Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: 'Bütün güç iktidarda olsa da ‘Hayır’ potansiyeli yüksek'
Yeniçağ:
"Evetçi"lere bir darbe de Melih Gökçek'ten!
Yeniasya:
Hollanda referandum etkinliğine izin vermedi
Milli gazette:
Erdoğan: 10 bin öğretmen alacağız
Şimdi ise köşe yazarları
…***
Ataol, Behramoğlu, 4 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Gerçek hukuk savaşıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“16 Nisan’da halkoyuna sunulacak olan anayasa değişikliği konusunda tartışmalar mantık ölçülerini ve ahlak değerlerini hiçe sayarak başlatılmış ve öylece de sürmektedir. Elinde devletin bütün olanaklarını da bulunduran tarafın ve bütünüyle propaganda aygıtına dönüşmüş medyasının, yalan, tehdit, iftira, sövgü ve mantıkdışı iddialar dışında üzerinde durulmaya değer bir sav ileri sürdüğü görülmüyor.Oysa söz konusu anayasa değişikliğinden duyulan rahatsızlığın temel nedenlerinden ilki, çok açık olarak, bu değişiklik gerçekleştiğinde Meclisi’in elinden gensoru vermek ve Meclis soruşturması istemek başta olmak üzere, onu milletin sözcüsü yapan var oluş nedeninin alınmış olacağıdır. Mevcut anayasanın 98. maddesindeki “denetleme yetkisi” kavramının silinmiş olmasının, bu yetkiyi düzenleyen 99. ve 100. maddelerin yürürlükten kaldırılmasının başkaca da bir anlamı olamaz. Gerçek bu iken, örneğin başbakan koltuğunda oturmakta olan kişi, nasıl olup da bunun tam tersini, bu değişiklikle Meclis’in yetkisinin daha da artırılmış olacağını ileri sürebiliyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gerçekliğin böylesine tersyüz edilişi karşısında insan söyleyecek söz bulmakta zorlanıyor ve büyüklerinin yalan söylediğini fark eden çocuğun şaşkınlığını, onlar adına duyulan bir utancı yaşıyor…
Zaten bakanların milletvekilleri içinden seçilmeyip Cumhurbaşkanı’nın Meclis dışından seçeceği kişilerden olmasının doğal sonucu, sorumluluklarının da Meclis’e karşı değil kendilerini bakanlığa atayan kişiye karşı olacağıdır.
Anayasada, Bakanlar Kurulu’nu düzenleyen 109-115 numaralı maddeler yürürlükten kaldırılarak bütün bu yetkiler Cumhurbaşkanına verildiğinden ve başbakanlık makamı da kaldırıldığından, Cumhurbaşkanı denebilir ki Tanrısal bir güç sahibi olmaktadır.
Sıradan yurttaşımız bunu kavramakta güçlük çekebilir.. Fakat uygar dünyanın ve onun bir parçası olan ülkemizin ulaşmış olduğu toplumsal ve siyasal olgunluk düzeyinin ve birikimlerinin az ya da çok bilgisine sahip birtakım aydın ve aydınımsıların böyle bir şeyi nasıl savunabildiklerini, akıllarına ve içlerine nasıl sindirdiklerini anlamak kolay değil.Meclis’in elinden alınan yetkilerden biri de yokluğunda Cumhurbaşkanını Meclis Başkanının temsil etmesidir. Bu yetki şimdi, yine Cumhurbaşkanının atayacağı yardımcılarından birine verilmektedir. Böylece, herhangi bir seçimle değil atanmayla oraya gelen bu kişi, Meclis’in, yargının, ordunun, bütün devlet bürokrasisinin üzerinde bir güce sahip olacak, isterse Meclis’i dağıtabilecek, ülkeyi savaşa sokabilecektir… Böyle bir düzenlemenin, halkın aklıyla, bütün bir ülkeyle alay etmek; büyük bir ülkeyi kabile düzeyine indirmekten başka nasıl bir anlamı ve amacı olabilir?Anayasa değişikliği adı altında parlamenter demokratik rejimin yok edileceği bu “karşıdevrim”den yargı da doğaldır ki payına düşeni almakta, adının önündeki “yüksek” sıfatı da kaldırılarak alçaltılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile varlığı ve yokluğu zaten şimdiden belirsizleşmiş olan Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, bütün bir yargı erki, Tanrısal yetki sahibinin infaz kurumlarına dönüştürülmektedir.Gerçek hukuk, burada özet olarak yazılanları kanıtlarıyla ve ayrıntılarıyla dile getirerek bir savaş vermektedir. Prof. Metin Feyzioğlu başkanlığında Türkiye Barolar Birliği; Ümit Kocasakal, Süheyl Batum, İbrahim Kaboğlu, Aysel Demirel, Erdoğan Teziç, Birgül Ayman Güler, Sabih Kanadoğlu, Tansel Çölaşan, Nazan Moroğlu gibi seçkin hukukçular, hukuk profesörleri yayınlarıyla ve etkinlikleriyle denebilir ki göğüs göğse bir aydınlanma savaşımı vermektedirler. 16 Nisan halkoylaması, son anda herhangi bir nedenle vazgeçilmeyip yapıldığında, sonuç ne olursa olsun, aydınlanmayla karanlıkçılığın, hukukla hukuk dışılığın savaşımı sürecektir.
...***
Mehmet Kara, 4 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tam da “Türk tipi””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan 16 Nisan’da oylanacak olan anayasa değişikliği sistemini “Türk tipi cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” olarak târif ediyor. İlk başlarda “partili cumhurbaşkanlığı” denilmişti, sonra “cumhurbaşkanlığı sistemi“ denildi, en son olarak da Erdoğan’ın tarifi ile ifade edilmeye başlandı.Gerçekten de maddelere bakıldığında tam da “Türk tipi”… Dünyada eşi ve benzeri yok.Şu anki sistemle seçilen partisinin genel başkanlığını yapan Turgut Özal, Süleyman Demirel, Abdullah Gül gibi cumhurbaşkanlarımız oldu. Seçildikten sonra “tarafsızlık” üzerine yemin ettikleri için partiler üstü davrandılar. Çünkü, bu anayasal bir sorumluluktu.Bir partiye mensup olan cumhurbaşkanları partileriyle ilişkilerini tam olarak kesmediler. Zaman zaman parti meselelerine de -tabirî caizse- “el altından” müdahil oldular. Buna Gül de dahil... Ancak Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra, bir de halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olduğu için partinin kongrelerine varıncaya kadar müdahil olduğu hiç saklanmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Türk tipi cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemi”ne gelince…
16 Nisan’da oylanacak anayasa değişikliğine göre seçilen cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacak. Partisinin genel başkanı da olabilecek. Bahçeli’nin bu sistemi gündeme getirdiğinde söylediği “fiilî durum anayasal hale gelmiş” olacak.
Cumhurbaşkanın görevlerine ve yapabileceği işlere şöyle bir bakalım:
Partili cumhurbaşkanı bakanları atayacak, yardımcılarını atayacak, Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’sini belirleyecek. Üst düzey bürokratları atayacak…
Bunların yanında partisinin milletvekili adaylarını ve belediye başkan adaylarını belirleyecek.İşte tam da burada pek tartışılmayan, kafaları karıştıran bir durum ortaya çıkıyor.Partisinin belediye başkanlarını belirleyeceği için bir ildeki belediye başkanı ile yine cumhurbaşkanının belirleyeceği vali ile yetki karmaşası olmayacak mı?
Şu andaki sistemde vali o ildeki en üst düzey devlet görevlisidir. Yeni sistemde, belediye başkanı ise cumhurbaşkanın onayından geçip aday olduğu için o da bir bakıma cumhurbaşkanının partisinin belediye başkanı olacak.
Valiler atama ile, belediye başkanı ise seçilmiş olacak.
Burada şu soru akla geliyor: “Seçilmiş atanmıştan daha üstün olması gerekmez mi?” Bu sistemi savunanlar hep şunu söylemiyorlar mı? “Cumhurbaşkanı halk tarafından seçileceği için bakanlar kurulu için güvenoyu ve gensoruya gerek yok. Zaten olması da doğru değil. Güvenoyunu halk veriyor zaten.”
Gensoru ve güvenoyu olmamasını bu cümle ile savunuyor, ama halk cumhurbaşkanı seçiyor, bakanlar kurulu veya yardımcılarını seçmiyor ki?Oysa, Cumhurbaşkanı seçimlere giderken bakanlar kurulu adaylarını ve yardımcılarının kim olacağını millete söylemesi gerekmez miydi? Ya da başka ülkelerdeki başkanlık sistemlerinde olduğu gibi bakanlar kurulu listesinin Meclis’ten onay alması sistemin daha demokratik olmasını sağlamaz mı? Bu durumda Bakanların konumu daha kuvvetli olmaz mı? Elbette olurdu, ama pakette bunlar yok. Bu sorulara kafasında cevap verebilecekler kararını sandıkta verecek.
Şimdi vali-belediye başkanı meselesine dönersek…Kafamız karıştı. Şimdi vali mi, belediye başkanı mı o ilde üst düzey devlet görevlisi olacak?
…***
Ceren Sözeri, 5 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “28 Şubat mağdurları ülkesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“28 Şubat dönemi bugün pek çoğumuzun hatırlayacağı kadar yakın olması, medya-iktidar-ordu arasındaki girift ilişkilerin doğurduğu siyasi ve ekonomik kriz ve sonunda AKP’yi iktidara taşıması açısından kimileri için vazgeçilmez bir referans. İktidara gelmeleri üzerinden neredeyse 15 yıl geçmesine rağmen yıllardır her hak talebi 28 Şubat mağduriyetleri üzerinden karşılık buluyor. Bu vesileyle o gün yaşananları bugünle kıyaslayarak hatırlamakta fayda var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tarihimizin ilk postmodern darbesinde medya önemli bir rol oynamıştı. Yandaş kanallarda bugün öfke krizleri içinde o dönem Hürriyet gazetesi manşetleri hatırlatılıyor. Sabah ve Milliyet manşetlerinin hiç hatırlatılmaması ironik, maksat medya eleştirisi yapmak değil bağcıyı dövmek. 28 Şubat’ı hazırlayan dönem ve sonrasında ne Hürriyet ne de ana akımda yer alan gazeteler, televizyonlar iyi bir sınav verdi. Hatta “Andıç” gibi basın tarihinin en çirkin iftira kampanyası bu dönemin ürünü. Gazeteciler ve medya patronları 2012 yılında Darbeleri Araştırma Komisyonunda o manşetlerin ve haberlerin hangi koşullarda hazırlandığını anlatıp bir nevi günah çıkarttılar.
Ancak 15 Temmuz’un medya ayağı eksikti, hatta medya desteği olmayan tek darbe girişimi de denebilir. Yüzlerce gazeteci hapiste, onlarca medya kuruluşu kapatılmışken referandum öncesi medyaya yüklenecek bir sebep gerekiyordu. 28 Şubat’la 15 Temmuz’u birbirine bağlayacak halka Hürriyet’ten geldi. İçeriği bambaşka olan bir habere “Karargah rahatsız” diye bir başlık atmanın yaratacağı etkiyi Hürriyet’in en tecrübesiz muhabiri bile tahmin eder. Haber darbe tehlikesi geçmedi diyen hükümetin ekmeğine yağ sürdü.
Başından beri bu ülkede darbelerin ve darbe girişimlerinin asıl mağdurları demokrasi ve hak savunucuları oldu. 28 Şubat, onun öncesi darbeler veya sonrası darbe girişimlerinin asıl mağdurları her daim demokrasiden, insan haklarından yana olanlar. Asıl feda edilen gazetecilik, ifade ve basın özgürlüğü… Geçmiş mağduriyetlerden söz edip bugün yaşananlara ses çıkarmadıkça 28 Şubat hiç birimiz için bitmeyecek.