Türkiye'den köşe yazarları
Yeniçağ: AKP’nin yüzde 10’u hayırcı
Cumhuriyet:
FETÖ sanığının referansı tanıdık: Bilal Erdoğan
Evrensel:
Çiftçinin hali perişan
Yeniasya:
Kılıçdaroğlu: Mağdurun yanında duracağız.
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Sinan Birdal, 21 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Barış, güvenlik, refah ve istikrar için hayır!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Barış İçin Akademisyenler Bildirisi yayınlanalı aşağı yukarı bir yıl oluyor. Binlerce imzacı bir yılda türlü saldırılara maruz kaldı. Ülke siyasetini takip eden herkes gibi imzalarken bu saldırların gerçekleşeceğini tahmin ediyordum elbette. Daha birkaç ay önce Cumhurbaşkanımız önce fiilen anayasanın geçersiz olduğunu ilan edip ertesi gün katıldığı bir asker cenazesinde tabutun üstüne elini koyup halktan fedakarlık talep etmişti. Tabut başında ağlayan babanın gözyaşları, iç çekişleri nutkun yükselen sesi içinde duyulmaz olmuştu. Ekonomik krizlerden ötürü hayatımız egemenlerimizin fedakarlık talebiyle geçti. Hayali ihracatçıların, naylon faturacıların, banker Kastellilerin, Yahya Demirellerin, türlü soyguncuların faturasını ödemeye alışmıştık. 90’lı yıllarda da vatan sağolsunlarla, Allah başımızdan eksik etmesinlerle, devlet zeval görmesinlerle gömdü millet evlatlarını. Ancak yanılmıyorsam ilk defa bir siyasetçi seçim kampanyası başlatırken halktan evlatlarının hayatını talep ediyordu. Üstelik karşılığında halktan destek beklerken. En azından evvelden seçimde yeşil kart, iki anahtar vadederlerdi. Şimdiki vaat bu mu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Nasıl olur da bir siyasetçi bir toplumdan gençlerinin hayatını talep edebilir? Hangi ana baba uygulanan siyaseti sorgulamadan “Tabii al çocuğumu ölüme yolla” diyebilir? “Bu siyasetin amacı nedir? Alternatifi var mıdır? Tek çare bu mudur?” diye sormadan hangi ana baba çocuğunun ölümüne açık çek verir?
Önümde Yalçın Akdoğan’ın açılım süreci üzerine kitabı duruyor. Başlığı şöyle: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” Aynen alıntılıyorum: “En masum insan haklarının gelişmesine müsamaha edemeyen anlayış, kabul edilebilecekleri reddederken, ileride kabul edilmeyeceklerin kabul edilmek zorunda kalacağı bir ortamın oluşmasına sebep oluyordu... Çözümsüzlüğü çözüm olarak gören anlayışın hatası, meselenin daha dramatik şekilde tırmanmasına sebep olmaktı. Hükümetin girişimi, işte bu kötüye gidişi durdurmaya, sistemi normalleştirmeye, birlik ve bütünlüğü geliştirmeye yönelikti.” Yani Akdoğan’a göre askeri harekatlar Kürt sorununu iyice derinleştirmiş, çözmek bir yana büsbütün derinleştirmiş, hatta ülkenin birliğini tehdit eder hale gelmişti. Pekiyi ne oldu da AKP iktidarı müzakere ve demokratik yollar yerine çatışmayı seçti? Ne oldu da yaşaması için insanın yaşamasını şart koşan bir devlet anlayışı birden devletin yaşaması için insanın ölmesi gerektiğini vaaz etmeye başladı? Daha önemlisi nasıl oldu da çoğunlukla çözüm sürecini desteklediği söylenen halk birden çocuklarını feda etmeye çağrısına oy verdi?
Çözüm sürecini sona erdirmeye bahane edilen Ceylanpınar olayına bakalım örneğin. Evrensel’in 20 Ağustos 2016 tarihli haberi şöyle: “Çözüm sürecini bitiren cinayetler olarak anılan, Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polisin evinde öldürülmesiyle ilgili davada tutuklu bulunan sanıkların avukatlığını yapan Hüseyin Akay önceki gün gözaltına alındı. Akay’ın gözaltına alınması ile beraber Ceylanpınar olayı adeta düğüm haline geldi. Zira skandallarla dolu olan davada olayı soruşturan hakim ve polisler darbe girişiminin ardından tutuklanmıştı. Geçtiğimiz gün, HDP’nin Ceylanpınar olayının araştırılması için verdiği önerge de AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedilmişti.” 12 Ocak 2017 tarihli haber ise şöyle: “Urfa 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2 polisin öldürülmesi ile ilgili 4’üncü duruşma görüldü. Duruşmada polislerin kapı komşusu olan Murat Abir, Lütfi Abir ve DBP Ceylanpınar ilçe yöneticisi Ömer Kılıç tahliye edildi. Mahkeme heyeti yeni tanıkların dinlenmesi için bir sonraki duruşmanın 5 Nisan 2017’de yapılmasına karar verdi.”
Yani: Çözüm sürecine son vermeye sebep gösterilen suikastin hâlâ kimin tarafından işlendiği, örgütlendiği belli değil. İyi ki kaos gelmedi! Ya bir de geleydi! Sahi Kasım seçimin galibi Davutoğlu neden istifa etti? Seçim galibinin istifa ettiği nerede görülmüş?
Demokrasi iddiası olan herhangi bir memlekette bütün bunlar siyasi eleştiriyi hak eder elbette. Ancak bana Barış Bildirisi’ne imza ettiren nedenler bunlar değildi. Sokakta evine ekmek götürmeye çalışan ihtiyar bir dedenin cesedinin görüntüsüydü, yerlerde sürünen cesetler, bodrumlardan çıkan çocuk kemikleriydi. Sorumluluk sahibi hangi üniversite üyesi böyle bir manzara karşısında itiraz etmez, iktidar sahiplerini anayasaya, kanunlara, insan haklarına davet etmez!
…***
Öczan Yeniçeri, 21 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Tek kişinin iktidarı inşa ediliyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasayla ilgili yapılacak olan referandum sürecinde kullanılan üslup, yaklaşım ve yöntem hem tehlikeli hem de yanlıştır. Yapılan anayasal değişikliğin ortaya çıkarması muhtemel sakıncalarını dile getirenlere karşı takınılan tavır ise akıl dışıdır. "Konuşturmayın, susturun!" tavrı yapılmak istenilenin ne olduğunu ortaya koyar niteliktedir.Televizyonlarda yapılan eşitsiz yayınlar, tek yanlı bilinç oluşturma gayretleri ve getirilmesi düşünülen sistemin zayıf yanlarının kazanım olarak sunulması ise tam bir komedidir. TBMM'nin yasama işlevi birçok alanda elinden alınıyor ve tek kişiye veriliyor.TBMM yasayı yapacak. Ancak bazı konularda bizzat cumhurbaşkanı kararname çıkarabilecek.Meclis'in bütçeyi denetleme görevi elinden alınıyor.Bakanlar başkana karşı sorumlu olacak Meclis'e karşı sorumlu olmayacak.Cumhurbaşkanı tek başına gerekçe göstermeden Meclis'i feshedebilecek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yasama organı olarak Meclis'in ana işlevlerinden biri olan yürütmeyi dengeleme ve denetleme imkânı ortadan kaldırılıyor.Devlet organlarının kanunla düzenlenmesi kuralı terk ediliyor.Bütün bunlar TBMM'nin güçlenmesi, demokrasinin rayına oturması olarak propaganda ediliyor.Milletvekilleri güçlendiriliyormuş!Aynı şey milletvekilleri için de söz konusudur. Milletvekillerinin sayısı artırılıyor işlevi azaltılıyor. Milletvekilliği etkisiz eleman konumuna indirgeniyor. Bunu evet propagandistleri milletvekilliğinin güçlenmesi olarak sunuyor.Kural olarak getirilen sistem bakanların dışarıdan atanmasını sağlayacak. Böylece eskiden olduğu gibi milletvekilleri bakan olarak değil de milletvekili olarak görevlerini yapacaklar.Milletvekilleri bakan olmak gibi bir ağır sorumluluktan kurtularak hafiflemiş oluyorlar.Gensoru müessesesi kaldırılıyor.Atanmış bakan ne yaparsa yapsın onu atayan Cumhurbaşkanı istemedikten sonra sorgulanması söz konusu olmayacak!Milletvekilleri "araştırma önergesi" de veremeyecek. Çünkü araştırma önergesi müessesesi de kaldırılıyor.İktidar yetkililerine göre gensoruyu Cumhurbaşkanı'na karşı beş yılda bir yapılan seçimlerle halk vermiş olacak.Bir defa seçilen bir Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bakanlar birinci yıl çok vahim bir suç işlemiş olsa bile bir dahaki seçim beklenecek!Beş yılda bir yapılan seçimle halk gensoru ya da güven oyu vermiş (!) sayılacak.Tek kişide bütün güç toplanıyor!Milletin önüne konulan bu proje partilerin değil doğrudan doğruya "Cumhurbaşkanlığı sistemi şahsımın projesidir" diyen Erdoğan'ındır.Projenin kimin olduğundan çok ne olduğu toplumu ilgilendirmektedir.
…***
Yusuf Karaca, 21 Şubat tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Türkiye, ABD ve NATO’ya mahkûm değil!” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Rusya’ya yakınlaştık. “Darbe’nin arakasında ABD var” dedik.NATO’dan çıkmaktan bile söz ettik.Hatta İncirlik’ten ABD’nin atılmasını dahi dillendirdik. “Başımıza ne geldiyse yanlış Suriye politikasından geldi” dedik. Astana’da Suriye’nin bütünlüğüne imza attık, Rusya ve İran’la Suriye’de çözümün “garantörü” olduk.Halk içinde, antiemperyalist bir rüzgâr esmeye başladı. “Kahrolsun ABD!” sloganları, her kesimde atılır oldu. Suriye’de, Rusya ile ortak operasyon yaptık. NATO tarihinde bir ilkti bu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
NATO üyesi bir ülke, Rusya ile ortak operasyon yapıyor. Batı’nın kalbine indi bu durum. Ancak Türkiye’yi kıvamında tutma konusunda hayli tecrübeli ABD, olaya, “Türkiye-Rusya ilişkileri uzun sürmez” gözüyle baktı.Galiba öyle de oldu!Trump başkan oldu!Müslümanlara ülkesinin kapısını kapattı. Türkiye’den çıt yok. İngiltere ve İsrail’den sonra, nihayet Türkiye ile bir diyaloga geçti. Hava bir anda yumuşadı “Obama kötü, Trump iyi”ye dönüştü. Yanlış ABD politikaları, yanlış başkan davranışlarına indirgeniverdi.CIA Başkanı geldi, hava iyice değişti. CIA’nın eski direktörü Petraeus, Münih Güvenlik Konferansı’nda “Türkiye’nin NATO için vazgeçilmez” olduğunu söyledi ya, artık CIA’nın 15 Temmuz’un arkasında olduğunu da unuturuz!
“YPG, PKK’nın kuzenidir” gibi bir laf da edince, ABD ve CIA artık “tertemiz” oldu! Müttefikiniz biz miyiz, PYD mi?” sorusu da sorulmaz. Çünkü ABD, Rakka’da hem bizi kullanmak istiyor, hem PYD’yi. Bu durumda Rusya ve İran ile ne oluruz, bunu Allah bilir işte! Astana bize gösterdi ki, Türkiye, İran ve Rusya birlikte hareket ettiği takdirde, ABD’yi Ortadoğu’da işlevsiz kılabiliyorlar. Hatta Batı’nın planlarını bozabilir. İstedikleri Şii- Sünni savaşı, bir anda hayal olabilir. Bu yüzden İran ile Türkiye’nin veya Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak için her yolu deniyorlar. Türkiye’nin tekrar ABD ile hareket etmesi demek, kendi ayağına sıkması demektir. FETÖ ile mücadelesinden vazgeçmesi demektir. ABD, ne Türkiye’yi dost görüyor, ne de Sayın Erdoğan’dan haz ediyor. Bu böyle biline…Türkiye kendi ayağına sıkmamalı!