Mart 02, 2016 09:45 Europe/Istanbul

Sevgi Akarçeşme, Zaman gazetesinde, “Seçici adalet, adalet değildir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Nuri Bilge Ceylan'ın ifadesiyle ülkemizde nadir de olsa sevindirici gelişmeler olabiliyor.Kiralık medyanın iddia ettiği casusluk safsatasının aksine, tamamen gazetecilik faaliyetleri nedeniyle sindirme amaçlı hapse atılan Can Dündar ve Erdem Gül'ün 92 gün sonunda tahliye edilmeleri gibi. Her ne kadar gazetecilerin özgürlüklerine kavuşmasını sağlayan Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını anayasayı koruması en çok beklenen kişi tanımadığını ilan etse de karar, mutluluğa hasret insanımıza ilaç gibi geldi. Doğrusu, insan, zirveden yapılan açıklama karşısında “Anayasanın 138. maddesini ihlal ederek açıkça mahkemelere talimat vermek, sessiz kalmaksa acaba sessiz olmamak nasıl olurdu?” diye merak ediyor”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


AYM'nin hak ihlali kararı 92 gün boyunca özgürlükleri gasp edilen Dündar ve Gül'ün çalınan zamanlarını geri getirmez, ama öyle bir ülke haline geldik ki artık adaletin bu kadarcık tecelli etmesine bile sevinir olduk. Sonuçta mahkemelerin siyasetin ağır vesayeti altında olduğu bir sistemden bahsediyoruz. AYM'nin çok daha önce başvuru yapan bir diğer tutuklu gazeteci Mehmet Baransu'nun başvurusunu beklettiği göz önüne alınırsa adaletin seçici davrandığını iddia etmek yanlış olmaz. Baransu'nun başvurusunu görmezden gelen AYM, muhtemelen yurtiçinden ve dışından yükselen baskı üzerine Dündar ve Gül'ün başvurusunu değerlendirmeye aldı. İyi de yaptı, ama bu seçici adaletin adalet olmadığı gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. Bu karar, Can Dündar kadar ünlü ve popüler olmayan diğer tutuklu gazeteciler için de emsal teşkil etmeli.


Türkiye'de medya ve ifade özgürlüğü alanındaki tek engel seçici, ayrımcı, keyfi adalet ve uluslararası baskı değil. Ne yazık ki toplumdaki dayanışma eksikliği ve mahalle baskısı da önemli engeller.


Neyse ki Can Dündar, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz yaptığı konuşmada, hapisteki tüm gazetecilere vurgu yaptı ve ‘umut nöbeti'nin devam etmesi gerektiğini söyledi. Türkiye'ye despotizmin daha da hasar vermemesi için olması gereken, farklı kesimlerin ortak evrensel demokratik paydada buluşmasıdır. Medyanın ezici kısmı rejimden bolca nemalanırken, geride kalan bağımsız medyanın dayanışma göstermeme lüksü yok.


Kararı tanımayanlara rağmen, her bir gazeteci özgürlüğüne kavuştuğunda kutlama yapmalı, mutlu olmalıyız, ama seçici ve keyfi adaletin adalet olmadığını, yargının siyasetin vesayetinden kurtulmadan baskıdan kurtulamayacağımızı akıldan çıkarmadan…


…***


Güven Sak, Radikal gazetesinde, “Yolsuzlukla mücadelede başladığımız yere döndük”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi'nde 2013'te ilk kez 100 üzerinden 50'yi aşmış. Uluslararası algı endeksinde Türkiye yolsuzlukla mücadelede, sınıf geçen ülkeler arasına girmiş. Sonra ne olmuş? 2015'te 42'ye geri dönmüş. En çok gerileyen ilk 5 ülke içinde Türkiye var. Türkiye’deki adıyla Uluslararası Şeffaflık Derneği her yıl Yolsuzluk Algı Endeksi açıklıyor. Üstelik bu işi 1995 yılından beri yapıyor. 1995 yılında 41 ülke içinde Türkiye, 27'inci sıradaymış. Şimdi 168 ülke içinde 66’ncı sıradayız. Ülke sayısı arttıkça biz geriliyoruz sanki. Ama geçen gün, TEPAV ve Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin düzenlediği toplantıda Başkan Oya Özarslan Yolsuzluk Algı Endeksi’ni anlatırken, “aslında, ülkenin sıralamasına değil, endeks değerine bakın, orada son derece ilginç bir gelişme var” dedi. Ben de baktım. Hakikaten Türkiye, yolsuzlukta mücadelede başladığı yere dönmüş gibi duruyor. Ne denir? Az gitmişiz, uz gitmişiz, sonunda başladığımız noktaya geri dönmüşüz. Bakın nasıl?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’ne ilk kez 1995 yılında girmiş. 1995 yılında 100 üzerinden 41 alarak, 27’nci sıraya yerleşmişiz. Bu ne demek? 10 üzerinden 4 sınıfta kalır, öyleymişiz. 2013’te ilk kez 100 üzerinden 50’yi aşmışız. Uluslararası algı endeksinde Türkiye yolsuzlukla mücadelede, sınıf geçen ülkeler arasına girmiş. İyi olmuş. Sonra ne olmuş? 2015 yılında yine 100 üzerinden 42’ye geri dönmüşüz. 2014 yılında endekste en çok gerileyen ilk 5 ülke arasında Türkiye 1’inci sıradaydı. 2015 yılında da en çok gerileyen ilk 5’te yine Türkiye vardı.


Nedir? Türkiye yolsuzlukla mücadelede başladığı yere geri dönmüştür.


Adı üzerinde bu endeks bir algı endeksi. Nasıl yorumlamak lazım? Türkiye’nin yolsuzlukla mücadele performansı hakkında olumlu bir algı varken, bu algı şimdi negatife dönmüş gibi duruyor. Türkiye’nin bu algıyı değiştirmek üzere adım atması gerekiyor. Hakkınızdaki algı negatife döndüğünde ne yaparsınız? Ne yapacağınızı bilmiyorsanız, her ezik gibi, “algı yönetimi yapılıyor” diye sızlanırsınız. Sızlanmak eziklere mahsustur. Yok, ne yaptığınızı biliyorsanız, işte tam da o algıyı değiştirmek için adım atarsınız. Ezikler sızlanırken, ne yaptığını bilenler adım atarlar.


Nasıl? Yolsuzlukla mücadele nedir? İdarenin işlemlerinin şeffaflaştırılması ve hesap sorulabilir hale getirilmesidir yolsuzlukla mücadele. Devletin hangi parametrelere göre karar verdiği bilinmiyorsa, verdiği kendinden menkul kararlar için hesap sorulamıyorsa, tamamlanan bir idari işlem o idari işlemden zarar görenler tarafından didik didik edilip gözden geçirilemiyorsa, o ülkede problem var demektir. Yolsuzlukla mücadele kamu idaresinin işleyişi ve etkinliği ile yakından alakalıdır. İdari işlemlerde etki değerlendirmesi yapamayan bir idare yolsuzlukla mücadele de edemez.Nedir?Neyi neden yaptığını bilemeyen,yolsuzlukla mücadelede  de sınıfta kalır. Dolayısıyla yolsuzlukla mücadele için kurumsal kapasite inşa etmek demek, idarenin etkinliğini de artırmak demektir. Nedir? İyidir.


…***


Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, “İnce uzun anayasa yolculuğu ve mahkemeleri isyana çağırış”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Evet Cumhurbaşkanı Can ve Erdem’in serbest bırakılmasını sağlayan Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımadığını açıkladı. Önce, “Bu karara sadece sessiz kalırım, o kadar” dedi ama “o kararı tanımak durumunda değilim, verdiği karara da uymuyorum.. mahkeme kararında direnebilirdi.. direnebilseydi, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar boşa çıkacaktı..” diye devam etti.Dün bir grup dostla oturup bunu konuşurken, iş dünyamızın tanınmış bir siması “Bu, mahkemelere, açıkça Anayasa Mahkemesi’ne karşı direniş çağrısıdır” dedi.Açık ve seçik. Anayasa Mahkemesini takmayın diyor adeta Cumhurbaşkanı.. Neden? Anayasa Mahkemesi istediği yönde karar almadı; anayasaya, hukuka, yasalara uygun davrandı diye.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Anayasa Mahkemesi kendisinden yana değil, ama mahkemeleri dolaylı veya doğrudan, HSYK eliyle kontrol edebiliyor.


Bu nedenle de kararı uygulama, tanıma diyerek, bu mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’ne karşı adeta isyana teşvik ediyor.


Elde etmek istediği sonuç, Anayasa Mahkemesi’ni işlevsiz, etkisiz bir süs organı olarak bırakmaktır.


Anayasa Mahkemesi savaş örgütü değil


Anayasa Mahkemesi’ne bağlı bir polis örgütü yok, savcılık yok, asker-jandarma yok.. Yani bu anlamda bir doğrudan yaptırım gücü yok.


Tutuklama kararı veren mahkeme uymuyorum kararına dese, başına bir şey gelmeyecek. En azından bugünkü koşullarda. Yarın hesabını verir, o başka.


Ama bugün üyeleri iktidar ve hempaları tarafından kahraman bile ilan edilir, terfi ettirilir. Önemli kişiler olarak Türk büyükleri arasına katılır.


Anayasa Mahkemesi bir savaş örgütü değil. Hukukun, anayasanın ve tüm sistemin en üst koruyucusu. Kararları kesin. Tüm kurumlar buna uymak zorunda. Yoksa sistem çöker. Aslında Cumhurbaşkanı tüm sistemi çökertme uğraşısı içinde bu çağrısı ile.


Eğer bir tek mahkeme Anayasa Mahkemesi’ne uymazsa, sistem çökmüş demektir.


Kaleyi ele geçirmiş isyancı rolü


Cumhurbaşkanı adeta kaleyi ele geçirmiş bir isyancı gibi.. Oradan tüm ülkeye, tüm kurumlara, tüm sisteme meydan okuyor.


Cumhurbaşkanı kargaşa yaratmayı seviyor. Zaten 7 Haziran seçimlerinden sonra, sandık sonuçlarını elinin tersiyle iteleyerek, yaşanan 5 aylık bir kaos süreci sonucu ülkeyi 1 Kasım’a götürmesi de bu sevgisinin bir sonucu!


Fakat, Cumhurbaşkanı’nın bugüne kadar, Anayasa Mahkemesi’ni bir kenara bırakın, anayasayı “rafa kaldırma” eğilimi çok kez görüldü.


Parlamenter sistemi “bekleme odası”na aldı.


Anayasanın emredici hükmüne rağmen, partili bir Cumhurbaşkanı olarak davrandı.


AKP için meydanlara çıkıp oy istedi. Partinin iç işlerine karışıp durdu.


Yani Cumhurbaşkanı aslında seçildiğinden bu yana anayasayı ve parlamenter sistemi istediği gibi eğip büküyor.


Anayasa üzerine gerdiği ince ve kırılgan ipte yürümeye başladığından bu yana bugün vardığı yer, anayasayı yok sayma, mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’ne karşı direnişe teşvik noktasıdır.


Buraya varmasını, 1.5 yıllık pratiğinin doğal sonucu olarak görmek gerekir.