Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Olağanüstü toplanan HDP MYK'sinden referandum kararı
Evrensel:
AKP'li işçiler 'Evet' MHP'liler ise 'Hayır' diyor
Yeni Mesaj:
FETÖ'cüler soluğu Almanya'da alıyorlar
Yeniasya:
Adalet Bakanlığından 'af' açıklaması
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Esfender Korkmaz, 24 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Başkanlık umut vermiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Rahmetli Haydar Aliyev'e; "Sizden sonra kim başkan olacak diye" sormuşlar? O da tereddütsüz elbette oğlum demiş. Danışmanlar bu defa çekine çekine, ''Demokrasi açısından halk tepki vermez mi?'' diye sormuşlar... Aliyev cevap vermiş; ''Halkın şansı yok... Eğer iki oğlum olsaydı, halk demokratik olarak ikisinden hangisini isterse onu seçebilirdi.''Şimdi İlham Aliyev'in eşini Cumhurbaşkanı baş yardımcısı yapmasında da aynı gerekçe geçerlidir. Azerbaycanlılar farklı da hicvedebilirler.Arjantin'de darbe sonrası 1972 yılında sürgünden dönen ve yeniden başkan seçilen Juan Perón'un karısı Isabel Perón da başkan yardımcılığına seçilmişti. Perón'un hastalığı sırasında birkaç kez başkanlığa vekalet etti. 1 Temmuz 1974'te Perón'un ölümü üzerine başkan olarak onun yerine geçti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Arjantin'de ekonomik ve siyasi sorunların tırmanmasıyla 1976'da askeri darbe ile başkanlıktan düşürüldü. 1981'de rüşvet suçlamasıyla yargılandı. Aslında Trump da daha şimdiden yakınlarını kayırmakla eleştiriliyor. Söz gelimi, damadı Jared Kushner'ı Beyaz Saray'a danışman olarak atadı. Ancak ABD'de bir başkanın ailesinden birini, başkan yardımcısı olarak atamaya yetkisi yok, çünkü seçimle geliyor...Bizde de referanduma sunulan başkanlık rejiminde başkan yardımcısı seçilmiyor... Cumhurbaşkanı doğrudan atama yapıyor. Yani bu tür çağ dışı ve insanlığın huzurunu bozacak eylemleri yapar veya yapmaz, her şey başkanın insafına kalmış.Özetle, eş dost ve akraba kayırma her sistemde olur... Ancak Arjantin'de ve Azerbaycan'da olduğu gibi eşini başkan yardımcısı yapanlar, yalnızca başkanlık rejimlerinde oluyor. Parlamenter demokraside bakan seviyesinde kayırma oluyor ve fakat kontrol ve denge gözetildiği için o kadar da kör parmağım gözüne anlayışı olmuyor. Dünyanın refah düzeyi en yüksek 50 ülkesinden 32'si yani bu ülkelerin yüzde 64'ü parlamenter sistem ile idare ediliyor. Bu 50 ülke içinde yalnızca 9'u yüzde 18'i başkanlık rejimi ile idare ediliyor. Referanduma giderken, bu tabloları değerlendirmek zorundayız.Kadir Has Üniversitesi, Türkiye soysal-siyasal eğilimler araştırması 2016'ya göre, Parlamenter Demokrasiyi isteyenlerin oranı yüzde 52.7 iken, Başkanlık sistemini isteyenlerin oranı yüzde 32.5'te kalıyor. Gerek siyasi iktidar ve gerekse MHP'nin Devlet Bahçeli kliği, Başkanlık rejimi için rasyonel bir gerekçe bulamıyor ve hayır diyenleri, PKK ve Feto yanında göstermek gibi ağır bir suçlamada bulunuyorlar. Bu durum toplumda siyasal kutuplaşmayı artırıyor.Kadir Has Üniversitesi'nin aynı 2016 araştırmasında, ''Türkiye'de bir siyasal kutuplaşma olduğunu düşünüyor musunuz'' sorusuna halkın yüzde 61.7'si evet demiştir.Türkiye geçmişte ne çektiyse bu siyasal kutuplaşmadan çekmiştir. Bu günkü ekonomik-sosyal ve siyasal sorunların temelinde bu kutuplaşma yatmaktadır. Bu nedenle referandumun objektif ve doğru yapılmasına dikkat etmek zorundayız. Aksi halde hile-hurda yapılırsa maalesef bu kutuplaşma daha çok tırmanacaktır.
…***
İhsan Çaralan, 24 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “'Hayır' cephesi tehditlere boyun eğmeyecek!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Referandumda “hayır” diyenlere saldırı, ana muhalefet partisi CHP’nin Sözcüsü Selin Sayek Böke’yi canlı yayında “ölümle tehdit” etmeye kadar vardı.CNN’de, Şirin Payzın’ın programına katılan Böke’ye, canlı yayın sırasında kanalı arayan bir kişi tarafından, “Yaşamına son verilecek, evine gidemeyecek” tehdidinde bulunuldu.Tehditçi bir meczup mu, fanatik bir “evetçi” mi, partinin izlediği gerilim siyasetinden vazife çıkaran sadık bir AKP’li mi? Bu henüz bilinmiyor. Ama bu tehdidin, referandumun gündeme gelmesiyle bağlantılı olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’dan başlayarak; “hayır” diyenleri, “teröristler”le, “vatan hainleri”yle aynı safta olmakla suçlamasıyla başlayan tartışma ile sıkı sıkıya bağlantılı oluğunu söylemek için pek çok neden var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Böke’yi “ölümle tehdit”in öncesindeki gelişmeler de toplumda infial uyandıracak mahiyetteydi.
Örneğin;
-Manisa AKP İl Başkanı Yardımcısı Ozan Erdem’in, AKP’li gençlere “Eğer referandumda evet çıkmazsa iç savaşa hazır olun” çağrısı yapması,
-Antalya Başsavcı Vekili Cevdet Kayafoğlu’nun, sosyal medyadaki hesabından ‘hayır’ oyu verecek olanların PKK’ya destek olacağını ve PKK ile aynı muameleyi göreceklerini” belirtmesi, “Haberim yoktu demeyin” diyecek kadar pervasızlaşması,
-“Kardeş Kal Türkiye” grubunun kurucusu Bilal Erdoğan’ın kayınpederi, Orhan Uzuner’in, silahlı milis kurduklarını açıkça ilan etmesi ve kimsenin bu zata “Gel bakalım ne milisiymiş?” dememesi,
-AKP Küçükçekmece İlçe Başkanı Mustafa Korkut ile Belediye Başkanı Temel Karadeniz’in ilçe binasında çekilmiş fotoğraflarında bir uzun namlulu tüfeğin de görünmesi,
-Müjdat Gezen Sanat Merkezinin kundaklanması ve yakalanan kundakçının AKP’li olması, gibi gelişmeler dikkate alındığında, Selin Sayek Böke’ye ölüm tehdidinin bu saldırı ve tehdit silsilesinin üstünden gelmesi, Böke’ye yönelik “ölüm tehdidi”nin kendi başına, “münferit” bir olay olmadığını göstermektedir.
Tersine bu tür çağrılar ve eylemler, eğer bir merkezden emir almadan yapılıyorsa, en azından en yukarıdan oluşturulan ve referandumda “hayır” diyenlerin linç etmeye yönelik, “hayır demenin teröristlerle vatan hainleriyle aynı safta” olduğunu iddia eden propagandadan vazife çıkaranların marifeti olduğunu söylemek gerçeği ifade etmek olur.
AKP propagandasını “hayır” diyenleri teröristlerle aynı safta ilan eden tutumunun “hayır”a yaradığını iddia ederek, AKP’nin propagandasında daha yumuşak bir noktaya çekilmesini savunan basındaki “AKP perest” takımı, son günlerde Başbakan ve Cumhurbaşkanının söylemlerinin çok değiştiğini eski “Sert üsluplarını yumuşattıklarını iddia etmektedirler.
Hürriyet’teki köşesinde Abdulkadir Selvi basındaki bu tartışmaları köşesine taşıdı. Ve AKP propagandasının yumuşaması”nın, kanıtı olarak da müteahhitlere konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediklerini gösterdi.
…***
Cevher İlhan 24 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde “Ankara, İsrail’e yine tepkisiz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ankara’dakilerin “İsrail’e meydan okuduğu” paravanında, AKP iktidarında 15 Temmuz 2004’te Resmî Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararıyla, GAP’ı, KOP’u ve Tuz Gölü’nü içine alan, tarımdan tohumculuğa, sulamadan hayvancılığa, güvenlik ve çevreden pazarlamaya geniş kapsamlı “mutabakat zabıtları”yla ekonomik işbirliğinin geliştirildiği resmî dokümanlarla belgeli.Türkiye-İsrail ticaret hacmi, son yıllarda büyük artış gösterdi. İsrail Ticaret Ataşesi Avrahami’nin tesbitiyle İsrail’le ticaret hacmi 2 milyardan 6 milyar dolara ulaştı. Askerî, savunma sanayi, silâh alımı ihaleleri, stratejik ekonomik işbirliği, devletin resmî ajansı AA’nın Ankara ve Telaviv’in Ekonomi, Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarından derlediği verilerle kayda geçirildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kısacası, Milli Savunma (eski) Bakanı’nın ikrarıyla AKP iktidarında İsrail’le işbirliği anlaşmaları sayısı 60’ı aştı. İsrail’den milyonlarca dolarlık silâh ve mühimmat ithal edildi.
Katilleri ve sorumluları hakkındaki bütün davaları tasfiye eden, Gazze’yi İsrail’in insafına terk eden, abluka ve ambargoyu “meşrulaştıran,” on vatandaşımızı katleden İsrail askerlerini-20 milyonluk “bağış”la- her türlü uluslararası yargılamalardan kurtarıp İsrail’e muazzam avantajlar bahşeden ve Telaviv’de “zafer çığlıkları”yla karşılanan Mavi Marmara Anlaşmasından sonra ise “İsrail’le işbirliği” daha da yoğunlaştı.
Sırf İsrail’le “iyi ilişkiler” adına Gazze’ye yardımların eskide olduğu gibi yine Aştod limanından İsrail’in denetim ve iznine bağlanmasının kabulüyle “Gazze ablukası” resmen tanındı.
Daha evvel -Nisan 2013’de “Terör devleti İsrail döktüğü kanda boğulacak; görevde olduğum sürece İsrail’le yakınlaşma olmayacak!” diyen Başbakan Erdoğan’ın, Paris’te İsrail Ordu Radyosu’na“Bizim İsrail’e, İsrail’in bize ihtiyacı var” çıkışıyla yeni sürecin sinyalleri çakıldı. Ardından, Erdoğan Suudî Arabistan dönüşü aynı sözleri tekrarlayarak İsrail’le işbirliğini “bölgenin gerçeği” olarak lanse etti.“İsrail ile inşallah farklı bir noktaya gelinecek” dedi. Peşinden iktidar partisi sözcüleri İsrail’le ilişkilerin ilerletilmesini yinelediler. Özetle, 30 Ocak 2009’da Davos’taki “one minute” restinden ve 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara kanlı baskınının ardından kamuoyuna yönelik söylemlerin aksine “İsrail’e sıcak mesajlar” tam gaz sürerken, İsrail’in zulmü devam etti. 2014 yazından bu yana Gazze, havadan, karadan, denizden en ciddi saldırıya maruz kaldı. İsrail uçakları 50 hava saldırısı yaptı, tankları Filistinlileri bombaladı.
Ve 1967’den beri işgali altında tutulan Doğu Kudüs’te 200 bin, Batı Şeria’da ise 400 bini aşkın Yahudi yerleşimci bulunduran İsrail’in, Trump’ın “Kudüs İsrail’in başkenti olmalı” desteğiyle daha da azıp şımararak en son Kudüs’te 566, Batı Şeria’da 2 bin 500 yeni konutu yapmaya kalkışmasına BM’den ve bütün dünyadan sert eleştiriler gelirken Ankara’dan etkili bir “kınama” dahi iletilmedi.