Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet:Kılıçdaroğlu'ndan il ve ilçe başkanlarına referandum talimatı
Evrensel:
Çok sayıda merkezde IŞİD operasyonu: Onlarca gözaltı
Milli gazette:
Ankara’da terör operasyonu, 60 tutuklu
Yeniasya:
Meral Akşener'den referandum ile ilgili flaş açıklama
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Esfender Korkmaz, 5 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Siyasi istikrarsızlık enflasyona da yansıdı”başlıklı yazısını okıuuyucularla paylaşıyor.
“Ocak ayında Yİ- ÜFE oranı ve TÜFE oranı , 2001 yılından bu güne kadar, yani son 16 yılın en yüksek aylık enflasyonu oldu. enflasyon istikrarsızlığın, belirsizliğin ve kırılganlığın artması demektir. 2016 yılı, yıllık küresel enflasyon yüzde 1.8'oldu.Yine 2016 yılında, Gelişmekte Olan Ülkelerde ortalama yıllık enflasyon yüzde 3.8 oldu. Ocak ayında aylık Yİ-ÜFE' oranının aylık TÜFE oranından daha yüksek çıkması, üretim maliyetlerinin artığını gösteriyor. Üretim maliyetlerinin artış nedeninin başında kur artışı geliyor. Kur artışında Türkiye'nin dünyadan bu kadar ayrışmasına siyasi sorunlar, özellikle başkanlık sorununun yarattığı belirsizlik sebep oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Firmalar şimdi artan bu maliyetleri perakende fiyatlara yansıtmak zorundadır. Aksi halde zarar ederler. Geriye işçi maliyetlerine de yansıtamazlar. İşçi çıkarmakla sorun tam olarak çözülmez. Çünkü bu defa üretimde etkinlik düşer.Üretim maliyetlerinin perakende fiyatlara aktarılması, TÜFE artışının birkaç ay daha devam edeceğini gösterir.Ekonomi yönetimiyle ilgili olanlar, 2017 ikinci yarısından sonra enflasyonun düşeceğini söylüyorlar. Ancak ilk yarıda neden başarısız olduklarını açıklamıyorlar. Kaldı ki Enflasyonun yeniden düşmesi için önce siyasi istikrar gerekir. Gidişat onu göstermiyor. Yani 2017 enflasyonun çift haneli olması kaçınılmaz görünüyor. Ocak ayında TÜFE' oranının 2.46 olmasına karşılık , gıda fiyatları yüzde 6.37 arttı.TÜİK'in TÜFE sepetinde gıdanın payını azaltmasaydı, Ocak ayı enflasyonu daha yüksek 2.68 çıkacaktı.Gıda fiyatları, doğal şartlara, stoklamaya ve spekülasyon yapılmasına bağlı olarak çok oynaktır. Ocak ayında Gıdanın daha yüksek çıkmasına rağmen yıllık bazda genel TÜFE oranının altında kalmıştır.Ocak ayında TÜFE 'nin en yüksek olduğu iller ,yüzde 3.89 oranı ile Diyarbakır ve Şanlı Urfa oldu. Türkiye'nin siyasi sorunları yanında ayrıca bu illeri terör de vurdu. Bölgenin ekonomisini daha fazla olumsuz etkiledi. Bölge insanının bu duruma tepki göstermesi ve terörle mücadelede aktif olması gerekir. Enflasyonla Mücadele, yani TL'nin değerini korumak, Merkez Bankasının asıl görevidir. Ne var ki MB bizden önce enflasyonun artacağını söylüyor. 2017 için yüzde 5 enflasyon hedefi tespit ediyor. Sonra kendisi enflasyon hedefinin tutmayacağını ve yüzde 8 olacağını açıklıyor.MB 2006 yılından beri, enflasyon hedeflemesi uyguluyor. Enflasyon hedeflemesinde, Merkez Bankası para ve faiz politikasını ve tüm imkanlarını enflasyon hedefini tutturacak şekilde yönetir. Enflasyon hedefi MB' nın bir taahhüdüdür. Eğer hedef tutmazsa MB'na olan güven azalır. MB 10 senedir bu hedefi tutturamadı. Yetmedi enflasyon yüzde 8 olacak diye açıklama yaparak kendi başarısızlığını tescil etti. Bir Merkez Bankası hem enflasyon hedefi tespit eder ve ilan ederse , hem de ayrıca enflasyon tahmini yaparsa, o merkez bankasına kim inanır ? Kim güvenir ? MB kararları 80 milyonu etkiliyor. Beceremeyen insanların 80 milyonun kaderi ile oynamaya hakları yoktur.
…***
Aydın Engin, 5 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İstanbul Başsavcısııııııı!.. Cumhuriyet Başsavcısııııı!..”başlıklı yazIsını okuyucularla paylaşıyor.
“Sayın “baş” savcılar, Yazının başlığı sizi şaşırtmasın. Hele hele dalga geçtiğim gibi bir algıya asla yol açmasın.Ben sadece sesimi (sesimizi) duyurmak için bağırmak, hatta haykırmak istediğimi belirtmek istedim.Umarım yazı gözlerinize, sesim de kulaklarınıza ulaşır.Bu yazı bir şikâyetnamedir. Belki sizlere değil HSYK’ye yazmam gerekirdi. Ama onlara daha önce yazdım; en ufak bir yankı, tepki ve sonuç gelmedi. Şimdi bir de size başvuruyorum. Evet, bu bir gazete yazısı değil harbiden bir şikâyetnamedir. Biz Cumhuriyet gazetesinde çalışan 12 gazeteciyiz. İçimizden 10’u tutuklu; ben ve bir arkadaşım daha da tutuksuz şüphelileriz. Sanıklığa terfi edebilmemiz için iddianamenin yazılması ve bizlerin yargıçların karşısına çıkarılmamız gerekiyor. Yani şimdilik siz yargı erki mensuplarının dilinde “şüpheli”yiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Soruşturmayı başlatan ve yürüten savcının bizden neden şüphelendiğini bilmiyoruz. Savcılıkta ifademiz alınırken sorulan sorulardan bunu anlamaya çalıştık ama nafile. Ya saçma sapan, yalan yanlış bilgilere dayanan sorular soruldu ya da “savcının tanığı” olup orada Cumhuriyet gazetesi ve bizler hakkında ahlaksızca yalanlar sıralayanların anlattıklarından sorular çıkarılmaya çalışıldı.
Saçma ya da yalan yanlış bilgilere dayanan soruları geçiyorum. “Savcının tanıkları”nın anlattıkları ise “Bunlar Cumhuriyet’in çizgisini değiştirdiler” gibi kendi ideolojik saplantılarından ibaret. Savcılık ifademiz sırasında “Peki ama bir gazetenin çizgisinin ne olacağını savcıya mı soracaktık” gibi ya da “Ne yani, eğer o çizgi değiştirilecek olursa savcılıktan izin mi alacağız” gibi dilimizin ucuna gelen karşı soruları savcıya yöneltmedik. Bunu mahkeme aşamasına bıraktık.
Tutukluluk kararı verecek sulh ceza hâkimliğinde böyle sorular da sorulmadı. Hatta soru bile sorulmadı. 10’umuz tutuklandı, ikimiz tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldık. Bunları büyük olasılıkla biliyorsunuz. Epey yazıldı çizildi, konuşuldu. Ben sadece şikâyetnamemi temellendirmek için bir hatırlatma yapmayı amaçladım.Sayın “baş” savcılar, Bütün bu hukuk tuhaflıklarını bize yaşatan savcı ortada toplanacak yeni kanıt olmamasına, iddianameye konabilecek herhangi bir gelişme de yokken inatla, ısrarla iddianamesini yazmıyor. Bunun nedeni üstüne epey kafa patlattım, patlatıyoruz. Bir sürü neden olabilir. Mesela “Savcı tembeldir” denilebilir. Ama “Koskoca savcı da tembel olamaz ki. Öyle olsa çoktan işten el çektirirlerdi” deyip bu olasılığı eledim. Mesela savcının elinde mahkemeye “Bunları cezalandırın. A-ha işte bunlar da kanıtlar” diyebileceği hiçbir somut veri, kanıt yok. Sadece “savcı tanıkları”nın laf ebelikleri ve kendi sapkın görüşlerine dayanan iddialar var. Eh bunlarla yazılmış bir iddianame de mahkemenin karşısında savcıyı -en hafif deyimiyle- mahcup edecektir. O yüzden bir türlü iddianame yazılamamakta... Mesela savcı da ciddi bir yargılamadan herhangi bir ceza sonucu çıkmayacağını biliyor ama bir kere soruşturmayı başlatmış ve 10 arkadaşımı da demir parmaklıklar ardına tıkmış olduğundan, “Bari yatırabildiğim kadar yatırayım” gibi hukuk eğitimi görmüş birinin asla “tevessül ve tenezzül” etmeyeceği bir karara varmış olabilir... Bu “mesela”lardan hangisi doğru ya da bilmediğim bir başka “mesela” mı var bilemiyorum. Bildiğim 10 arkadaşım 93 gündür hapishanedeler. Ve yine bildiğim, bizlere hukuk fakültesinde bu yapılanların “kusur değil suç” olduğunu öğretmişlerdi. Acaba yanlış mı öğrettiler dersiniz? Bunu bir de sizlere sormak ve varsa yetkinizi kullanmanızı dilemek istedim.
…***
Vedat İlbeyoğlu 5 Şubat tarihli Evrensel gazeetwsinde, “'Evet'in zayıf halkası, 'Hayır'ın gücü!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Boşuna denmemiştir; siyaset, biraz da bölmek ve birleştirmek sanatıdır diye. Karşı güçleri bölerek en geniş çevreleri bir araya getirmek... Bunun için, koşulların öne çıkardığı ana halkayı saptayıp oraya yoğunlaşmak gerekir. Her siyasal sürecin böylesi ‘zayıf halka’sı vardır mutlaka. En azından olasılık düzeyinde de olsa karşı tarafın bölünebileceği ve spesifik ya da konjonktürel de olsa muhalefeti genişletebilecek ‘zayıf halka(lar)’ bizzat sürecin içinde gömülüdür. Onu açığa çıkarıp görünür kılmak doğru siyasetin işidir. Ama bugünün ‘zayıf halkası’nı tespit etmek, görünür kılmak için çok da mahir olmak gerekmiyor doğrusu: Referandumla hedeflenen ‘tek adam rejimi’!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan iktidarının bu hikmetinden sual edilmezlik arayışı, onun en zayıf halkası olmuştur aslında. Eşyanın tabiatına uygun olarak; ‘tek adama evet’ diyen bu ‘zayıflık’, bugün ‘hayır’ siyaseti açısından ise en güçlü halkadır. MHP dahil, iktidarın hegemonik alanında da gerilim, güvensizlik ve çatlama yaratabilecek bir potansiyel barındıran ‘tek adam’ arayışı, bütün ambalajlama çabalarına karşın razı olunabilecek bir profil arzetmiyor.
Herkes farklı gerekçelerle ‘hayır’ diyebiliyor. Öyle ki, bırakın birlikteliği, yanyana görünmeyi bile imkânsızlaştıran gerekçeler az değil. Ki öyle yapay gerekçeler falan da değil. Bazı kesimler AKP’yi Kürt siyasetiyle işbirliği içinde olmakla itham ederek ‘hayır’ı temellendiriyorlar! Ama Erdoğan’ın tek adamlığını engellemek için Kürtlerin ‘hayır’ına da ihtiyaçları var, el mahküm! Demek ki, ‘tek adam rejimi’, biribirini cepheden iten siyasal dinamiklerin ‘hayır’ düzlemi içerisinde kendiliğinden hizalanması gibi özgün bir durum yaratıyor. Bu, işbirliği anlamına gelmiyor elbette ama önemlidir. Rutine teslim olunmayıp görmezden gelinmedikçe, yeni siyasal deneyimlerin kazandıracağı yeni tarzlar, yeni okuma biçimleri mutlaka vardır, olacaktır.
Evet, herkes kendi ‘hayır’ının peşinden koşacak, onu arayacaktır kuşkusuz. Ama bu çoklu ‘hayır’ların kesiştiği ‘bileşke hayır’dır asıl belirleyici halka. Bileşke ‘hayır’, içinde birbirine benzemez gerekçelerle kendisini tarifleyen, temelleyen bileşenleri barındıracaktır.