Şubat 07, 2017 11:09 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: AKP'li Orhan Miroğlu: Hayır çıkarsa felaket olmaz

Evrensel:

Türkiye’nin 7 yıl sonar bakan gönderdiği İsrail’den Gazze’ye hava saldırısı

Sabah:

AKP kampanyanın çerçevesini belirledi

Yeniçağ:

CHP’den varlık fonu tepkisi, geleceğimizi ipotek eden borçlanma mekanizması

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Şükran Soner, 7 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Başkanlık uğruna devlet yutuluyor”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“En çok kaynak üreten, dev kurumlardaki kamu hisselerinin, AKP projelerinin finansmanı için Varlık Fonu’na devri, Sayıştay denetiminin dışında bırakılmalarına ilişkin son iki kararnamenin dünkü gazetemizdeki “Fon, devleti yutuyor” başlığı durumu çok çarpıcı özetliyor. Hükümet sözcüsünün eleştirilere ilişkin soruları yanıtlarken yaptığı açıklama maksada ilişkin daha bir açıklayıcı: “Acil, hızlı kaynak kullanımına yarayacak..” “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Haberlerde Varlık Fonu’na hisseleri devredilen kamu kurumları listeleri verilince, bedelini halkın ödediği en kazançlı kamu işletmelerinden, kamu eliyle yaratılmış para gücünün boyutları daha bir çıplak görünüyor. Fon yönetiminde yetkin kılınmış yönetici kadroların, tek elde toplanmış büyük güçleri, söz konusu kurumların halen hukuken var olan tüm hukuksal sorumlulukları, bakanlıklar yetkileri, denetimler aşılmış olarak kullanabilmeleri ile, Saray bağlantıları dikkat çekiyor. Bu arada Varlık Fonu’nda toplanan çok büyük kamu kaynağı gücünün, kamu yararlı büyük kamu harcamaları için kullanılacağı yolundaki Hükümet açıklamalarını unutmamak gerekiyor. Ki aynı açıklamalar içinde artık dev kamu yatırımları, harcamaları projeleri için iç-dış özel kaynak kapılarının kapanmış olduğu bilgisi de yer alıyor.

Türkçesi 15 yıllık İktidarlarının Başkanlık referandumuna da yönelik olarak son yıllarda seçmene yönelik etkin kullanılabilen, büyük yatırımların hizmet karşılıklarında ortaya çıkan dev açıklardan yola çıkmak gerek. Köprülerin, örneğin gişe gelirleriyle karşılanması söz konusu olamayacak her gün, her ay, her yıl üste binecek yüklerinden... Referandum seçimlerinde asla ortaya çıkması göze alınamayacak yaşamsal her alana dönük ekonomik kriz olasılıklarını düşünmek... Referandum öncesi olmazsa olmaz düşünülmüş “can verme” içerikli zorunlu destekleri, harcamaları öncellemek için gereken, referandumun zorluğu ile doğru orantılı dudak uçurtan boyutlara ulaşabilecek, kamu kaynaklı haksız, hukuksuz harcamalara karşılık üretmek... En insancıl boyutu dünyanın en zengin ülkelerinin kaçtığı büyük savaş göçünün nerede ise tamamını yüklenmiş olmak.

İktidarları en başından Meclis çoğunluğunu, sandığı, demokrasi, hukuku, kurumların bağımsızlığı, güçler ayrılığı ilkelerini, en çok da yargı bağımsızlığını ayaklar altına almada, geçmiş çoğunluk sağ iktidarlarını mumla aratacak boyutlarda otoriterleşmede, partizanca kullanmayı becermişti. Meclis, milletvekili iradesini, milletvekili, parti yöneticisi seçmeden, üyelik bağlarına, seçmen desteği çıkar ağını kurmaya ulaşan boyutlarıyla dibe çekmiş, kamu kurumlarını üst yapılarından her türden örgütlenmelerine, ele geçirmede örneği yaşanmamış güç elde etmişti.

İktidar erki adına yaşanmış sorunlarda kendi iradeleri, ortaklıkları dışında herkesi suçlamada siyaseten çok başarılı olsalar da fiili sonuç her şeyden kendilerinin sorumlu olmalarıdır.

…***

Kazım Güleçyüz, 7 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “6 yıl önce sormuştuk: Demokrasi mi, iktidar mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“22.2.11’de aynı başlıkla yayınlanan yazımızdan aktaracağımız şu pasajlar, bugün gelinen noktanın daha iyi anlaşılmasına herhalde yardımcı olur:Son dönemde Türkiye’de olup bitenler gerçekten bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi mi, yoksa iktidar kavgası mı?Karşımızdaki tabloya bakınca, bir tarafta, tek parti devrinde ele geçirip ihtilal dönemlerinde tahkim ettikleri bürokratik iktidarı bırakmak istemeyenler; diğer tarafta seçmenden aldıkları güçle bu durumu değiştirmeye çalışanlar, birbiriyle kıyasıya mücadele halinde gibi görünüyor. Ama bürokratik iktidarın elinde tuttuğu “kale ve mevzi”leri ele geçirme kavgası ile, topyekûn sistemi demokratikleştirme çabası farklı şeyler. Ve AKP iktidarının icraatlarına bu yönüyle bakıldığında, şüphe uyandıran işaretler mevcut.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Meselâ askerin sivil iradeye tâbi kılınamayışı, demokrasimizin en kronik sorunlarından biri. Peki, AKP bu durumu sona erdirmek için ne yaptı? Genelkurmay’ı Millî Savunma Bakanlığına mı bağladı? Şimdiye kadarki darbelerin “yasal” dayanağı olarak gösterilen TSK İç Hizmet Kanununun 35. maddesini mi iptal etti veya değiştirdi?

Şimdiye kadar verdiği işaretler, AKP’nin reform meselesini ilkesel bir zeminde değil, kendi pratik ihtiyaçlarını önceleyen konjonktürel bir temelde yorumladığını gösteriyor. Sair zamanlarda kullanılan “demokrat” söylemlerin, kritik zaman ve konularda yerini hemen “devletçi ve milliyetçi” vurgulara terk edip, asker ve statüko ile aynı dilin kullanılmaya başlanması da, dikkat çeken noktalardan bir diğeri.

Bu işaretlere bakarak, Kemalizmin eski CHP tarzı yorumuna dayanan statükonun her geçen gün mevzi kaybettiği bir süreçte, 6 okun CHP’de anlamını yitirdiği söylemine sarılan AKP’nin, Kemalizme kendi yorumladığı şekliyle sahip çıkıp, bir anlamda ona dayalı yeni bir “statüko” oluşturmaya çalıştığını düşünmek dahi mümkün.

Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, baskıcı sistem ve statükonun demokrasi yönünde dönüştürülmesi

…***

İhsan Çaralan, 7 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Türkiye mozaiğini ‘evet’ değil ‘hayır’ temsil ediyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir tartışmada taraflardan birisinin elindeki savunma malzemesi azsa ve bu malzemenin inandırıcılığı zayıfsa, tartışma bir süre sonra ya savunma malzemesini tüketenin havlu atmasıyla biter ya da savunacak elle tutulur bir şeyi kalmayan taraf, demagojiye başvurarak, -kendi iddiasını doğrulayacak gerçekleri bulmak yerine- izleyenlerin kafalarını karıştırarak kendisini haklı gösterecek yalana, demagojiye başvurur.Referandum tartışmasının gündeme gelmesinin üstünden çok zaman geçmedi, hatta referandum süreci henuz resmen de başlamadı. Ama “evetçilerin” elinde “evet”i savunacak gerçek, bir tartışmada insanlara sunacakları akla uygun, hayatın gerçekleriyle savunabilecekleri dayanaklarının olmadığı şimdiden ortaya çıkmış bulunuyor. Bu yüzden de “evetçiler” daha şimdiden yalana, demagojiye başvurmaya başladılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

 “Evetçi” kampanyanın başındaki iki önemli aktörden birisi olması beklenen ve “Başkanlık sistemi gelmesi için gerekiyorsa Bin Ali feda olsun” diyerek yola çıkan Başbakan Binali Yıldırım; “Şimdi bu anayasa değişikliği nedir biliyor musunuz hemşehrilerim. CHP’nin karşı durduğu şey.. Neden Evet diyoruz konusu...’FETÖ, PKK, HDP ‘Hayır’ diyor onun için evet diyoruz. ‘Hayır’cılara bakın ona göre kararınızı verin. Bölücülüğe ‘evet’ diyen, FETÖ’ye ‘evet’ diyenlere bu millet nisanda, referandumda dersini verecek” diyerek açtı kampanyasını!

Başbakan FETÖ ve PKK gibi yasadışı ilan edilmiş örgütlerle yasal, Meclisin üçüncü büyük partisini yan yana koyarak, çarpıtmanın da ötesinde bir kara propaganda ile başlatıyor “evet” kampanyasını.

Böylece Başbakan “evet” kampanyasını belden aşağı vurarak, en iğrenç propaganda yöntemi olan kara propagandaya sarılarak sürdüreceklerini birinci ağızdan ilan etmiş oluyor.

Bunların da ötesinde Başbakan “hayır cephesi”ni sanki FETÖ; PKK, HDP’den ibaretmiş gibi gösteriyor. Oysa “Hayır cephesinde” CHP, MHP (yüzde 70-75’i), HDP, DBP, SP, eski AKP’li, ANAP’lı, SHP’li, DYP’li vekiller var. Dahası BBP ve kimi sağcı odakların da “Hayır” cephesine katılması mümkün. Yani AKP içinde de azımsanmayacak bir “Hayır”cıların olduğu biliniyor. “Peki, “Başbakanın Evet cephesinde kim var?” denirse, AKP ve geleceğini AKP’ye biat etmeye bağlamış MHP’nin çeyreklik bölümü!

Başbakanın mantığından yürüyerek soralım: FETÖ, PKK, HDP yan yana yazılıyor ama örneğin IŞİD, El Kaide yok “Hayır” diyenler içinde. Çünkü biliyorlar ki, IŞİD, El Kaide gibi terrorist gruplar da “evet” diyecekler! Yani onlar “evet” kampında bulunuyor. Bu mantığa göre  IŞİD, EL Kaide evet diyor ve AKP evet diyor öyleyse IŞİD’le El Kaide’yle aynı saftadır demek doğru mudur?

Ahmet Hakan, Hürriyet’teki köşesinde, Başbakan Yıldırım’ın bu mantığın Aristocu mantık olduğunu ima diyor. Ama Başbakanın bu mantığına “Aristo mantığı” demek bile Aristo’nun kemiklerini sızlatır. Çünkü Aristo’nun yalanı doğru göstermek gibi bir art niyeti yoktur. Aristo, kendi mantığı içinde tutarlı olmak ister. Ama Başbakanın mantığı, daha baştan kendi yalanını gerçek gibi göstermek için kuruyor.

Çünkü Başbakan Yıldırım başta olmak üzere “evetçiler”; halkın, bu anayasa değişikliği ile neleri kaybedip neleri kazanacaklarını bilmesini değil, kafaları karıştırarak, tek kişinin yönettiği bir Türkiye’nin Türkiye’yi daha güçlü, daha demokratik, daha huzurlu bir ülke yapacağını iddia ediyorlar. Ve “evetçiler”, gerçekte altında hiçbir desteği olmayan yalanlarının tartışılmasını önlemek için; “Hayır diyenler bölücüdür, teröristlerdir” diyen bir kara propagandayı asıl tutamakları olarak devreye sokmuş bulunuyorlar.