Mart 01, 2017 09:52 Europe/Istanbul

Birgün:Sorumlular seyirci kalıyor, çocuk istismarı son bulmuyor

Cumhuriyet:

AKP yönetim kurulu üyesinden gazeteciye darp

Karar:

ABD'de FETÖ okullarını anlatan internet sitesi kapatıldı

Yeniçağ:

Dolar tekrar fırladı

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Ahmet İnsel, 28 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Siyasal travmayı hayır diyerek yenmek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Mehmet Fatih Traş, 2016 Haziranı’nda ekonometri dalında doktorasını savunmuştu. 2010 yılından beri Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde araştırma görevlisiydi. Doktorasını savunduğu için, araştırma görevlisi kadrosu sona ermişti. YÖK’ün epey uzun bir zamandan beri dayattığı, tartışmalı bir uygulama bu. Ama belli ki Traş başarılı bir akademisyen adayıydı. 1 Şubat’ta yazdığı yurtdışı burs başvuru mektubunda, “beklenmedik biçimde” görevden ayrılan bir öğretim görevlisinin -15 Temmuz darbesi sonrası işten atılmış bir kişi olabilir- yerine, aynı fakültede sözleşmeli olarak üç ders vermesi önerildiğini yazmıştı. Ayda takriben 400 lira kazanacaktı ama onun için önemli olan ders vermeye başlamaktı. Sözleşmeyi imzalayıp, şevk ve heyecanla derslerini vermeye başladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Birkaç hafta sonra, mektubunda ismini verdiği bir öğretim üyesinin fakülte yönetim kurulunda “PKK sempatizanı” olduğu iddiasına maruz kaldı. Çünkü Ocak 2016’da binden fazla akademisyenin imzaladığı, “Bu suça ortak olmayacağız!” bildirisini imzalamıştı. Karanlık her dönemin makbul vatandaşı bu ihbarcı akademisyen, MİT’teki ilişkilerinin kendisine şahsın HDP mitinglerine katıldığını söylediğini ilave etmişti. 15 Aralık’ta fakülte yönetim kurulu, “görülen lüzum üzerine” oybirliğiyle aldığı kararla, sözleşmeyi iptal etti.

Traş, akademide kalmakta kararlıydı. Ama başka üniversitelere yaptığı başvurular da önce son derece olumlu başlayıp, sonra ret yanıtı almasıyla sonuçlandı. Mardin Artuklu Üniversitesi’nin BAK imzacısı akademisyeni işe alması “mümkün değil”di. Aydın Üniversitesi’nde iki buçuk yıl geçerli sözleşmeyi imzalamasının ardından, kabul edildiği pozisyonun iptal edildiğini telefonla öğrendi. Vereceği derslerin içeriklerini bile hazırlattıktan sonra Toros Üniversitesi bir daha onu aramadı.

O pek görünür el araya girmedikçe, üniversite sorumlularının onu hemen kadroya almak istediği, bu parlak gelecek vaat eden genç akademisyenin yurtdışı başvuru mektubu, “kişiliğimle bütünleşik insani değerlerden feragat etmediğim sürece olağan bir akademik gelecek öngöremiyorum” diyerek sonlanıyor.

Mehmet Fatih Traş, 24 Şubat gecesi evinde intihar etti.

Bu bir kişinin özel nedenlerle içine girdiği bunalımdan çıkamayıp hayatına son vermesi kararı değildir. Mehmet Fatih Traş’a, çok sevdiği ve son derece bağlı olduğu bariz olan hayatı terk etme kararı aldıran psikolojik travma, zorbaya baş eğenlerin keyfiliğinin, hukuksuzluğunun, ikiyüzlülüğünün yarattığı travmadır. Katıksız siyasal bir travmadır.

Mehmet Traş’ın intiharı, benzer biçimde, Türkiye üniversite camiasında haysiyetli yurttaşlık ve gerçek bilim insanlığı için direnişin, hukuksuzluk ve keyfiliğe meydan okumanın simgesi olarak tarihimize yazılacak. Anısının önünde, hüzün içinde, saygıyla eğilirken, asıl olanın hayata tutunmak, bu haysiyet sınavını şimdi ve burada vermek, zorbalara ve onlara baş eğenlere, kul olanlara meydanı terk etmemek olduğunu unutmayalım. Zorbalık ve keyfiliğin hükümdar olmasına, totaliter gidişata karşı “hayır” demek, bu siyasal travmanın üstesinden gelmenin bugün elimizdeki en önemli ve belki son fırsatıdır.

…***

Servet Avcı, 28 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “'Hayır'ın en önemli avantajı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kitleler belirsizliği sevmezler, ürkerler, kaçarlar... 'Belirsiz bir geleceğe savrulma' ihtimaliye, kötü bile olsa 'mevcut hâl' arasına sıkıştığında davranış şekli bellidir: Mevcut hâli seçer...16 Nisan referandumunun kaderini belirleyecek en önemli kriter muhtemelen bu olacak... Seçmenlerin büyük çoğunluğu partiler veya siyasî liderler arasında değil, 'belli olan bugün'le 'belli olmayan yarın' arasında seçim yapacak...Seçmen davranışları incelendiğinde tam da bu noktada 'hayır' daha avantajlı olduğu ortaya çıkıyor... 2002'den sonra ilk defa roller değişti... Ülkeyi yönetenler ilk defa 'var olan'a değil, soru işaretleriyle dolu 'belirsiz yarın'a çağırıyorlar seçmenleri...'Evet' verme eğilimindeki kitlelerde bile tereddütler tam aşılabilmiş değil... Çünkü parti/lider taassubu içindeki kemik kitle dışında kalanlar "Karanlığa zar atmak mı iyidir?" yoksa "Mevcut hâli korumak mı?" soruları arasında bocalıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Siyasî iktidarın bu tereddütleri aşmak için mevcut hâli sürekli aşağılaması, 'prangalı, gelişmeyi ve istikrarı engelleyici, darbeleri çağırıcı' diye niteleme çabası bir tek sebebe dayanıyor: "Bugünü ne kadar aşağılarsak, yarınla ilgili zihinlerdeki engeller o kadar kolay aşılır..."Dikkat edilirse, yarınlar için 'evet'i cazip kılmak isteyenler, 'hayır'ın çıkması durumunda sürekli kaostan, gerginlikten, istikrarsızlıktan, Gezi benzeri olaylardan söz ediyorlar... Yarını cazip kılmak için bundan başka propaganda tekniği kalmadı çünkü... Parlamento ne olacak, milletvekilleri ne iş yapacak? Her türlü yetkiye sahip olanlar bizden çok daha fazla yetkiyi neden istiyorlar? Seçtiğimiz 'iyi' öldüğünde yerine bir 'kötü' gelirse, bu kadar yetkiyle ülke ne hâle gelir? O 'kötü'yü kim denetleyecek, kim frenleyecek? Eyalet sistemi mi geliyor? Partiler ve seçim sistemi ne olacak? Yeni sistemin zararları anlaşıldığında geriye nasıl dönülecek, zararların telafisi nasıl mümkün olacak?İşte bu sorular 'belirsizlik'ten çekinen seçmen grubunun beynini kemiriyor... İşin ilginç yanı, bu sorular arasında gel-git yaşayan seçmenlerin büyük bir kısmı siyasî iktidara oy veriyor ve yarın genel seçim olsa muhtemelen yine verecek ama bu konuda aşılması zor tereddütlere sahip...İşte bu yüzden "Hiç olmazsa mevcudu koruyalım, yarın bunu da aramak zorunda kalırız" duygusuna hitap eden 'hayır' çizgisi, 'bul karayı, al parayı' düzeyinde seyreden ve büyük riske/belirsizliğe çağıran 'evet' çizgisine göre çok avantajlı...Kitleler muhafazakârdır... Öncelikle 'mevcudu muhafaza etme'yi tercih ederler... Seçim 'hayır' lehine sonuçlanırsa en büyük etken bu hakikat olacak... Farkındaysanız, daha önceki seçimlere benzer biçimde çok büyük rakamlar uçmuyor havalarda... 'Evet'i savunan sözcüler, önceki kampanyaların ateşine pek sahip değiller... Hem harekete geçirecekleri mekanizmada bir motivasyon eksikliğine şahitler hem de sonuçtan kendileri emin değiller...Yaptırdıkları araştırma sonuçları istedikleri rakamları vermiyor çünkü... Önceki seçimlerde sonuç bağıra bağıra geliyordu... Siyasî iktidara oy vermeyecek olan bile kimin kazanacağını iyi biliyordu... Bu defa psikoloji öyle değil... Derin bir sessizlik ve şüphe hâkim her tarafta...Ülkenin içinden geçtiği olağanüstü şartlar irade beyan eden insan sayısını da azalttı... Bu durumda irade beyanlarını da hesaplarken 'evet'e yazılmış ama sandığa yansımayacak 'endişe ve korku' oylarını da hesaplamak gerekiyor.

…***

Okay Gönensin, 28 Şubat tarihli Vatan gazetesinde, “Ak Parti’nin zorlukları“başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sistem değişikliğine halktan onay istemek için birden fazla konuyu anlatmak, açıklamak gerekiyor.Meclis’in, hükümetin ve dolayısıyla bürokrasinin ağırlıkları önemli ölçüde değişeceğine göre doğal olan, halkın bunun gerekçelerini öğrenmesidir.Alıştığımız sistemde Meclis ile hükümetin sıkı bağları vardı. Hatta bakanlar atanırken, yöresel oy ağırlıkları ve üyeliklerin ülke çapında dağılmasına dikkat edilirdi.Böylece hükümet ile milletvekilleri ile seçmen ve tüm vatandaşlar arasında doğrudan bir bağ kurulmuş olurdu.Yeni sistemde bakanlar artık milletvekili olmayacağına göre seçmenle, vatandaşla bağları kesilmiş olacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ak Parti’nin bunun gerekçesini halka anlatması gerekiyor. Tabii ki halk, seçmen “böylece halka hizmet daha hızlı verilecek” gerekçesiyle de yetinebilir ve bunun işleyişini görmek isteyebilir.Meclis’in ağırlığının azalması doğal olarak siyasi partilerin ağırlığının azalmasını getireceği için bu da özellikle yerel siyasette vatandaşın partilerle ilişkisini değiştirecektir. Aslında bu da etkileri zaman içinde görülecek değişikliklerden biridir.Hükümet üyelerinin bir tür çok yüksek bürokrat olmaları ve pozisyonlarının tek dayanağının cumhurbaşkanı olması da icraatlarda sürat sağlayabilecek bir değişikliktir.Hükümet üyeleri artık bir gözleriyle halka, seçmene bakmayacak, iki gözleriyle de cumhurbaşkanına bakacaklardır.Bunun da halka anlatılması kolay değildir, hatta çok zordur.Bugüne kadar sözü sık sık edilmiş olan “parlamenter sistem elimizi kolumuzu bağladı” tespitinin açıklanmasını isteyenler olabilir.Şu ana kadar bu konuda somut bir örnek verilmedi. Ak Parti, halktan referandumda evet oyu isterken önce “olumsuz”dan başladı. “Filanca falanca hayır diyorsa siz evet demek zorundasınız” fikriyle yürütülecek bir kampanyanın riskleri de ortadadır.Bu yaklaşım MHP’li muhalifler üzerinde etkili olmamıştır. Üstelik PKK ve ona yakın Kürt siyasetlerinde şu andaki eğilimin sandığa gitmemek olduğu anlaşılmaktadır.

Tayyip Erdoğan’ın “Kendim için istemiyorum” beyanatı da sonuçta Ak Parti’nin hareket alanını daraltmıştır. Çünkü o zaman Ak Partili seçmen “kimin için” sorusunu soracaktır.Ak Parti halkın önüne büyük bir sistem değişikliği teklifiyle çıktı. Bu değişikliği bütün boyutlarıyla açıklamak gerçekten kolay değil. Ama düğmeye bir kez basılmıştır, dönüşü kalmamıştır.