Mart 08, 2017 09:05 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Gökçek’ten yargıya ‘Evet’ etkinliği daveti

Evrensel:

Kadınlar daha çok çalışıyor daha az kazanıyor

Yeni Mesaj:

Merkel: 'AB toparlanamazsa, yıkılır'

Milli gazette:

TBMM'de çok sayıda tasarı üzerinde konuşulmadan yasalaştı

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Faruk Çakır, 7 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hukuk devletine uygun bir Anayasa ne zaman?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Can alıcı soruyu Prof. Dr. Hüseyin Hatemi hoca sosyal medya hesabından sormuş: “Tamamen yeni, sevgi hukukuna insan haklarına hukuk devletine uygun bir Anayasa’ya kavuşmamız, ne zaman?”Bu önemli soruyu izah edip insanları ikna edici bir cevap verebilecek idarecimiz var mı? Türkiye’nin asıl ve öncelikli derdi bu mesele olduğu halde, bunu erteleyip de başka meselelerle milleti meşgul etmek isabetli midir?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tartışmalı bir sürece girildi ve Anayasada yapılan bazı madde değişiklikleriyle yeni bir sistem getirilmek isteniyor. TBMM’de kabul edilen değişiklikler Nisan ayı ortalarında milletin reyine sunulacak, değişiklikler ya kabul ya da reddedilecek. Bu noktada da ciddi bir sıkıntı var. Türkiye’yi idare edenler yapmak istedikleri bu değişikliğe itiraz edenleri mümkün olan en ağır ithamlarla suçluyorlar. İtiraz edenlerin gerekçeleri farklı olduğu halde tamamını aynı torbaya atıp, “Bakın, kim kimin yanında? Değişiklikleri kabul etmeyenlerin tamamı ‘fena’ insanlar” demeye getiriyorlar.

Böyle bir yaklaşım insafla bağdaşmaz. En yakın misali, 12 Eylül 1980 darbecilerinin hazırlayıp milletin tasdikine sundukları 1982 anayasa referandumunda görülmüştü. O tarihlerde de hazırlanan anayasaya itiraz edenler bir torbaya atılmış, tamamı karalanmış ve kınanmıştı. Oysa 1982 anayasasına itiraz eden mütedeyyin insanlar vardı ve onların itiraz gerekçesi ile başkalarının itiraz gerekçesi tamamen farklıydı. Düşünün ki, bir idareci aynı köyde yaşayan iki haneye aynı anda haksızlık yapıyor. Farklı dünya görüşlerine sahip bu iki hanede yaşayanlar, aynı idareciye aynı anda itiraz ediyor diye aralarındaki farkı ortadan kaldırmış mı olur? Bizim 12 Eylül’ün getirdiği anayasaya itirazımızla başkalarının itirazları aynı değildi ki? Biz 1982’de milletin reyine sunulan anayasaya ‘tek adam anlayışı dikte ediyor’ diye özetleyebileceğimiz noktalardan itiraz ederken başka dünya görüşüne mensup kişiler de “mecburi din dersi getiriyor” diye itiraz etmiş olabilir. Onların itirazı bizim haklı itirazlarımızı ortadan kaldırmaz ve kaldırmamıştır. Farklı dünya görüşlerine mensup kitleler aynı değişikliğe farklı gerekçelerle itiraz etmekle aynı torbaya doldurulamaz. Maalesef gerekli ibret alınmadığı için tarih tekerrür etmek üzere.

Hak, hukuk ve adalet noktasındaki sıkıntıları saymaya gerek yok. Hukuk sistemindeki sıkıntılar elbette bugünle sınırlı değil. Gelmiş geçmiş idareciler de adaletin iyi tecelli etmediği ya da geç tecelli ettiği noktasında ittifak halindedir. Günümüzde de aynı sıkıntılar fazlasıyla var. Türkiye’yi idare edenler gönül huzuruyla “Adalet tam olarak tecelli ediyor. Gönlünüz ferah olsun” diyebilir mi? Diyemez ve zaten demiyorlar. O halde asıl meselenin bu olduğu görülmeli ve adaleti tecelli ettirecek adımlar yarına bırakılmadan atılmalı.Yeni, eskisini aratmayacak, gerçek anlamda sivil bir anayasa için gayret sarfetmek gerekirken bu adımları ertelemek ve başka meseleleri Türkiye’nin gündemine taşımak kime ne fayda verir?

…***

Arslan Bulut, 7 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Umutsuzca saldırıyorlar!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidarı, hayırcıları teröristlerle özdeş gösterip ötekileştirmeye çalıştı ama kendi seçmeninden bile tepki aldı. Zira AKP seçmeninin büyük çoğunluğu, aslında "istikrar"a oy veriyordu. Düşman yaratmak ise istikrarı, huzur ve güven ortamını bozmak demektir. AKP'ye oy veren vatandaş, huzur ve güven ortamının bozulduğunu görerek tavrını belli etti. Binali Bey "düşman yaratmak" eyleminden vazgeçer gibi oldu ama Tayyip Bey, bu defa hayırcılarla, "15 Temmuz'da halkın üzerine bomba yağdıranları" eşleştirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP'li yerel yöneticilerden biri, "hayır çıkarsa iç savaşa hazır olun" dedi, bir diğeri 16 Nisan'dan sonra ne yapacaklarını tabancayla atış yaparak gösterdi. Bu yöntemlerin fayda getirmediğini biliyorlar ama umutsuzca tehditlere devam ediyorlar. Böyle bir ortamda Türkiye'de tasarladıkları dönüşümü gerçekleştirmek için dışarıdan bir pas aldılar. Almanya, Tayyip Erdoğan'ın miting yapmasına izin vermedi. Erdoğan, durumu Nazi dönemine benzetince ilişkiler gerginleşti. Böylece referandum öncesinde, evetçileri de hayırcıları da ister istemez birleştiren bir konu bulunmuş oldu. Fakat Almanya, Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı imiş, Türk turizmini Almanlar ayakta tutuyormuş, bunlar hiç gözetilmeden, lüzumsuz tartışmalar yapılıyor.Önce doğrusunu söyleyelim. Almanya'ya "Senin ülkende benim vatandaşlarım var, dolayısıyla miting de yaparım" deme hakkına sahip miyiz? Almanya'nın da Alanya'da yerleşik vatandaşları var. Merkel, Alanya'da miting yapmak istese bu durum nasıl karşılanır? Veya artık bayrağını tanıdığınız Barzani, Diyarbakır'da miting yapmak istese ne cevap verirsiniz?İç politikada sıkışanlar, dış politika araçlarını kullanmaya başlar. İçeride puan toplayacağım diye dış ilişkiler berbat edilemez! AKP medyası ise doğrudan doğruya yalan habere başvuruyor! Hani, Büyükada'da 15 Temmuz darbe girişimi gecesi CIA ajanları Türk akademisyenlerle toplantı yapmıştı ya, Takvim gazetesi şimdi de "Büyükada yine karanlık bir buluşmaya ev sahipliği yaptı! İki ABD'li, iki Alman ve bir İngiliz ajan, bir yalıda düzenlenen buluşmaya katıldı. Masada 8 Türk akademisyen ile birlikte STK temsilcileri de vardı! Konu ise üst aklın yönettiği 'Hayır' kampanyasıydı..." diye bir haber yaptı. Toplantıya kimlerin katıldığı ise belirtilmedi.

…***

Muharrem Bayraktar, 7 Mart tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “FETÖ ve hırsızlık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“FETÖ’nün devlet kadrolarını ele geçirme stratejisinin ayrıntılarına dair her geçen gün farklı bilgiler yayınlanıyor. Vatan’ın haberine göre 2008-2014 yılları arasında yapılan ve öğretim üyesi olmayı koordine eden ALES mercek altına alındı. Sadece 2008-2009 yılı sınavlarında, daha önceki yıllarda olmadığı bir şekilde binlerce kişi sınavı birinci kazanmış.KPSS sınavlarında da benzer durumun olduğunu, on binlerce hatta yüz binlerce kişinin daha önceden sınav sorularını temin ederek memur olduğunu biliyoruz. İlk tespitlerde 400 bin kişinin bu yolla memur olmuş olabileceği tahmin ediliyor. Binlerce hâkim ve savcının daha önceden ele geçirdikleri sorularla yargıyı ele geçirdiği ve bugün FETÖ ile suçlanarak görevden alındığını biliyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Üniversiteler, yargı, emniyet, TSK hülasa devletin hemen her kurumunda üstelik en stratejik yerleri yoğun bir şekilde ele geçirmişler.Adım adım ilerledikleri belli. FETÖ’ye bağlı dershanelerden sürekli Türkiye birincisi çıkarılarak reklam yapılmasının tesadüf olmadığı, üniversite sınavına giriş sorularının da çalınmış olabileceği ciddi derecede kuşku uyandırıyor.Yani devletin sızdıkları her kurumunda yaptıkları en önemli şey şu olmuş FETÖ’nun:Kendi kadrolarını devlete yerleştirmek için “alabildiğince hırsızlık” yapmak.Yani habire soruları çalmak, cemaate sızdırmak, mülakat komisyonlarını ele geçirmek.Bileğinin ve emeğinin hakkıyla çalışarak bir yere gelmek isteyen masum gençleri sürekli “elemişler” ve “hırsızlık” sonucu ele geçirdikleri soruları “şakirtlerine” vererek devlete yerleşmişler.

Yani “kul hakkı” yemişler.Milyonlarca  “kulun” hakkına tecavüz etmişler.Bu hırsızlık şebekesi yüzünden subay olması gereken vatansever Türk gençleri ordudan atılmış, akademisyen olması gereken beyinlerimiz sokağa bırakılmış, sadece hukukun üstünlüğünü uygulamaya geçirmek isteyen hâkim ve savcılarımız pasifize edilmiş.Bütün bunları yapan “çete” sürekli din adına mesajlar vermiş, dini kullanmış, insanları “dinle kandırmış.”“Rabbin aciz kulu” olduğunu ilan eden şahıs, aslında hırsızlık şebekesinin hiç de aciz olmayan reisi imiş.Bu ülkenin Müslümanları ve siyasetçileri ise “gerçek vatanseverlerin ve samimi Müslümanların” yaptıkları bütün uyarılara kulak tıkayarak “FETÖ’nün adım adıma devleti ele geçirme ve kendi evlatlarını işsiz bırakma” süreci yaşanırken hırsız takımına alkış tutmuş, destek vermiş.Şimdi ise devletin kadrolarından “yüz binlercesinin” bu kul hakkı yiyen” yapı tarafından gasp edildiği iddia ediliyor.Kul hakkı yiyerek, yetim hakkı yiyerek, yoksul hakkı yiyerek, başkasının hakkını gasp edip makam ve mevki sahibi olarak payidar olunmayacağını, bugün bu yapının içine düştüğü zilletin boyutundan çok iyi anlıyoruz.