Şubat 15, 2017 10:44 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: AKP- MHP koalisyonu sıkıntılı

Hürriyet:

Selvi: Son 2 haftada 'Evet' cephesinde gerileme yaşandı

Yeniçağ:

CHP’den AYM kararı

Yeni Mesaj:

TSK’da yeni firar

Şimdi ise köşe yazarları

 

...***

Çiğdem Toker, 14 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL’de şenlik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Şenlik içinde bir kampanya yapacağız” dedi Başbakan Yardımcısı. Evet, Bakanlar Kurulu toplantısı ardından aynen böyle söyledi. Neyse ki nedir şenlik, ne değildir bir fikrimiz var. Kampanyanın başında olunmasına rağmen “evet”ler önde görünüyormuş. “Kampanya ilerledikçe ‘evet’ kampanyasının ciddi destek bulacağına inanıyorum” dedi Kurtulmuş.Günlerden 13 Şubat Pazartesi. Sesiyle, sözüyle yıllardır her sabah evlere konuk olan, habere kalp gözünden hayat katışıyla maruf İrfan Değirmenci “hayır” diyeceğini açıkladı diye işinden olmuş. Hayır diyen esnaf, liseli, üniversiteli takır takır gözaltına alınıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Başbakan’ın bile durduk yere niye “başkanlık” diye ortalığa çıktığını bilmediği Devlet Bahçeli son talimatını vermiş ki, hayırcı vekiller partiden atılsın. Yalnızca son KHK’yle 330 akademisyen ihraç edilmiş. Temmuzdan bu yana akademiden koparılan hocaların toplamı bütün darbe dönemlerini ona katlamış. Ankara Üniversitesi ders ortasında oluk oluk kan kaybediyor. Tutuklu-hükümlü 156 gazeteci meslektaşım cezaevinde. Başbakan Yardımcısı şenlikten söz ediyor.Bilen bilir. İnsanın sarf ettiği söze, kendinin inanıp inanmadığı hemen yansıyor. Karun’lu muhalif marşlardan, tumturaklı devlet diline esnek geçiş yapanlar daha iyi bilir bunu. Evet, altı yıl geçti 2011’in üzerinden. Onca ev bunca kederle, yoksunlukla, itilmişlik ve itibarsızlıka dolmuşken yapın OHAL’de ve çalıp söyleyin bakalım şimdi, rast makamında bir şarkı daha. Yazın yazabiliyorsanız, “Aynı yoldan geçmişiz biz, aynı sudan içmişiz biz” sözlerinin benzerini bir daha. Şenlik madem, ümitvar bir yeni şarkıyla başlasın bu şenlik.Mesele şu ki, evetçilerde ne heves kalmış, ne de heyecan. Hikâye çoktan tükenmiş. Ki yine en iyi siyasetçi bilir: Heves ve heyecan, ancak anlatmaya değer bir hikâyen varsa soluk alır. Bir hikâyeye başlayayım diyor ve baktığın yerde korku, baskı, ihraç, katliam, cenaze, hapislik, susturmadan başka bir şey göremiyorsan. Yakacağın şey bir şenlik ateşi falan olamaz. Ayaklar altında ezilen cüppeden, 107 gün hazırlanmayan iddianameden, hapiste tuttuğun gazeteciye ulaştırmadığın mektuptan, mesleğinden ettiğin insanlardan çıkmaz o şenlik.

…***

Ahmet Say, 14 Şubat tarihli evrensel gazetesinde, “En değerli, en sağlam akademisyenlerimiz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geçen haftanın en önemli olayı neydi” diye sorulsa ne söylerdiniz? Bunu bilmeyecek ne var? Geçen hafta yayımlanan 686 sayılı son Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden 330 akademisyen daha ihraç edildi, böylece üniversitelerden atılan hocaların sayısı dört bin sekiz yüzü aştı. Geçen hafta görevden uzaklaştırılan 330 akademisyenin arasında, tanınmış hocalarımızdan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Kurşunlayıp öldürseler daha az etkilerdi” dedi;  Türkiye’nin ilk nöropsikoloğu, 81 yaşındaki Prof. Öget Öktem Tanör ise barış bildirisini imzaladıktan sonra “KHK ile ihraç edilir miyim?” diye düşündüğünü, ama bu fikri komik bulduğunu söyledi. Prof. Dr. Mine Gencel Bek ise “Biat kültürünü değiştirmek gerek” diyerek sağlam kişiliğini bir kez daha ortaya koydu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İhraçların başka iki ilginç sonucu ise Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden, ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden uzaklaştırılan hocalar dolayısıyla bu iki Bölüm’ün hocasız kalıp kapanır duruma düşmesiydi.

Atılan üniversite hocalarıyla ilgili ayrıntıları basınımız verdiği için, konunun bu yönü üzerinde durmaya gerek görmüyorum. Bence daha önemli olan, uzaklaştırma olaylarından sonra, yerinde kalan öteki arkadaşların onlarla nasıl bir dayanışma gösterdiği ve göstereceğidir.

Bana sorarsanız, insancıl yönüyle öne çıkan tutarlı bir tepki, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den geldi. Sayın Gül, KHK ile akademisyenlerin ihraç edilmesini üzüntüyle karşıladığını belirterek, “Özellikle bilim dünyasında, üniversitelerde bu işin sıklaşması çok rahatsız edici ve çok vicdan yaralayıcıdır” diye konuştu.

Abdullah Gül, OHAL kapsamında çıkarılan 686 sayılı KHK ile akademisyenlerin ihraç edilmesine yönelik bir soru üzerine, “Doğrusu bunu üzüntüyle beyan etmek isterim: Çünkü hem vicdanla hem de çok adaletle bağdaşmayan birçok durumlar görüyorum bu Kanun Hükmünde Kararnamelerle ve görevine son verilenlerle ilgili…” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben hatırlıyorum: 12 Eylül’de güvenlik soruşturmaları vardı. Üniversitede hocaydım. Güvenlik soruşturmasından dolayı üniversiteden ayrılıp yurtdışına gitmek durumunda kaldım. 28 Şubat’ta olanları herkes bilir. Dolayısıyla bu tip vicdanlara ters gelen konularda hep prensipli, ilkeli durmak gerekir. Bunları çok rahatsız edici görüyorum. Ümit ederim ki bunlar süratle düzeltilir.”   

…***

Servet Avcı, 14 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Referandumdan sonra yine birlikte yaşamayacak mıyız?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Memleketin yarısını  'terörist, terörist sevici, teröriste teslim olmuş veya oyununa gelmiş' gören kafa referandumdan sonra ne yapacak? Nüfusunun yüzde 50'si 'ihanet potansiyeli' taşıyan bir ülke nasıl yönetilir?İnsan dehşete düşüyor... Kazanma uğruna başvurulan bu dil nasıl bir dildir? Bu kadar sorumluluktan uzak, farklı düşüneni düşman gibi görmeye hazır, kendi taraftarını bloke etmek için siyasî rekabeti kamplaşmaya taşımaya yeminli bir üslup bu ülkeye kötülükten başka ne verebilir?'Hayır'ı savunan hiçbir Genel Başkan'dan veya o ayardaki siyasî öncüden şimdiye kadar 'Evet' oyu verecek olanlarla ilgili en küçük derecede de olsa incitici, suçlayıcı, aşağılayıcı bir kelime duymadık... Tam tersine bütün ifadeler, kucaklayıcı, toparlayıcı, saygınlık içeren cinsten...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir de 'Evet'i savunan siyasetçilerin diline bakın... Korku, dehşet ve kaos pazarlanarak halk çaresizce kabule zorlanıyor... Bunu daha önce 12 Eylülcülerin 1982 referandumunda görmüştük... Sonrasında ise siyasî yasakların kaldırılmasıyla ilgili referandumda, Turgut Özal'ın dilinde... 1987'deki 'Hayır' kampanyasının başındaki Özal, "Yasaklar kalkarsa Türkiye eski anarşi ve yokluk günlerine döner" propagandası yapıyordu...Daha geçen Kasım ayında, yani anayasa değişiklikleri Meclis'ten geçmeden çok çok önce Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı Binali Yıldırım "Esas Başkanlık sistemi olmazsa Türkiye bölünür" dememiş miydi?Taktik aynı... Artık eskisi kadar duble yoldan, köprüden, trenden ve mağduriyetten bahsetmek yerine, daha çok terörden ve kaostan bahsediyorlar... Bütün kampanya neredeyse bu temel üzerine inşa edilmiş... Dikkat edilirse 'kampanya ortağı' da aynı dili kullanıyor...Bu dil, bir arada yaşamaktan başka çaresi olmayan, seçimlerden sonra da bir arada yaşayacak olan insanların arasına çok ağır bir fitne sokuyor... Zaten fazla problemli bir coğrafyanın kıyısında millî birliğini korumaktan başka önceliği olmaması gereken bir toplumda, farklı düşünenlerin arasına kalınca duvarlar örüyor... Referandum kazanma uğruna girişilen bu ucuz dil, referandum kazanmaya yetmeyebilir ama milletin geleceğinden birçok şeyi heba etmeye yetebilir. 'Hayır' diyenler içinde 'Evet' diyenleri 'vatana ihanet'le suçlayanlar var mıdır? Vardır ama bunu yapanlar hem yönetici pozisyonunda değildir ve hem de son derece istisnadır... Oysa tam tersi bir durum neredeyse tüm siyasî yöneticiler için bir genelleme niteliğine kavuşmuştur...Seçimler kazanılır, kaybedilir... Sonra hayat devam eder... Bugün kendi ağızlarıyla ifade ettikleri gerçek terör örgütleriyle dün masalara oturanların, bugün ikna etmek zorunda kaldıkları halkı o terör örgütleriyle korkutmaya çalışmaları gerçekten çok trajikomik bir durum... Başarıya ulaşmak için bunu 'son yöntem' olarak denemeye kalkışıyor olabilirler... Keşke bu yöntemin sonunda sadece kendileri kaybedecek olsalar... Oysa bütün bir ülkenin geleceğini, insanların 'bir arada yaşama iradesi'ni ateşe sürüyor bu dil...Üstelik bu dil ve içerik, savunana zarar da veriyor... Kendisinden kopmaya hazır veya tereddütlü seçmeni, 'karşıdaki düşman'la korkutarak, onu tekrar eski mevzisine döndürmeye yarayan 'kutuplaştırıcı siyaset' bugüne kadar fayda sağlamış olabilir ama bugün de aynı 'kazanç' aynı oranda mümkün değil...'Evet' diyecek olanlar da, 'Hayır' diyecek olanlar da bizim kardeşlerimiz, akrabalarımız, aynı soydan geldiklerimiz, ev sahibimiz, patronumuz, öğretmenimiz, kalfamız, manavımız, avukatımız, simitçimiz, zabıtamız, öğrencimiz...'Karşı taraf'ı düşman gibi göstermeye yarayan çok çirkin ve ülkenin geleceği için risk taşıyan propaganda yöntemi, uygulayıcıların başına sandıkta belâ olabilir.