Şubat 28, 2017 11:14 Europe/Istanbul

Evrensel: 20 yıl sonra yeniden zor destekli siyaset dizaynı

Birgün:

Kılıçdaroğlu: 28 Şubat'a da 20 Temmuz darbesine de karşıyız

Yeniasya:

MHP'li muhalif Özdağ: Referandum süreci antidemokratik şartlarda gerçekleşiyor

Yeniçağ:

3.3 milyon emekli  yeniden iş arıyorKaynak: 3.3 milyon emekli  yeniden iş arıyor

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Çiğdem Toker, 28 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Vergilerimiz tek kişiye emanet olsun mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“16 Nisan’da neden hayır diyeceğimi, 41 maddede listeleyerek açıklamıştım. Hayır diyecek kişi, topluluk ve kurumların, birbirine benzer olduğu kadar, hiç benzemeyen, nesnel olduğu kadar, son derece kişisel sayısız gerekçeleri bulunduğu giderek daha yaygın görülüyor. Bu, zaten hayır diyeceklerin, birbirlerini ikna etmek gibi beyhude, dahası incitici ve haklı öfke uyandıran zorlama ittifak girişimlerine karşı sağlıklı bir gelişmedir.Yine de bu nedenlerin tamamının bir tek paydada sadeleştiğini görmek mümkün: O payda, en geniş anlamıyla demokrasinin varlığını oylayacak olmamızdır.Hayır’ımın gerekçelerini erken sayılacak bir tarih olan 5 Şubat’ta; hukuk, ekonomi, siyaset, eğitim diye bölümlere ayırarak listelemiş olsam da, her geçen gün ne çok eksik bıraktığımı fark ediyorum. Bugün, o eksiklerden biri olan “bütçe hakkı”na değineceğim. Bütçe, anayasanın 161. maddesinde düzenleniyor. Önümüze gelecek değişiklik, şu anda Meclis’e ait olan bütçe hakkını (da) partili Cumhurbaşkanı’na devrediyor.”diyen yazxar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Baştan, teknik detaya girmeden söyleyelim: Referandumdan evet çıkarsa, toplanan vergilerimizin yönetimiyle ilgili son söz tek kişide, partili Cumhurbaşkanı’nda olacak.

- Anayasanın yürürlükteki maddesinde “bütçe”den tasarı diye söz ediliyor. Bir kanun tasarısı kastediliyor.

Devlet aygıtını, halihazırda yöneten bir hükümet olduğu için, bütçe gibi bir “egemenlik” metninin, Meclis’e tüm hükümet üyesi bakanların imzasını taşıyan bir kanun tasarısı olarak gönderilmesi bize normal geliyor. Fakat bu sistem tamamen değişiyor. Hedeflenen tek adam rejiminde, hükümet artık olmayacağı için bir kanun tasarısına gerek görülmeyerek, bütçe, “kanun teklifi”ne dönüşüyor. Bu “teklif”i Meclis’e sunan makam da doğal olarak hükümet değil, Cumhurbaşkanı.

Pakette, bütçenin sunuluş ve yürürlüğe giriş takvimlerinde değişiklik yapılmamış. Mali yılbaşından (1 Ocak) 75 gün önce sunulma ve Bütçe Komisyonu’nun 55 günde görüşme süreleri korunuyor. Gelin görün ki, yürürlüğe girme esasıyla ilgili olarak, tıpkı Meclis’i fesih yetkisinde olduğu gibi, Cumhurbaşkanı’na bütçede de ferahfeza bir yetki ve manevra alanı tanınmış.

Değişiklik maddesinde “bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması” diye bir hal düzenleniyor.

Bu durumda önce geçici bütçenin hazırlanacağı, bunun yetişmemesi durumunda da önceki yıl bütçesinin “yeniden değerleme” oranına göre artırılarak yürürlüğe konulacağı hükme bağlanıyor. Örneğin, 2017 bütçesi 645.1 milyar TL. Anayasa değişmiş olsa, bütçe maddedeki yürürlüğe giremezse, yeniden değerleme oranı olarak ilan edilen, yüzde 3.83 oranında artırılmış bir 2018 bütçemiz olacak.

Maliye’nin, bürokrasinin, kurumların, üniversitelerin, yatırımcı kuruluşların aylar boyu çalışıp ihtiyaçlarını belirlemesine, onaya götürmesine filan gerek kalmayacak. Ancak sorun şu ki, ülkemizde yıllık hazırlanan bütçeler, yıl sonu geldiğinde yeniden değerlendirme oranlarının çok üzerinde oranlarla artırılıyor.

Bu, mali açıdan ciddi sorunlar üretecek bir alandır.

Fakat “bütçe hakkı”nda asıl büyük sorun, ülkenin tamamından tahsil edilecek vergilerimiz hakkında, partili Cumhurbaşkanı’nın tek söz ve hak sahibi olmak istemesinde yatmaktadır.

16 Nisan’da, “Vergilerimiz tek kişiye emanet olsun mu” sorusunu da oylayacağız.

...***

İhsan Çaralan, 28 Şubat tarihli evrensel gazetesinde, “Sansürü ve işkenceyi savunma pervasızlığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İnsan haklarına saygının, özgürlüklerin yasalarla güvenceye alındığını iddia eden hükümetlerin olduğu ülkelerde, o ülkelere yöneltilecek en ağır, ağırdan da öte utanç verici suçlama, işkence ve sansür suçlamasıdır.Onun içindir ki, bir ülkede işkence varsa bile hükümetler, eleştiriler karşısında bakanlar, yetkililer; “Bizde işkence yoktur, yasalarımız işkenceyi yasaklamıştır. Münferit olarak işkence yapanlara da yasalarımızda ağır cezalar verilir...” diye, hiç olmazsa günü kurtarmaya çalışırlar.Eğer bir ülkede hükümet, sansür yapılıyor suçlamasıyla karşı karşıya kalırsa, Hükümet ve öteki yetkililer, bunu reddeder, basın özgürlüğünü koruyan diğer düzenlemelerden söz ederek sansürün olmadığını savunurlar. Nitekim Türkiye gibi basın özgürlüğünün sıkça ihlal edildiği bir ülkede bile, darbe dönemlerini bir yana bırakırsak, 110 yıldır sansürün kaldırılması kutlanmaktadır. Ülkeyi yönetenler bakın, yasalarımızda “Basın hürdür” diye övünürler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Nitekim bugüne kadar Türkiye’nin hükümetleri, ne ölçüde uyguladığından bağımsız olarak, işkencenin önlenmesi ve sansürü yasaklayan ve basın özgürlüğünü güçlendirmeyi amaçlayan pek çok uluslararası anlaşmaya imza koymuştur.

Ama son günlerde bu iki alanda da AKP Hükümeti, kendisini aşarak, “Terörle mücadele ediyoruz” adına işkenceyi ve basına sansürü (otosansürü) açıkça kabul etmekle de kalmadı, savundu da!

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş; “Terörün propaganda gücüne karşı medyanın uyanık olması lazım. Medya bu konuda mecburen ayağını denk almak durumunda kalacak. Bu kadar terörle mücadele eden bir ülkede medya Dingo’nun ahırı değildir. Herkes istediği gibi istediği şekilde medyada terör örgütlerinin lehine olacak şekilde işler yapamaz.” diyor.

Kurtulmuş’u izleyen, basın tarihini bilen birisinin ilk aklına gelen döne dolaşa Abdulhamit döneminin sansürcülerinin yasak sözcüklerine kadar geldiğimizi düşünmüştür.

Hükümet Sözcüsü Kurtulmuş, “Medya Dingo’nun ahırı değildir”, “Medya ayağını denk almak durumunda kalacak” diyerek basını açıkça tehdit ederken, “Yaptığınız haberi bize getirin bakalım uygunsa yayımlarsınız” demiyor. Bu eskiden uygulanan klasik sansürdü. Ama, Kurtulmuş, bir adım daha ileri götürerek, gazetelere ve gazetecilere “Kendi sansürcünüz kendiniz olun” diyor, otosansürü dayatıyor. Aksi halde; haberciye, yazı işleri müdürüne, yayın yönetmenine dava, bir KHK ile yayın organını kapatma, yayın araçlarına el koyma,...ile tehdit ediyor.

Peki sansür kötüdür de otosansür daha az mı kötüdür? Elbette ki hayır! Tersine otosansür daha utanç verici bir sansür uygulamasıdır. Çünkü böylece yaratılan “korku”yla, yayın yönetmeni tüm gazetenin, editörler sayfalarının, muhabirler yaptıkları haberin sansürcüsü olarak görevlendirilmektedir.

Kurtulmuş açıkça bunu istemektedir gazetelerden ve öteki yayın araçlarından.

...***

Faruk Çakır, 28 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Sistem daha fazla adaletle düzelir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’deki sistemin ciddi yanlışları, hataları ve fenalıkları olduğu doğrudur. Bu yanlışların düzeltilmesi konusunda da ihtilaf yaşanmaz.Bu mağduriyet sitemin kilitlendiğini, yenilenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Mesele, bu yanlışların, hataların ve fanalıkların nasıl düzeltilip ‘insana değer veren’ bir sistemin kurulacağıdır. Türkiye’yi idare edenler yeni bir sistem getirmeye çalışıyorlar ve bu sistemin çare olacağını ileri sürüyorlar. Peki bu sistemin Türkiye’nin dertlerine çare olma ihtimali var mıdır?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Çok söz söylenebilir, ama en başta ifade edelim ki getirilmek istenen sistem ülkemizin içinde bulunduğu dertlere çare değildir ve olamaz. Çünkü getirilmek istenen sistem, yanlış bir teşhise dayanıyor. Türkiye’nin dertlerine çare olacak sistem; daha fazla hak, daha fazla hukuk, daha fazla adalet icap ettiği halde, adı konusunda bile ittifak edilemeyen yeni sistem bunların hiç birini içinde barındırmıyor. Tam aksine, bütün yetkileri ‘tek el’e toplamayı ve “Ben ne dersem o olur” anlayışını getiriyor.

Ayrıntıları bir yana bırakacak olsak bile yetkilerin bir kişide, tek elde toplanmak istendiğine itiraz eden var mı? Getirilmek istenen sistemi savunanlara göre şu an için yetkilerin toplandığı el, kişi, çok güvenilir. Böyle düşünenlere göre yetkilerin tek elde, bir kişide toplanmasında mahzur yok. Böyle bir düşüncenin günümüz şartlarında kabul edilmesi mümkün müdür? Bir kişinin alacağı kararlar yerine çok kişinin alacağı kararlar daha isabetli olmaz mı? “Başkanlık” diye yola çıkılan ve “cumhurbaşkanlığı/cumhurbaşbakanlığı sistemi” denilen ve önümüzdeki aylarda kabul ya da red için milletin önüne getirilecek bu sistemi savunanları bir bahanesi de “İktidar çok iş yaptı ama sistem aynı kaldı. Yarın öbür gün tekrar darbeler ve muhtıralar olabilir. Yeni sistem kabul edilirse bu krizler olmayacak. Sistem tıkır tıkır işleyecek” şeklindedir.

Şunu bilmek gerekir ki isimlerin ve resimlerin değişmesiyle hakikat değişmez. Türkiye’nin böyle dertleri vardır ama bu dertlere karşı yapılması gereken isim değişikliği değil, özde değişikliklerdir. Sistemin adının değişmesi nasıl bir güvence getirebilir ki? “Ankara Kriterleri” geçerli olduktan sonra sistemin adı ne olursa olsun sıkıntılar, dertler, tasalar bitmez. Gerçek anlamda değişiklik yapmak isteyenler milletin dışlayan anlaşıyı temsil eden “Ankara Kriterleri”nin bir yana bırakmalı ve daha fazla hak, daha fazla adalet, daha fazla insan haklarını esas almalı. Bunun yolu da bütün yetkileri bir kişiye, tek ele bırakmak değildir.

“Keyfi uygulamalar sebebiyle mağdur olan var mı yok mu?” konusunda dahi anlaşamayan, birbirini nakzeden açıklamayar yapan idareci ve anlayışla bunu yapmak mümkün müdür?Adaleti ‘mülk’ün temeline yerleştirmeyen hiçbir sistem Türkiye’nin dertlerini çözmeye yetmez.