materyal sağlamaya çalışıyor. Böylece aslında kimlerin “algı operasyonu” yürüttükleri de ortaya çıkmış oluyor.
…***
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Tarım aynasında görünenler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Ankara’da düzenlenen bir toplantıda ‘tarımdaki gerçekler’den bahsetmiş. Muhtemelen bu tesbitler Türkiye’yi idare edenlerin hoşuna gitmemiştir.İfade etmek icap eder ki ders kitaplarımızda Türkiye tanıtılırken “Ürettiği tarım ürünleri ile kendini besleyen ülke” olarak tanıtmıştır. Bir zamanlar doğru olan bu bilgi, artık geçerli değildir. Mevcut imkânlar iyi kullanılamadığı için en temel gıda maddelerini dahi başka ülkelerden satın alır hale geldi ya da getirildi. Bunda elbette ‘tarım’ı kötüleyen ‘aydın’ların da payı vardır. Tarım ve sanayi arasında bir denge kurmak yerine tarımı ihmal edip ‘sanayi çağı’na da geçemedik. Neticede maalesef neredeyse ‘toprak’ dahi ithal eder duruma düştük.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’nin Avrupa ile Gümrük Birliği’ne girdiğini bununla birlikte sanayinin değiştiğini, küresel sisteme entegre olunduğunu, fakat tarımın Türkiye’de aynı kaldığını belirten Hisarcıklıoğlu, şöyle konuşmuş: “Dünyada gıda fiyatları düşüyor. Ama Türkiye’de artıyor. İlginçtir, bundan üretici de faydalanamıyor. Herkes şikâyet ediyor. Şehirlerde yaşam daha pahalı hale geliyor. Gıda sanayiinin rekabetçiliği olumsuz etkileniyor. Zira birçok üründe verim artmış olsa da hâlâ AB düzeyinin altında. Bunun yansımasını ihracatta görüyoruz. Bizden çok daha küçük yüzölçümüne sahip Danimarka, Polonya, Belçika, Hollanda bizden daha fazla tarımsal ihracat yapabiliyor. Şehirleşme ve kontrolsüz arazi kullanımı yüzünden, Türkiye’nin ekilebilir alanı her sene azalıyor. Tarımsal girdilerin büyük kısmını dışarıdan alıyoruz. Gübre, ilâç ve makinaların çoğu ithal.”
Hisarcıklıoğlu, tarımdan olması gerektiği gibi istifade edebilsek nasıl bir tablo ortaya çıkacağını da şöyle anlatmış: “Bizdeki 5,5 milyon üretici, Avrupa standardında üretim yapabilse, tarımsal üretim hacmimiz şu anki 60 milyar dolar düzeyinde kalmaz. 275 milyar dolara yükselmiş olur. Özetle, bugün ülkemiz tarımında yaşanan sıkıntıların kaynağı dönemsel ve geçici değil, yapısaldır. Sistemin tamamını bütüncül bir şekilde yeniden düşünmek gerekiyor.”
“Gübre, ilâç ve makinaların çoğu ithal” olduğu gerçeği çok yaralayıcı değil mi? Hani biz ‘en güçlü, en büyük’ idik? Bunca övünme boşuna mıydı? Uzaya ‘füze’ ve ‘uydu’ fırlatıp da tarımda kullanılan makinaları imal etmemek bir çelişki değil mi? Daha önemli bir tesbit de, bu durumun geçici değil ‘yapısal’ olmasıdır. Sistemin tamamı elden geçirilmedikten sonra pansuman tedbirlerle ‘tarım krizi’nden çıkamayız...
Birleşmiş Milletler’in 2016’yı “Dünya Bakliyat Yılı” ilân ettiği de dikkate alınırsa, tarım meselesinin basit bir mesele olmadığı bir defa daha anlaşılır. Türkiye’yi idare edenler ölçüsüz bir şekilde tarım alanlarının inşaat kulelerine teslim olmasına seyirci kaldılar ve şimdi gözyaşlarını silecek ‘mendil’ bulamayan kişi durumundalar. TÜİK verilerine göre 2002 de 26,5 milyon hektar olan toplam tarım arazimiz son 13 yılda 2.6 milyon hektar azalarak 23.9 milyon hektara inmiş. Yani toplam tarım arazilerinin yüzde 10’u üretim dışı kalmış.
…***
Cihan Özdemir, Yurt gazetesinde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a açık çağrı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan, 'faiz lobisi' ve bu lobinin bankacılık sisteminde yuvalanması ile ilgili sert bir konuşma yaptı.
YURT'ta bizim de karşı çıktığımız 'tefeci' mantığı ile çalışan bankacılık sistemine ilişkin tavrımıza yakın bir duruştu bu.
Gerekçeleri farklı olsa da...
Vakıf Katılım'ın açılışında ne dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan?
'Faiz sistemi adil değildir, acımasızdır...
Sömürgeciliğin, en önemli aracı olan faizi, ahlaklı olarak kullanmak lazım. Faiz lobisi acımasızca emmeye devam ediyor'”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Alkışlar Cumhurbaşkanı Erdoğan...
Son 13-14 yıldır Türkiye'yi kim yönetiyor?
Bizim CHP mi?
Ama bu sorudan önce, size şu çağrıda bulunmak istiyoruz:
Siz sadece yazıp, söyleme makamında değilsiniz. Bütün itirazlara rağmen, yönetimi ve icra makamını adeta elinizde tutuyorsunuz...
Samimiyseniz dediklerinizin arkasında durun ve hayata geçirin...
Tefeci bankacılığa son verin.. Son verdirtin..
Sanayiciyi, iş adamını, ihracatçıyı, ithalatçıyı, turizmciyi, üreticiyi, memuru, işçiyi, esnafı ve tüccarı SSK ve vergi sarmalından da kurtarın.
Üretimin ve ihracatın yolunu açın..
Faiz sistemi ile girişilen zorlu mücadelede Vakıf Katılım Yönetim Kurulu Başkanı Öztürk Oran ve Genel Müdür İkram Göktaş, Erdoğan'ın konuşmasını nasıl buldu bilemem.
Ama ben şahsen 'tefeci bankacılık' ve 'faiz lobisine' değiniyorum. Bu konuda da kalemimle her katkıya hazırım.
Konuşmanızda bahsettiğiniz reel sektörün sorunlarına lütfen el atın. Mesela kısmi sigorta ve vergi borcundan dolayı tüm menkul ve gayri menkullerine haciz konularak hareket alanı bırakılmayan insanlar nasıl istihdama veya büyümeye katkı sağlayacak ?
Birçok iş adamının görece makul sigorta ve vergi borcundan dolayı, tüm mallarına haciz konulmuş durumda...
Hareket alanı bırakılsa, birini satıp tüm borcunu ödeyecekler. Ama elleri kolları bağlanmış...
Küresel piyasalarda daralma, bölgemizde jeopolitik riskler hatta ülkemizde bir erken seçim veya referandum olma ihtimali varken, reel ekonomiye destek verilmeli...Yoksa bu şekilde olmaz, olmamalı.
Acilen reel sektörün önündeki bürokratik engeller, prosedürler esnetilmeli. Bu yapılırken de bahsettiğiniz 'kötü niyetli fırsatçılara' müsaade edilmemeli. Nasıl mı olacak bu ?
Samimi ve ciddi iş adamlarının sigorta ve vergi borçlarına karşılık çek veya senet vermelerine imkan sağlanabilir. Ama bir şart ile çek ve senete tekrar tutuklama cezası geri getirilerek.Hemde bu taahhütte bulunanlara yeri geliyorsa dahada ağır şartlar da...
Bu konuyu bir çok iş adamı ile konuştum.Sizinde mümkünse şahsen dinlemenizi öneririm.
Bir çoğunun verdiği cevap 'Bizim için emekçilere ekmek kapısı olmak şereftir. Finans sektörünün ve bürokrasinin gırtlağımıza çökmesinden bıktık. Yeter ki imkân verilsin. Zaten karşılıksız çek,senet olayında tutuklanmaya karşı çıkanların çoğu dolandırıcılığı meslek edinmiş olanlar.Biz bu uygulamayı memnuniyet ile karşılarız' oldu.
Örnekle anlatayım.
Bir iş adımını diyelim ki üç şirketi var. SSK ve vergi borcu 50 bin TL'yi geçince tüm gayrimenkul, alacak, banka hesabı, araçlarına haciz konuluyor. O iş adamı kilitleniyor.
Oysa ekonomik krize doğru giden Türkiye'de ödenmeyen çek ve senetler yüzünden kilitlenme var... Paravan şirketler kol geziyor. Delilere bile şirket kurdurdular. Sistem tıkandı.
Peki vergisini ve sigortasını ödeyenin suçu ne?
Yok, Ona da ödüllendirme gelsin. O başka. Ama çek ve senetlerde hapis cezası yok. İşlemez durumda. O zaman kendisine güvenen tüccar senet ve çek versin. Bu tür çekleri ödemeyenlere de hapis cezası gelsin. Tüccar bloke olan malını satsın, borcunu ödesin. Önerimiz bu.