Şubat 26, 2017 11:59 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: "Evet" kampanyasının ilk gününde AKP'yi endişelendiren görüntü

Evrensel:

Yargılama değil Cumhurbaşkanına koruma!

Yeniçağ:

Kılıçdaroğlu: Can güvenliğim yok

Yurt:

İstanbul’da panik; 4 bina boşaltıldı

Şimdi ise köşe yazarları

…***

Ataol Behramoğlu, 25 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bu referandum yasal olmayacak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülkemize, halkımıza dayatılan bu halkoylaması hiçbir anlamda yasal olmayacak. Cumhuriyet Halk Partisi’nin vazgeçtiği Anayasa Mahkemesi başvurusunun gerekçelerinin daha çok biçime, usule ilişkin aykırılıklar olduğunu tahmin ediyorum. Vazgeçme gerekçesi ise, açıklandığına göre, halkın sağduyusuna duyulan güven… Buna günümüzdeki Anayasa Mahkemesi’ne güvensizliği de eklememiz sanırım çok yanlış olmaz.Usule ilişkin aykırılıklar zaten gözler önünde gerçekleşti. Bunlardan en vahimi, tarafsız olması gereken cumhurbaşkanının taraflı olarak “sahaya inmiş” olmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Devletin bütün olanaklarını sonuna kadar kullanarak ve kullandırarak… Üstelik, hem kendisi hem yandaşlarınca karşı tarafa ağır tehditler, suçlamalar yöneltilerek. Bütün bunlar ve söz konusu oylamaya zaten ‘olağanüstü durum’da gidiliyor olması, bu halkoylamasının yasal olmadığının, olamayacağının yeterli kanıtlarıdır. Fakat benim yasadışılık derken kastettiğim daha başka, daha esasta bir şey; bu halkoylamasının içeriğinin hukukun evrensel ilkelerine, ülkemizin ve bütün bir insanlığın birikimlerine aykırı oluşudur…Örneğin, köle olmak ister misiniz gibi bir soruyla bir halkoylamasına gidilebilir mi?

Yine örneğin, kız çocuklarının miras hakkı erkek çocuklarınınkine eşit olmalı mı olmamalı mı; kadınların seçme ve seçilme hakkı kalmalı mı kalkmalı mı; gibi sorular, halkoylamalarının konusu olabilir mi?

Amaçları toplumun eğilimlerini öğrenmek olduğu için anketler her konuda yapılabilir.Halkoylamalarının sonuçları ise yasa hükmündedir. Öyleyse yukarıdaki soruyu başka sözcüklerle tekrarlayalım: Hükümdarın ya da yönetimin kuluyken ülkenin eşit haklara sahip yurttaşı konumuna yükselen çağdaş insanı yeniden kula dönüştürecek bir yasa önerisi halkoylamasına sunulabilir mi? Sunulacak olursa da, sonuç hangisi olursa olsun, hukuksal değer taşıyabilir mi?

Elbette hayır.

16 Nisan’da yapılması öngörülen halkoylamasında halkımıza sorulacak olan da, esas ve özet olarak budur.Başbakanın ve bakanların parlamentoya hesap vereceği, yargının yasalara ve evrensel hukuk ilkelerine bağlı ve kurumsal bağımsızlığa sahip olduğu; cumhurbaşkanının ülkede ve dünyada bütün halkı ve ulusu temsil eden, saygın ve partiler üstü bir kişilik olacağı bir sistemi mi, bütün bunların tam tersini mi tercih ediyorsunuz… Daha da özeti, tercihiniz tek tek ve bütün bir ulusça uygar bir ülkenin uygar yurttaşları olarak mı yaşamak; kaderinizi hukuksal bir sorumluluğu da bulunmayan tek bir kişinin eline, insafına, vicdanına, kararlarına bırakmak mıdır?

Bu tercihlerden birinin oylanacağı bir halkoylaması, sonuç ne olursa olsun daha en baştan, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının da dayanağını oluşturan evrensel hukuk ilkelerine aykırı ve yasadışıdır…

Öyleyse, ne yapmalı? Yapılması gereken, öncelikle, bunun yasadışı ve göstermelik bir halkoylaması olacağını, esasta ise bir devrimle kurulmuş çağdaş Türkiye Cumhuriyeti için yaşamsal bir kırılma noktası oluşturduğunu kavramaktır.. Bu bir halkoylaması değil savaştır ve bu nedenle de çıkacak sonucu kaybeden tarafın kabul etmesi olanaksızdır

…***

İhsan Çaralan, 25 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Saraylara, salonlara 'saha'dan yanıt!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22-26. dönemlerde AKP’den milletvekilliği yapmış eski vekilleri Saray’da topladı. Ve onlara “Siz de çalışacaksınız” direktifi verdi!Toplantıya İngiltere’de olan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; katılamazken, eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun ise tam da toplantı günü umreye gitmesi gerektiği için bu toplantıya katılamadığı söylendi. Ama Davutoğlu’ya toplantıya katılması için davetiye gitmediği de belirtiliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Toplantılara eski milletvekilleri ve eski il başkanlarının davet edilmesine bakınca, Cumhurbaşkanı ve AKP’nin referandum mücadelesinde yedekleri de “sefer görevi”ne çağırarak cepheye sürerek kampanyayı başlatacakları anlaşılıyor. Bu da AKP cenahında, “cepheden” gelen haberlerin iyi olmadığı, bu yüzden de yedekler de dahil bütün güçlerin cepheye sürüleceğini gösteriyor.

Tabii burada, AKP içindeki hizmetleri hor görülen, “üç dönem” vb. uygulamalar, “Senin adamın benim adamım” çatışmaları içinde ayak altında kalan ve bugün “sefer emri”yle Saray’a çağırılan “yedek”lerin kendilerine verilen “Çalışacaksınız” emrini ne kadar içten yerine getirecekleri tartışılırdır. Ama, Evrensel’in bir haftadan beri, iş yerlerinden, “çay ocakları”ndan, işçi duraklarından, kahvelerden, emekçi semtlerinden yaptığı haberler, vatandaşın “evet-hayır”  tartışmasını, “Referanduma sunulacak 18 madde ne diyor”la sınırlı yapmadıkları da görülüyor.

Çünkü “18 madde” sonuçta teknik bir düzenleme ve yetkileri tek elde toplayan, cumhurbaşkanı ve partisinin yönettiği bir “tek adam tek parti yönetimi”ni tarif ediyor. Ama vatandaş daha ötesinde, bu yönetimin hangi amaçla getirildiğini de dikkate alarak, “evet mi hayır mı” demesi gerektiğini tartışıyor.

Evrensel’in işçiler ve emekçilerin çeşitli kesimleri  arasından yaptığı haberlerinde şimdilik de olsa, öne çıkan yan bu.

Çünkü, bu düzenlemede işçilerin, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, gençlerin, yıllardan beri süren mücadelelerinde öne çıkardıkları talepleri ya da var olan haklarının kaldırılacağına dair maddeler yok. Ama, bütün bu haklar tek adama ve tek partinin iradesine teslim edildiği için emekçiler tartışmayı, “Bu anayasa değişikliğini kim niçin istiyor” ve “Bu değişikliği isteyenler emekçilerin talepleri, özgürlük, demokrasi vb. konusunda hangi tutumu almış, neler yapmışlardır?” sorularının yanıtlarını dikkate alarak yapıyorlar. Yani sorunu daha esaslı bir noktadan tartışıyorlar.

Erdoğan-AKP yönetimi de bunun farkında olduğu için, “yedekleri” de daha kampanyanın başında cepheye sürerek işe başlamıştır.

Buna, hayır cephesinin yanıtı: Saraylarda, salonlarda değil, iş yerlerinde, çay ocaklarında, emekçi semtlerinde, kadınlar, gençler,...her kesim içinde “hayır”ı güçlendirmek için yapılacak çalışma olmak durumundadır.

…***

Remzi Özdemir, 25 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Çok başarılı banka yöneticileri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) bir haber düştü.Türkiye'nin en büyük bankalarından biri 530 milyon liralık tahsili gecikmiş alacağını bir varlık şirketine 27 milyon liraya satmıştı.Bu haber hemen hemen hiçbir yerde yer almadı. Haberin gazetelerde yer almamasının tek nedeni bankanın yerli ortağının Türkiye'nin en büyük ailelerinden biri olması. Yani iyi bir reklam veren. Kimse böyle bir aileyi kızdırmamak için bu haberi görmedi.KAP'taki o üç satırlık haber Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu çok iyi anlatıyor. 530 milyon liralık alacağın banka tarafından alınamaması ve bunu son derece komik bir paraya satması, sektörde işlerin aslında hiç de iyi gitmediğini gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Normal bir ülkede olsaydı eğer, bu rakam çok konuşulur çok eleştirilirdi.Ancak burası Türkiye ve insanlar görmedi, duymadı ve konuşmadı.Tahsili gecikmiş alacakları varlık şirketine satan ilk banka bu değil. Birçok banka satıyor ama rakamın büyüklüğü Türkiye için acı veriyor. Olayı bir bankanın kârı ya da zararı olarak görmemek lazım. İnsanların ne halde olduğunu, borcunu ödeyemez duruma geldiğini ifade ediyor.Varlık şirketi ne yapacak? Bu insanlara daha acımasızca baskı yapacak. Tehdit edip ailesini psikolojik olarak taciz edecek. Bu 530 milyon liranın yüzde 10'unu bile tahsil etse 53 milyon lira eder ki, o da yüzde 100'e yakın kâr demek.***Bankaların tahsili gecikmiş alacakları aslında her geçen gün artıyor. Buna rağmen bankalar halen piyasada acımasızca rekabet etmeye çalışıyor.Şu an için bankaların ana felsefesi "sat ama nasıl satarsan sat" Personel de satıyor sırf kendisine verilen hedefi tutturmak için. Hedef tutuyor ama ortaya 530 milyon lira gibi tahsili gecikmiş bir alacak çıkıyor.Bu tahsili gecikmiş alacak A veya B bankasının, fark etmez. Burada incelenmesi gereken bir başka konu banka yöneticilerinin başarısı ya da başarısızlığı.Amerikan parasal genişleme politikası nedeniyle Türkiye'ye gelen ucuz ve bol para sayesinde oturdukları yerden para kazanan bankalar, aslında hiçbir ticari başarısı olmayan yöneticilerin de parlamasına ün yapmasına neden oldu.Çılgınca tüketen bir toplum, 5 günlük 5 yıldızlı tatili bile bankadan 24 ay vadeli kredi ile alıp yapan insanların bulunduğu bir ülkede bankalar elbette çuval dolusu para kazanır.Şu anda 5 günlük tatil için 24 ay kredi alan vatandaş yok. Kredi alanlar batıklarından kurtulmak için borcunu yeniden yapılandıranlar. Onlar da sonuçta borcunu ödeyemiyor ve bankalar bunu tahsil edemiyor. Şimdi takke düştü kel göründü.Şimdi adam gibi, bankacılığı bankacılık kültürü ile yapan, bankacılık alt kültürüne sahip insanların dönemi başlıyor."Ben istedim satacaksın" diye değil de, vatandaşın gerçekten ihtiyacına yönelik ürünler geliştiren, bunu personeli ile tartışıp satılabilirliğini ön gören yöneticiler iş yapacaktır.