Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel:İdris Baluken: 4 Kasım'da yaşananlar sivil darbenin resmiydi
Cumhuriyet:
'Başbakanlığın selamlaşma genelgesine' Binali Yıldırım'dan yanıt geldi
Yeniçağ:
Milli Eğitim Müdürü'nden 'hayır'cılara skandal sözler
Milli gazette:
Sağlık Bakanı Akdağ: "Avrupa'da en az doktor Türkiye'de"
Yeni Mesaj:
Bakan Bozdağ:'Batı delillerimizi dikkate almıyor'
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Cevher İlhan, 3 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargıya vesâyet”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Referanduma sunulması beklenen “cumhurbaşkanlığı sistemi”ne dair Anayasa değişikliğinde yapılan yanıltmalardan biri, “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” iddiası. Oysa yüksek yargı, tek başına cumhurbaşkanının ve siyasî iktidarın uhdesine veriliyor.Evvelâ, hâkimlerin ve savcıların âmiri konumundaki Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSYK) “yüksek” niteliği alınarak “Hâkimler ve Savcılar Kurulu” (HSK) adıyla yeniden yapılandırılıyor. Kurulun üye sayısı 22’den 13’e, daire sayısı 3’ten 2’ye düşürülüyor. Ve buna göre, daha önce HSYK’nın 22 üyesinden 6’sını belirleyen cumhurbaşkanı, “yeni sistem”le başkan dahil 13 üyelik kurulun 6 üyesini doğrudan belirliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi hukuk devletinin temel şartı olan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına Adalet Bakanı ile müsteşarının kuruldan çıkarılması gerekirken, cumhurbaşkanının atadığı her iki üyenin ismin tabiî olarak kurula başkan ve başkan yardımcısı olmasıyla yargının en üst idarî kurulun yarısına yakını otomatikman cumhurbaşkanının uhdesine veriliyor.
Kalan 7 üyeden üçü Yargıtay üyeleri, biri Danıştay üyesi, üçü ise hukukçu öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Meclis tarafından seçiliyor. Lâkin Adalet ve Anayasa Karma Komisyonu’ndan oylanan adayların Genel Kurul’daki seçim süreçlerinde önce nitelikli çoğunluk aranıp, birinci oylamada 400, ikinci oylamada 360 çoğunlukla ve seçilmedikleri takdirde en çok oyu alan iki aday arasında kur’a çekilmesiyle seçiliyorlar. Ve en az iki üyenin “parti genel başkanı cumhurbaşkanı”nın partisinin seçmesiyle altı ay içinde seçilecek yeni HSK da iktidar blokunun eline geçiyor.
Keza mevcut Anayasaya göre, idârenin her türlü eylem ve işlemlerini denetleyen en üst yargı organı Danıştay üyelerinin dörtte üçünü (67 üyeyi) HSYK seçiyor. Şu anda 116 olan ve üç yıl içinde 90’a düşecek üyelerin dörtte birini 23 üyeyi zaten cumhurbaşkanı belirliyor.Ve Yargıtay üyelerini de HSK belirlediğinden, Yargıtay başsavcısı ve vekilini de atadığından, Danıştay’ın yanı sıra adlî yargının üst kurumu Yargıtay da cumhurbaşkanının güdümüne giriyor.
Diğer yandan, “yeni sistem”le “cumhurbaşkanına yargılama yolunun açıldığı” çarpıtması yapılıyor. Halbuki, herhangi bir suç işlediği iddiasıyla cumhurbaşkanını, yardımcılarını ve bakanları “Yüce Divan” sıfatıyla yargılayacak Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 15’e indirilen üyesinden 13’ünü yine cumhurbaşkanının tek başına ataması, Meclis’in ancak üç üyeyi seçmesi, peşinen mahkemenin bağımsızlığını ve tarafsızlığını berhava ediyor.
Keza cumhurbaşkanının yargılanabileceği suçlardan yargı yolunun açılması için Meclis’te 301 imzayla soruşturma önergesi verilmesi, 360 oyla soruşturma açılması ve 400 oyla ancak Yüce Divan’a gönderme kararının alınabilmesi; ayrıca Yüce Divan’ın, üç ay normal süre ve üç aylık uzatmayla en fazla altı ayda yargılamayı tamamlama durumunda kalması, yargılanmayı daha baştan zorlaştırıyor. Üstelik, Yüce Divan’ın verdiği cezâ veya suç türü milletvekili seçilme şartlarına engel oluşturmuyorsa cumhurbaşkanının göreve devam edebilmesi ve görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da aynı şartlarda yargılanacak olması, yargılanmaya bir başka bariyer oluşturuyor.Özetle, üyelerinin beşte dördünü atadığı Mahkemenin, cumhurbaşkanını, yardımcılarını ve bakanları bağımsız ve tarafsız konum ve irâde ile yargılamasını neredeyse âdeta imkânsız kılıyor. “Cumhurbaşkanına yargılama yolunun açıldığı” iddiasının hiçbir geçerliliği kalmıyor.
Bu arada Anayasanın 108. maddesindeki Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) kuruluş ve işleyişinin cumhurbaşkanının kararnâmesiyle düzenlenme hükmü getiriliyor. DDK’nın “inceleme” yetkisine “idârî soruşturma” yetkisinin de eklenmesiyle, cumhurbaşkanına devlet kurumlarıyla birlikte sivil toplumu soruşturması da getiriliyor.
…***
Batuhan Çolak, 3 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Polis Devleti ve 3 Maymun!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz'da FETÖ'cü darbenin başarılı olması durumunda neler yaşanabileceğinin ilk örneklerini en acı şekilde gördük. Ancak sonrasında başlayan süreç bu işin sorumlularını ortaya çıkarmak yerine, hukukun ortadan kaldırıldığı, olayların dışındaki kişilerin mağdur edildiği bir sürece dönüşmeye başladı.Önceki akşam başımdan geçen bir olayı anlatayım. Akşam saatlerinde gazeteden ayrıldıktan sonra eve gitmek için otobüse bindim… Otobüste Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın posterleri vardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Posterde, "Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan Tek Devlet" yazıyordu… Anlaşılan başkanlık propagandası bu şekilde sürdürülecek… Çünkü metro, metrobüs ve Marmaray'da da aynı uygulama var.Neyse, otobüsten indim, marketten ekmek aldıktan sonra eve yöneldim… Saat 20.20 sıraları… Önümde bir polis aracı sirenlerini yakmış bekliyor… Yaşça benden küçük olduğu her hallerinden belli olan 2 polis memuru, ellerinde cep telefonları gayri ciddi tavırlarla gelene geçene bakıyor, derken bir tanesi önüme geçerek beni durdurdu…"Merhaba, pardon, bakar mısın, talimat var" bile demeden emredici ve gayet sinir bozucu bir sesle "Kimliğini ver!" dedi."Anlayamadım""Kimliğini ver kimliğini!" İçimden 'sakin ol, sarma başına akşam akşam şunları' derken basın kartımı cüzdanımdan çıkarıp kendisine verdim.Tepki aynen şöyle oldu: "Bu ne yaaaa""Basın Kartı""Haaa… GBT yapacaz, bekle"Polislerin bu tutumundan dolayı insanlar da tedirgin olmaya başladı. Kimisi dükkanın camından bakıyor, kimisi evinin hafif aralık penceresinden korka korka izliyor.GBT işlemi bittikten sonra, "Ne oldu bir problem mi var" dedim"Hayır yok gidebilirsin" cevabı geldi.Daha olay yerinden 10 metre uzaklaşmamışken, arkadan gelen bir başka vatandaşı daha aynı şekilde durdurup "Sen dur bakalım, kimliğini göster" dediklerini işittim.Bu yaşıma kadar polis tarafından böyle bir üslupla önümün kesilmesine alışık olmadığım için haliyle sinirlendim, gerildim.Bizim vergilerimizle oluşturduğumuz kurum, kollarına taş değse üzüldüğümüz çocuklar bizlere karşı aynı hassasiyeti taşımıyorlar. Çevremde de polislerin metrolarda, metrobüslerde vatandaşlara çok sert ve üslupsuz bir şekilde davrandıklarına ilişkin şikayetler alıyorum. Günde on binlerce insanın geçtiği caddede, genç kızlarımıza "Güzellik merkezinde indirimimiz var, hemen yukarıda, lütfen 5 dakikanı ayır…" deniyor. Kandırabildiklerini güzellik merkezine götürüp "anlık indirim" diyerek sözleşme imzalatıyorlar. Birçoğu hayatında sözleşme nedir bilmeyen kızlar imzaları düşünmeden atıyor.Olayın vahameti ise aylar sonra eve gelen icra takibiyle başlıyor. İmza attıkları dosyalar arasında senetler ve aylık düzenli ödeme yapılması gereken sözleşmeler de var! Hatta konuyla ilgili bir televizyon kanalı mağdurlara ulaşıp, haberini de yapmış. Tüketici Hakları Derneği Başkanı kendilerine başvuran yüzlerce güzellik merkezi mağduru olduğunu söylüyor.Bir vatandaş olarak benim tüm bu organizasyonu görmem, çözmem ve tespitlerini yapmam toplam 15 dakikamı aldı.Peki bu kadar merkezi bir yerde, genç kızlarımız dolandırılıp, taciz edilirken polis nerededir? Yaşanan tüm bu rezaleti görmemeleri imkânsız… Peki bu dolandırıcılara, hırsızlara, tacizcilere, teröristlere neden ve niçin müsaade ediliyor?
…***
Cihan Soylu, 3 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Neden 'Hayır' demeliyiz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkenin yıkıma, halkın uçuruma daha fazla sürüklenmesini önlemek için, ‘HAYIR’ demeliyiz.Çocuklarımızın savaşlarda kırılmasını engellemek için, ‘HAYIR’ demeliyiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ülkenin bir tek kişi tarafından Olağanüstühal, Sıkıyönetim ve savaş hali yasalarıyla yönetilmesinin önüne geçmek için, ‘HAYIR’ demeliyiz.Nasıl düşüneceğimize, neye inanıp-inanmayacağımıza, yaşam tarzımızın nasıl olacağına olağanüstü yetkilerle donatılmış bir adamın karar vermemesi için, ‘HAYIR’ demeliyiz.
Grev ve direniş, söz, basın -yayın ve örgütlenme hakkının bir kişi tarafından tasallut altına alınmasına dur demek için ‘HAYIR’ demeliyiz.İrademizi, seçme-seçilme hakkımızı bir tek kişinin eline teslim etmemek için, ‘HAYIR’ demeliyiz.Parlamentonun, mahkemelerin, üniversitelerin bir tek kişinin keyfi yönetimine bağlanmasını önlemek için, ‘HAYIR’ demeliyiz.Daha iyi koşullarda yaşama istemini dile getiren, çalışma ve iş koşullarının iyileştirilmesini isteyen, tam hak eşitliği, barış ve demokrasi isteyen kadınların horlanıp-aşağılanmasına karşı çıkmak için ‘HAYIR’ demeliyiz.Ülkenin ve tüm ezilenlerin, baskıyla, polis zorbalığı ve zindan tehdidiyle susturulmaya çalışılan herkesin yararına olan ‘HAYIR’ oylarını artırmak, hepbirlikte ‘HAYIR’ demektir!