Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kılıçdaroğlu: Ortak paydalarımız dinamitleniyor
Evrensel:
HDP Milletvekili İdris Baluken hakkında yakalama kararı
Yeniçağ:
Referandum: Kader oylaması
Karar:
Fetö’nün 3 önemli ismi yakalandı
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Emre Kongar, 17 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Parti devletine hayır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir devletin bir partiyle özdeşleştirilmesi, tüm bir devlet aygıtının, yargısıyla, yasamasıyla, yürütmesiyle bir partinin emrine verilmesi, Faşizmin en net ve en saf biçimlerinden biridir: Yakın tarihte Avrupa’da, Almanya’da ve İtalya’da çok kanlı bir biçimde yaşanmıştır! Ne yazık ki, 16 Nisan’da referanduma sunulacak olan Anayasa değişiklik önerileri, Türkiye’de de, Cumhuriyet rejimini bitirecek ve yeni bir Parti Devleti kuracak maddeler içeriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Cumhurbaşkanı partili olacak; elbette sıradan bir “partili” değil, bir partinin lideri, Genel Başkanı olacak. Partili Cumhurbaşkanı, yardımcılarını kendisi atayacak ve atanmış olan bu kişiler gerekli olduğunda seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kullanarak bizi yönetecek. Partili Cumhurbaşkanı’nın seçtiği bakanlar, Meclis tarafından denetlenemeyecek. Partili Cumhurbaşkanı, ülkeyi Meclis’in çıkardığı kanunlara gerek duymadan kararnameler ile yönetebilecek. Partili Cumhurbaşkanı, devletin bütün yöneticilerini atayacak, yeni vilayetler kurabilecek. Partili Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini ve HSK üyelerini seçecek. Seçtiği HSK üyeleri de yargıçları tayin edecek. Anayasa Mahkemesi ve HSK ile birlikte Danıştay ve Yargıtay da, yani tüm adalet mekanizması da partinin emrine girecek.
Türkiye bu noktaya nasıl ve neden geldi?
1950’den beri Türkiye’yi yöneten sağ parti ve askeri darbe liderleri demokrat olmaktan çok demagogdular. Temel hak ve özgürlükleri savunmak yerine halkın duygularını okşayarak çoğunluk baskısı oluşturdular. Muhalefet hakkı ve özgürlüğü, ifade hakkı ve özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin, sınıfsal destekten yoksun olması, Demokrasiye inanmayan iktidarların önünü açtı. Toplumun mevcut değerler sisteminin, çok hızlı değişmesi, bir Anomi durumunu doğurdu, bu durum iktidarların siyasal/ ahlaki değerleri kolaylıkla yozlaştırmalarına yardımcı oldu.
Bu 4 maddede özetlediğim gibi, “Parti Devleti” önerisi, uzun dönemli sınıfsal gelişme, siyasal ve kültürel/sosyo- ekonomik kalkınma, eğitim ve örgütlenme yetersizliklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır!
Parti Devleti önerisi, başarısız olduğu için gittikçe zayıflayan bir iktidarın, kendisini güçlendirmek için attığı son bir adım olarak ülkenin önüne konmuş izlenimi veriyor. 15 yıldır iktidarda olanların artık ülke sorunları için önerebilecekleri hiçbir yeni çözüm kalmadığı için de, kişisel iktidarlarının güçlendirilmesine yönelik değişiklik önerilerinin halka açıklanması ve anlatılması yerine, “Hayır” diyenlerin suçlanması gibi çok yanlış ve tehlikeli bir yol seçilmiş görünüyor.
Türkiye’deki demokrasi bilincinin, insanlık tarihinde bir kara leke olan, “Parti Devleti” önerisine “Hayır” diyecek bir düzeye eriştiğini düşünüyorum.
…***
İhsan Çaralan, 17 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “İşsizler, 'kaynak aktarımı' ve 'referandum rüşveti' kıskacında!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan Dünya Turizm Forumunda turizmcilere konuştu. Başbakan öyle güllük gülistanlık bir Türkiye tablosu çizdi ki, eğer inanırlarsa, yabancı turizmciler, başka yerlerdeki ofislerini kapatıp böyle bir refah ve huzur ülkesinde yaşamak için Türkiye’ye gelirler! Belki bir başbakanın yabancı turizmcilerin olduğu bir kalabalığa böyle bir tablo çizmesi anlaşılır görülebilirdi. Ancak bu konuşma TV kanallarından yayımlanıyor. Bu konuşmayı izleyen milyonlarca işsiz, asgari ücretle çalışan işçi, iflasla yüz yüze olan milyonlarca esnaf ve zanaatkar, “Binali Yıldırım hangi ülkenin başbakanı?” diye sormuş olmalı.Çünkü, daha önceki gün yayımlanan işsizlik rakamları ve ona bağlı değerlendirmeler, 15 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl bir işsizlik, yoksulluk, bir avuç büyük sermaye sahibi dışında halklar, işçi sınıfı için gelecek güvencesi olmayan bir ülke haline getirdiğini gösteriyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
TUİK’in yaptığı açıklama işsizliğin hangi boyuta vardığını gösterdi. TÜİK 2016 kasım ayı verilerine göre işsizliğin yüzde 12.1’i bulduğunu açıkladı. Yüzde 12.1’in nüfus olarak karşılığı, 2016 yılı kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 590 bin kişi artarak 3 milyon 715 bine ulaştığı anlamına geliyor. Bu aynı zamanda bir önceki döneme göre işsizliğin 1.6 puan arttığını da gösteriyor. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 1.9 puanlık artış ile yüzde 14.3 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta işsizlik oranı 3.5 puanlık artışla yüzde 22.6 oldu.
Yüzde 12.1’lik işsizlik 2008-2009 krizi sonrasındaki en yüksek işsizlik rakamı. Dahası, işsizliğin kadın ve gençler içinde de hızla yükseldiğini gösteriyor.Söz konusu rakamlar devletin kurumu TUİK’in verilerinden çıkarılandır. işsizliğe dair gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu, iş aramaktan vazgeçenlerin ve kayıt dışı çalışanlar içindeki işsizliğin bu rakamlara yansımadığını da biliyoruz. Örneğin DİSK’in araştırmalarına göre işsizlerin sayısının altı buçuk milyonu bulduğu belirtiliyor. Ki, gerçek işsizliğin DİSK’in bulgularına daha yakın olduğunu söylemek için fazlaca veri var.
Kuşkusuz açıklanan işsizlik rakamları üstünden medya ve siyaset alanında pek çok tartışma yapılıyor, yapılacak da görünüyor. Çünkü, işsizliğin bu ölçüde yükselmiş olması ve yükselme eğiliminin süreceğini gösteren veriler, geniş yığınlar açısından ülkenin en önemli sorununun işsizlik olduğunu ve bundan böyle de olacağını göstermektedir.
İşsizliğin infial uyandıracak düzeye yaklaştığı bilindiği için Erdoğan-AKP yönetimi, “işsizliğe karşı kampanya” açtı. Ancak bu kampanya, işsizliği azaltacak önlemlere yönelik olmadığı gibi günü kurtarmak, hiç olmazsa referandumu kazasız belasız atlatmak amaçlıdır. Bu yüzden de, daha çok da “vaatler”den ibarettir!
İşsizlik artışının, esnaf iflasları ve küçük işletmelerin içine kapanma-kapanmama sorunuyla bir arada gelişiyor olmasından, yanı sıra işsizlerin tepkilerinin işini kaybetme tehdidi altındaki alt-orta sınıfların tepkisiyle birleşmesinden çekinen Hükümet; her gün esnafa, KOBİ’lere destek için vaat demetleri açıklamaktadır.
AKP propagandası, “ÖTV, KDV indirimleri”, “Yeni işçi istihdamına destek” adı altında İşsizlik Fonu’nun yağmalanması, devletin, yerel yönetimlerin olağan hizmetlerini bir AKP hizmeti gibi gösterip halkı referandumda “evet”e çağırmakta ve eğer “hayır” çıkarsa, bu hizmetlerin de yatırımların da duracağını söylemektedir.
Dolayısıyla referandumla birleşen; bir ucunda halkın birikimlerinden oluşan kaynakların sermaye yağmasına açılması, öteki ucunda olağan, ekonominin gerektirdiği önlemlerin bile rüşvete dönüştürülmesi üstünden AKP Hükümetinin ekonomik politikalarının teşhirinin ustaca yapılması, bu teşhirin emekçilerin talepleriyle birleşen bir perspektifle birlikte ele alınmasını önemli kılmaktadır.
Önümüzdeki günlerde bu tartışmayı çeşitli yönleriyle elbette sürdüreceğiz.
…***
Esfender Korkmaz, 17 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Finansal yatırımlarda risk yüksek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Küresel süreçte, kısa süreli fon arz ve talebinin karşılandığı para piyasaları ile uzun vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı sermaye piyasaları da önemli derecede gelişti. Türkiye'de de küresel sürece paralel olarak, 1980 sonrası 24 Ocak kararları ile ekonominin dışa açılmasıyla ve yine daha sonra 2001 dalgalı kur politikası ile de daha fazla hareketlendi.Medyada bile artık reel göstergeler çok az yer alıyor. Borsa ve kur hareketleri daha fazla yer alıyor.1980 öncesi, yatırım sözünden fiziki yatırımlar kast edilirdi. Finansal yatırımlara da Plasman denilirdi.Türkiye İstatistik Kurumu her ay, bir önceki ay ve yıl için, finansal yatırım araçlarının reel getiri oranlarını açıklıyor. Ocak 2017 için açıkladığı tabloda, Ocaktan-Ocağa son bir yılda finansal yatırım araçları içinde en az reel getiriyi faiz sağladı. Mevduatın yıllık reel getirisi yüzde 0.51 oranında oldu. Ayrıca faiz gelirinden kesilen yüzde 10 ile yüzde 15 oranında vergi kesintisini de düşürsek, faizin reel getirisi daha da küçük kalıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İç borçlanma senetleri de yine son bir yılda yüzde 0.68 oranında çok düşük bir reel getiri sağladı.Son aylarda MB doğrudan faiz artırımına gitmek yerine bankaları daha yüksek olan geç likidite penceresi faizine zorladı. MB ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti yüzde 10.37 oldu. Bu faiz kısmen kurların daha fazla artmasını önlemede yardımcı oldu. Ancak bu uygulamanın geçici olacağı da bizzat banka tarafından açıklanmıştı.Türkiye'de faizler değil, reel faizleri konuşmak ve faizin yüksek olup, olmadığına reel faize göre karar vermek gerekir. TÜFE'nin yüzde 10 ve üstü olacağı anlaşılmıştır. Bunun üstüne, riskleri de kaldıracak en az 4-5 yüzdelik puan faiz koymak gerekir.İkincisi, bankalar mevduat alırken yıllık faiz veriyorlar... Kredi verirken aylık faiz alıyorlar. Aylık faiz belirsizlik ve kırılganlığın onayı anlamına gelir. Bunun için kredilerde de yıllık faiz uygulamasına gitmek gerekir.2015 Ocak ayında, bankaya 100 lira para yatıran bir tasarruf sahibinin almış olduğu nominal faiz, enflasyonun altında kaldığı için mevduatın reel getirisi ilk yıl yüzde 4.23 olmuş... İki yıl içinde 100 liranın reel değeri, başka bir ifade ile satın alma gücü erimiş ve iki yıl sonunda 96.26 liraya gerilemiştir.