Şubat 14, 2017 09:30 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Sinan Oğan: İhraç kararı Konya’da değil, Başbakan’la görüşmede alındı

Evrensel:

Leyla Güven: Hayır cephesini büyütmeliyiz

Karar:

CHP’nin referansum taktiği

Yeniasya:

Yargı da vekil de bağımsız olmalı

Milli gazette:

Temel Mollaoğlu: İsrail, Ortadoğu’nun baş belasıdır

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Özcan Yeniçeri, 13 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “FETÖ torbası ve akademisyenler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hemen her Allah'ın günü bir ya da birkaç kişi mağdur olduğunu söyleyerek bize mektup ya da SMS gönderiyor. FETÖ'yle ya da başka bir şer örgütle hiçbir alakalarının olmadığını, buna karşın görevlerinden atıldıklarını söylüyor.  Mağdur olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin yaptıkları başvurulardan 'kararnameyle ihraç edildiğinizden yapılacak bir şey yoktur' türünden cevap alıyorlar. Mağdurların çoğu başvurularına cevap dahi verilmediğini söylüyor.  Durum kriminal olmaktan çıkmış sosyolojik bir boyut kazanmıştır.Bakan Soylu'dan beklenen cevap! 1970 doğumlu Dursun Yavuz adlı polis memuru şu mesajı atmış. "Ardahan ilinde 152154 sicil numarasıyla 24 yıldır polis memuru olarak çalışırken FETÖ örgütü ile alakam, iltisakım ya da irtibatım olduğu gerekçesiyle 670 sayılı KHK ile ihraç edildim. Yasal olarak müracaat edilmesi gereken bütün kurumlara müracaat etmeme rağmen altı aydır "suçun şudur" diyen hiçbir bilgi tarafıma verilmemiştir. Ben vatan haini değilim aksine en uç noktada vatanperver bir kişiyim. Görevden atılmamdan daha çok üstü kapalı bir biçimde alnıma vurulan hainlik damgası beni rahatsız etmektedir. İnsanların içine çıkamıyorum. Hakkımda araştırma yapılıp suçlu isem en ağır ceza ile cezalandırılmamı, değilsem onur ve görevimin iadesini istiyorum."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu ve benzeri bir çok görevine son verilen T.C. vatandaşının gerçekten FETÖ'yle ilgisi yok ve suçsuzsa bu insanların vebali altından kim kalkabilecektir? Yoksa 'birileri bizi aldatmış' diyerek sorumluluğu bürokrasiye kesilecek? Bakan Süleyman Soylu'ya bu noktada büyük görev düşüyor. Mağdur olduğunu söyleyen bu vatan evlatlarının çığlıklarını duyması gerekiyor. Çünkü gecikmiş adalet adalet değildir. Sayın Bakan'ın, Dursun Yavuz ve onun gibi canhıraş bir biçimde haksızlığa uğradığını söyleyenlerle ilgili derhal harekete geçmesini kamuoyu bekliyor! FETÖ'cü unsurlara ne gerekiyorsa yapılsın, yapılacaktır. Ancak bu CIA uzantısı sefillerle ilişkisi olmayanları da FETÖ torbasından derhal çıkarmak gerekir. Bir Çinli bilge, "Bir yıl içinde ürün almak istiyorsun tahıl ek, on yıl içinde meyve almak istiyorsan ağaç dik, yüz yıl içinde sonuç almak istiyorsan insan eğit" der. Akademisyenlik uzun vadeli, çok sıkıntılı süreçleri olan bir meslektir. Akademisyen yetiştirmek için devlet uzun yıllar yatırım yapmak zorundadır. Onu üniversiteden atmak uzun yıllar yetişmesi için yaptığı yatırımın sokağa atılması demektir. Hemen her darbe döneminde haklı ya da haksız iktidarlar akademisyenlere döner. Listeler hazırlanır ve binlerce akademisyenin Üniversiteyle ilişkisi kesilir. Son olarak yayınlanan Kanun Hükmündeki Kararname yine kitlesel olarak akademisyen Üniversitelerden uzaklaştırıldı. Üstelik Üniversitelerinden atılan bu akademisyenlerin başka bir kamu kurumunda çalışması da yasaklandı. YÖK, kovulan akademisyenlerle ilgili olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (PACE) ile Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu'nun hazırlayacağı 'Türkiye' raporlarındaki eleştirileri hafifletmek için 685 sayılı KHK ile 'Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu' kurulacağını açıkladı. Görevden atılan akademisyenlerin bu komisyona başvurması gerektiği söyleniyor. Türkiye'de iktidarlar, düşünen, itiraz eden ve fikir üreten evcil olmayan insanları sevmez. Teröre yataklık ve destek olanlar için gereken yapılmalıdır. Bunun dışında akademisyenlere dokunmak cinayet derecesinde yanlıştır.Üniversitelerin ülkenin devasa sorunları karşısında seslerinin kısılması, üniversite öğretim üyelerini iç ve dış politikada iktidarın verdiği kararların onay makamı haline getirmiştir. Bu durum önüne gelen herkesin hemen her konuda AKP iktidarını aldatmasına ya da yanıltmasına neden olmuştur.Eleştiriye kendilerini kapatanlar eleştirilecek hale gelirler.

…***

İzzettin Önder, 13 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Ülkeyi karanlığa sürükleyen anlayış demokrasi getiremez”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yükseköğretim kurumları üzerinde yapılan haksız ve hukuksuz baskılama eylemi ile söz konusu kurumların tarihsel yürüyüşünün baltalanması, toplumun en üst düzeyli düşünme ve üretme kapasitesinin köreltilmesidir. Hiçbir ülkenin basiretli politikacısı böylesi vahim bir eyleme kalkışamaz!Yükseköğretim kurumları ve genelde eğitim kurumları üzerinde uygulanan baskılayıcı politikanın etkileri, söz konusu kurumlarda gelecekte sürdürülecek aksak-topal eğitim üzerinde de düşünce ve davranışların dolaylı yoldan baskılanması şeklinde etkili olarak gelecek nesillere de sirayet edecektir. Karanlığın karanlığı beslediği bu sarmal, uluslararası düzeyde ülkeyi geri planlara iterken, aynı zamanda ülke üzerinde emperyalist güçlerin plan ve politikalarının da suhuletle uygulanmasına uygun ortam sağlayacaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ülkelerin beyinleri olan akademinin tahribatı, bir süre sonra bizzat kendisinin durumunu algılayamaz duruma geldiğinden, ileriki dönemlerde karanlığı fark etmez ve giderici önlemlere başvurmaz. Bir ülke üzerine böylesi bir felaketi sarmak ise hiçbir basiretli politikacının aklıselimle uygulayacağı politika olamaz! Hukuk açısından desteklenemeyen işleme dayandırılarak kimi öğretim üye ve yardımcılarının görevden uzaklaştırılmaları salt hukuk açısından değil, hatta ondan da öte, ülkenin ve toplumun geleceğini köreltici politika olarak fevkalade tehlikeli olarak değerlendirilmelidir. Görevlerine son verilen akademik personele atfedilen somut suçlamanın bulunmaması ve uygulamanın hukuksal yargılama sonucunda alınmamış olması, OHAL sürecine rağmen kabul edilebilir olarak görülemez. Zira Uygulama OHAL gerekçesine uymadığı gibi, gerekçe olarak ileri sürülen FETÖ ve terör olguları ile de örtüşmemektedir.

Politika dünyası, sermaye çevrelerinin çıkarı doğrultusunda, tarihin her aşamasında akademi ve sanat çevreleri ile çatışmalı olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, bilim, araştırma ve sanat bir ülkenin iç gelişme ve refahını sağlarken, aynı zamanda ülkenin uluslararası alanda da düzeyini belirler ve itibarını oluşturur. Bu nedenle, bilim ve sanat bir ülkenin yaşam damarları olduğu kadar, dış güçlere karşı ülkenin kalkanıdır da. Keşke politikacılar kendi hırsları ve kısır görüşlerini aşıp, ülkenin ve insanlığın refah ve huzurunu görebilecek fazilete sahip olsalar!

…***

Yakup Kepenek, 13 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hukuku asla!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anayasa değişikliğine ilişkin halkoylaması süreci görülmedik ölçüde ilginç düzenlemelere tanık oluyor. Anayasa değişikliğiyle devlet yönetiminin yasama, yargı ve yürütme erkleriyle birlikte bütçesinin hazırlanması yetkisi bir kişide toplanıyor. Belki o da yetmez diye olacak, mülkiyeti topluma ait olan ne varsa, bankalar, arsalar, ulaşım ve maden işletmeleri, kısaca her şeyin kullanımı da Varlık Fonu ile bir kişide toplanıyor. Bir ülkenin hükümeti bilimle uğraşan insanlarını sistemli olarak işlerinden kovar, onları çalışamaz duruma getirirse bunun adı beyin yiyiciliktir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP iktidarı, önceki en karanlık dönemlerde, onların en yıkıcısı olan 12 Eylül 1980 sonrasının faşizan uygulamalarının yapıldığı dönemde bile görülmeyen ölçüde beyin yiyicilik yapıyor. Geçen temmuzdan bu yana uygulanan OHAL kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler-KHK ile üniversitelerden uzaklaştırılan bilim insanı sayısı, 7 Şubat’taki son 330 ile birlikte 3300 dolayındadır .

Yeni bir anayasa yapılırken anayasa konusunda en yetkin bilim insanlarından biri, geçmişte en özgürlükçü anayasa taslaklarından birini hazırlamış olan; ülke terör ve şiddet sarmalında, üstelik OHAL ile yönetiliyor, bu ortamda anayasa yapılamaz diyen, yine de halkoyuna sunulacak olan anayasayı bilim insanı titizliği ve sorumluluğuyla eleştiren Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu üniversitesinden kovuluyor; kovulabiliyor!

Kabaoğlu bir simge; Türkiye’yi yönetenler, yetiştirilmeleri hiç de kolay olmayan büyük emek ürünü binlerce beyni yok ediyor; ülkeye çok büyük zararlar veriyor! Bağımsız ve tarafsız hukuk, çağımızda, insan haklarının en önemli güvencesidir. Bu ülkenin toplumsal yapısı “adalet mülkün (devletin) temelidir” kültüründen beslenir. Oysa halkoyuna sunulacak olan anayasa değişikliğiyle hiç olmayacak bir şey yapılıyor; ülkenin adalet sisteminin tüm yönetimi cumhurbaşkanına teslim ediliyor.

Sistemi yönetecek olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu-HSK 13 üyelidir; Adalet Bakanı, HSK Başkanı müsteşarı da üyesidir. Dört HSK üyesini cumhurbaşkanı atıyor; kalan yedi üyeyi de çoğunluğu cumhurbaşkanının partisinde olan Meclis seçiyor.

Cumhurbaşkanı yargıyı yalnız yönetmekle yetinmiyor; yargı ya da mahkeme kararlarını veren kurulların en tepe noktalarını da elinde tutuyor.

Şöyle ki, gerektiğinde yüce divan olarak cumhurbaşkanını yargılayacak olan Anayasa Mahkemesi-AYM’nin toplam 13 üyesinin 12’sini cumhurbaşkanı atıyor. Yargıtay Cumhuriyet başsavcısını ve vekilini cumhurbaşkanı atıyor; Yargıtay üyelerini de yine çoğunluğunu cumhurbaşkanının atadığı HSK atıyor. Devlet faaliyetlerini hukuka uygunluk açısından denetleyen ancak yetkileri AKP’li yıllarda iyice budanmış olan Danıştay’ın üye sayısı 90’a indiriliyor; bunların 23’ünü cumhurbaşkanı doğrudan atıyor; kalanını cumhurbaşkanının atadığı HSK atıyor.