Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete:Bakan Işık'tan bedelli askerlik açıklaması
Cumhuriyet:
Kalabalık 'Hayır' diye bağırdı... Bakan Soylu ne diyeceğini şaşırdı
Yeniasya:
BBP referandum kararını açıkladı
Sözcü:
Hayır diyenlerin sayısında artış
Şimdi ise köşe yazarları
...***
Erdal Sağlam, 8 Mart tarihli Hürriyet gazetesinde, “Merkez Bankası’nın enflasyon için kur etkisi itirafı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkez Bankası’nın şubat ayı enflasyonu hakkındaki yorumları dikkat çekici. Dün yapılan açıklamada enflasyondaki kur etkisine dikkat çekiliyor ve bence bunu bir itiraf olarak anlamak gerekiyor.Geçen hafta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) şubat ayı tüketici fiyat artışını yüzde 0.81, yıllık enflasyon oranını yüzde 10.13 olarak açıkladı. Daha önceki açıklamalarında bu yıl “çift hane riski” bulunduğunu belirtmişti ama belli ki bu kadar erken beklemiyordu.Aslında şubat olmasa da, mart ya da nisan ayı sonunda çift haneyi piyasalar da beklemeye başlamıştı. Buna rağmen şubat ayı fiyat artışları yüksek bulundu. Şimdi ise yıllık enflasyonun yüzde 10’da kalmayıp, yüzde 11-12’yi aşabileceği konuşulmaya başladı. Umarız ilerleyen aylarda daha yüksek oranlar konuşulmaya başlamaz...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Peki, enflasyon neden bu kadar yükseldi, önlenemez miydi?
İlk önce Merkez Bankası yönetimine, şimdi itiraf ettiği kur etkisini niye daha önce göremediğini, ya da tahmin ettiyse o zaman neden kurların bu kadar yükselmesine izin verdiğini sormak gerekmez mi?
Artık Merkez Bankası’nın asıl görevi olan fiyat istikrarı için üzerine düşen görevi yapamadığını açıkça söylemek gerek. “Efendim, aslında Merkez Bankası işin buraya geleceğini gördü ama ne yapsın, faiz arttırmaya izin alamadığı için kurlar mecburen arttı” diyenlerin olduğunu biliyorum. Ancak kimse kusura bakmasın; eğer bu senaryo geçerliyse bile, o zaman da kanunen bağımsız konumda olan Merkez Bankası’nın yöneticilerine, “Neden görevinizi layıkıyla yapmadınız?” diye sormak gerekir. Daha önce de politikacıların bu tür baskılarını gördük ama bu kadar bağımsız konumda olmayan Merkez Bankası yöneticilerinin bile, bu tür durumlarda kamuoyuna çıkıp, “Faizi gerektiğinde, gerektiği kadar arttırmazsak kurlar çok artar, bu da enflasyonu olumsuz etkiler” diye uyaran demeçler verdiklerine de şahit olduk.Bürokratların “gerekeni yapmaları” konusunda standartlarımızı düşürdük ama artık bu kadarını da normal karşılamanın ülkeye verdiği zarar katlanıyor.
Merkez Bankası açıklamasında beyaz eşya, mobilya gibi ürünlerdeki KDV indirimlerinin fiyatlara yeterince yansımadığı da belirtiliyor. Şu kadarını söyleyeyim; eğer Türkiye’nin Merkez Bankası yönetimi, vergiler inince fırsat bilip satıcıların fiyatlarını o kadar indirmediğini göremiyorlarsa, bu eğilim kendileri için sürpriz oluyorsa, zaten işleyişi pek bilmiyorlar demektir.Hep öyle oldu; vergi indirimleri fiyatlara aynen yansımazken, vergi arttığı zaman fiyatlara etkisi vergi artışından daha büyük olur. Şimdi Nisan sonunda vergi indirimleri sona erince bu ürünlerin fiyatları nasıl artacak göreceğiz. O zaman Merkez Bankası yine yükselecek enflasyona, bakalım ne diyecek?
…***
Necati Doğru 7 Mart tarihli Sözcü gazetesinde, “saray rahatsız” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Haberine “Karargah Rahatsız” başlığı koyan Hürriyet Gazetesi'ni yayınlayanlara “Çok çirkin… Terbiyesizlik… Seviyesizlik…” diye yüklendiler. Gazete yönetimi korktu. Genel yayın müdürü uzaklaştırılıp bir köşeye kondu. Özgür duran,egemene boyun eğmeyen gazetecilik “Vespa marka bisikletten düşmüşten beter”hale geldi. Ben bugünkü yazıma “Saray rahatsız” başlığını koyacağım.Gazeteciler bilir.Haber başlıkları genelde 2 tipe ayrılır. 1‐ Düz başlık. 2‐ Mesajı olan başlık.Düz başlık koftur.Okuru çekmez.Haberin özünü gizler.Mesajı olan başlık ise en yeni olanı, bilinmeyeni, duyulmayanı, gizlenmek isteneni anlatan başlıktır. Sorgulayan başlık tipi budur.Okur bu tür başlığı sever.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hürriyet, haberinde 2 başlık türünü de kullanmıştı. Birinci sayfadan düz başlığı “7 Soruya 7 Cevap” diye koymuş, orta sayfaya ise “Karargah rahatsız” başlığını çekmişti. Haberin özünü anlatan da bu başlıktı. 7 soruya 7 cevap içinde en yeni olan Genelkurmay'ın “Kadın subaylara türbanı serbest bırakırken bizim fikrimizi sormadılar” diyen sözleriydi.Gazeteci duyulmayanı bulmuş.Haberine başlık yapmıştı.Doğrusunu yapmıştı.Birinci sayfadaki başlığı atanı “haberi öldürmüşsün” diye azarlayıp, orta sayfadaki başlığı atana ise “haberin özünü yakalamışsın, bravo sana…” diye ikramiye vermek gerekir. Aslına bakarsanız, Sarayın kendisi rahatsız.Beştepe'deki Cumhurbaşkanı Sarayı, ordunun içindeki laik subayların “turban uyarısından” rahatsız oldu. Rahatsızlığını direkt onlara söylemeyi şimdilik göze almadı. Onlara ihtiyacı var ve ciddi teşekkür borçlu. İşte “FETÖ çatı iddianamesi”yayınlandı. İddianameden çok net anlaşılıyor: 15 Temmuz darbe girişimini boşa çıkaran; tankların önüne yatan sivil vatandaşlar ya da karargah kapılarına belediye kamyonunu park edenler değil, bizzat ordunun içindeki subaylar. 15 Temmuz akşamı Fetullahçı olmayan rütbeliler, darbecileri dinlemedi, karşı çıktı. Darbe başarılamadı. Çatı iddianameyi dikkatle okuyun; Fetullahçı paraleller; Emniyet'te,adliyede, valiliklerde, kaymakamlıklarda, okullarda, sağlık kurumlarında, tüm devlette ezici hakimiyet kurmuşlar. Bir tek orduda tam egemen olmayı başaramamışlar.
…***
Atilla Özsever, 7 Mart tarihli Birgün gazetesinde, “Türk-İş’teki “Hayır”cılar hareketlenin!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın referandumdaki tavrı merak ediliyor. Atalay’ın “hayır” demesi zor gözüküyor, üyelerini serbest bırakması da şüpheli. Bu referandum, Türkiye’nin geleceği açısından son derece hayati bir özellik taşıyor. Demokrasi mi yoksa otoriter bir tek adam rejimi mi ülkeye egemen olacak? Özellikle sendikaların, emek örgütlerinin yaşayabileceği, gelişebileceği ortamlar, demokratik rejimlerde mümkün olabilir. Bir tek kişinin imzasına bakan kararnamelerle, yasalarla yönetilen bir ülkede sendikaların yaşama şansı, gerçek anlamda emek haklarını savunması mümkün olamaz. Olsa olsa birer tabela örgütü olarak kalırlar.O nedenle bir varlık-yokluk mücadelesine tabi olacak olan sendikaların tavırlarını net bir biçimde ortaya koymaları gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türk-İş bünyesindeki çoğu sendika, KHK’lerle yönetimlerinin kayyıma devredilmesinden endişe edebilir. Bir kararname ile yönetim değişip kayyım atanabilir. Ya da hükümetin elinde kendilerinin aleyhine olabilecek birçok dosyanın varlığından çekinmiş olabilirler. Ama korkunun ecele faydası yok. 16 Nisan’daki referandumda “evet” çıkması halinde sendikalar da artık iyice işlevsiz hale geleceklerdir...
Bu arada Türk-İş yönetimi de, zaten uzun bir süreden beri AKP’yi destekleyen bir konum sergiliyor. İktidar, sendikal yönetimleri teslim almış durumda.Kuşkusuz burada esas merak edilen konu, Türk-İş’te sınırlı sayıda da olsa kalmış olan muhalif unsurların tavrıdır. Açıktan kaç sendika “hayır” diyebiliyor? Çünkü 12 Eylül 2010’da yapılan referandumda Türk-İş’teki 12 sendika bir basın toplantısıyla o zamanki anayasa değişikliklerine “hayır” diyeceğini açıklamıştı.
Kısaca bu olayı hatırlamakta yarar var. AKP hükümeti o dönemde 26 maddelik bir anayasa değişiklik paketini referanduma sunmuştu.12 Eylül 2010’da yapılan halkoylamasında, anayasa değişiklikleri yüzde 58 oyla kabul edilmişti. Anayasa değişikliklerinde esas itibariyle yargı sisteminin yapısı değiştiriliyordu. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), AKP’nin denetimine girecek şekilde yeniden tanzim ediliyordu.Öte yandan Anayasa’nın 54. maddesi 7. fıkrasında bazı grev yasakları kaldırılmış olsa bile aynı maddenin 1. fıkrasının korunması nedeniyle genel grev, hak grevi gibi grev haklarının önünün kesildiği, “yerindelik denetimi” değişikliği ile de özelleştirme uygulamalarının yargı denetiminden kaçırılmasının amaçlandığı ifade edilmişti.
2010 referandumuna sendikaların tavrı açısından bakıldığında; Türk-İş, referandum sürecinde kendi tabanına “evet” ya da “hayır” oyu kullanılması yönünde bir çağrı yapmadı, üyelerini serbest bırakmıştı.DİSK ve Türkiye Kamu-Sen, “hayır” kampanyası yaptı. Hak-İş ve Memur-Sen ise AKP hükümetinin paralelinde “evet” kampanyası yürüttü. KESK de, evet ya da hayır yönünde net bir tavır açıklamadı.Türk-İş üyesi 12 sendika ise, 4 Ağustos 2010’da İstanbul’da düzenledikleri bir basın toplantısıyla referandumda “hayır” oyu kullanacaklarını açıklamıştı.