Mart 11, 2017 10:14 Europe/Istanbul

Evrensel: Öğrencilerden ders saatinde ‘evet’ oyu istediler!

Milli gazette:

Şırnak’ta terror operasyonu

Cumhuriyet:

AKP kurucularından Abdüllatif Şener, başkanlık referandumunda "hayır" çıkması için çeşitli illerde toplantılar düzenleyeceğini açıkladı.

Yeniçağ:

Akşener ve Aydın'dan ihraçlara sert tepki!

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Emre Kongar, 10 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Referandum: Demokrasinin kurum ve kuralları...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İktidarların, ilkelerine veya daha önce verdikleri sözlere aykırı olarak izledikleri “Fırsatçı politikalar”, taraftarları tarafından, kamuoyuna “Gerçekçi politika” veya “Reel politik” diye yutturulur! Elbette “Gerçekçi” denilen ama aslında “Fırsatçı” olan bu politikalar, ya geçmişe dayalı ya da geleceğe yönelik “Büyük hayaller” ile de harmanlanarak, güncel dalgalanmalar, “ideolojik modeller” içinde eritilmeye çalışılır. Genellikle demokratik olmaktan çok demagojik olan, yani temel hak ve özgürlükleri korumak yerine, seçmenin duygularını okşayarak kendi iktidarlarını sürdürmek isteyen politikacıların başvurdukları bir yöntemdir. Kimi zaman da, tek adam yönetimlerinde, birikimi ve donanımı yetersiz olan liderlerin, aşırı değişken, sert duygu ve düşüncelerinin, intikam duygularının veya para ve iktidar hırslarının dışa vurumu biçimlerinde de görülür.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yerleşik ve sağlıklı demokrasiler, anayasal yargı denetimi gibi, ikinci meclis gibi, etkili işleyen demokratik kurum ve kurallarla, bu “Fırsatçı politikaların” olumsuz sonuçlarını ya engelleyebilir, ya da en aza indirebilirler.

Buna karşılık, “denetim ve denge” mekanizmalarını iyi kuramamış, yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkileri iyi düzenleyememiş toplumlarda, bu “Fırsatçı politikalar” büyük sorunlara yol açabilir.Sanıyorum Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu iç ve dış sorunların temelinde “Demokrasinin kurum ve kurallarının etkin ve verimli işletilememesinden kaynaklanan” yetersizlikler yatmaktadır.

Aslında Demokrasinin etkin ve verimli bir biçimde işletilememesinden kaynaklanan aksaklıklar yine demokrasi içinde ve demokratik yöntemlerle, yani şeffaf tartışmalar, danışmalar, ve uzlaşmalar ile çözülmelidir. Oysa Türkiye’de rejimin hem istismarına hem de ihlaline yol açan eksiklikler ve bozukluklar, önümüze konulan Referandum’la, demokrasiyi ıslah ederek değil, ortadan kaldırarak çözülmeye çalışılmaktadır.

Ve ne yazık ki, Anayasa Mahkemesi gibi, Yüksek Seçim Kurulu gibi, Danıştay gibi, Yargıtay gibi, Meclis gibi, aslında Demokratik rejimin bekçileri olması gereken kurumlar, baskı altında gerçekleştirilmeye çalışılan “Demokrasinin bu yok ediliş sürecine” destek vermekte, en azından, sessiz kalmaktadırlar.

…***

İhsan Çaralan, 10 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “‘Evet’ yalandan ve gerilimden besleniyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP Hükümeti ve AKP-MHP koalisyonu, “evet” için halkı ikna edecek yeterli gerekçeler bulamama sıkıntısı içinde. Bir yandan Cumhurbaşkanı öte yandan Başbakan “evet” mitingleri düzenliyorlar. Yazılı ve görsel medyanın yüzde 90-95’i onların emrinde yatıp kalkıyor. Her gün saatlerce  bu mitingleri naklen yayınlamakla yetinilmiyor; Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, MHP Genel Başkanı Bahçeli canlı yayına bağlanıyorlar. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın “evet” mitingleri, “halkla buluşma”, “tesis açılışı”, “temel atma” gibi gerekçeler arkasında devletin bütün imkanları seferber ediliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

 “Hayır” diyenler ise, bir yandan polis baskısı, OHAL yasakları  ve “sivil” milislerin saldırılarıyla engellenmeye çalışılıyor.

Ama bütün bu imkanlara karşın “evet” cenahı, halkı ikna edemiyor. Çünkü gerekçeleri, “hayır”ın güçlü gerçekleri karşısında bu büyük propaganda mekanizması tarafından bile örtülemeyecek kadar zayıf.

“Tek adam”a hangi yetkilerin tanındığı, Meclisin ve yargının nasıl “tek adam”a bağlandığının tartışılmasını istemeyen AKP-MHP koalisyonu, bugüne kadar da hep; yapılan anayasa değişikliğinin; “güçlü, istikrarlı bir Türkiye” için yapıldığı, bu sistemle “terörü bitireceği” ülkeye “barış ve huzur” geleceği gibi “soyut yalanlar”la siyasi ortamı “kapatmış”tı. Ancak bu soyut iddiaların yeterince ikna edici olmadığını görmüş olmalılar ki, AKP-MHP koalisyonu, son günlerde ise Kılıçdaroğlu’nun “gaf”ını propagandasının merkezine yerleştirdi.

Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin söylemiyle, “dil sürçmesi” olarak, “Yeni sistemde Başbakanla Cumhurbaşkanı arasında sorun çıkabileceğini” söylemesi üstünden Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanları, AKP sözcüleri günlerdir; “Kılıçdaroğlu’nun 18 maddeyi bilmediği” yalanı etrafında fırtınalar koparıyorlar.

Böyle bir “gafı” “evetçi propagandanın” espri konusu yapması anlaşılırdır. Ama, Cumhurbaşkanının, Başbakanın kendilerine özel hazırlanan televizyon programlarında bile kendilerine haklılıklarının başlıca dayanağı yapmaları, “hemen her “evetçi”nin ilk ele aldıkları konunun “Kılıçdaroğlu’nun anayasa değişikliğinin ne getirdiğini bilmediği” üstünden kendilerini “haklı” gösterme gayretinin;

Halkın zekasıyla alay etmek anlamına geldiğini,

 “Evetçilerin” kendi haklılıklarını savunmak için inandırıcı hiçbir ciddi dayanaklarının kalmadığı, bunun da kendilerini zavallı durumuna düşürecek bir boyuta geldiğini gösteriyor. Gerçekler karşısında yalandan başka sarılacak bir dalı kalmayan “evetçiler”, artık soyut yaşananlarla yetinmeyip, ‘kör gözüm parmağı’na konularda bile halkın gözünün içine baka baka yalan söylemektedirler. Burada güvenceleri ise, medyayı ele geçirmiş olmaları ve “hayır”ın sesinin çıkmaması için gürültü çıkaracaklarını ummalarıdır.

AKP kurmaylarının 7 Haziran seçiminden çıkardığı ilk ders; “barış ortamının” kendilerine yaramadığı biçimindeydi! Ve o günden beri de AKP, başlıca siyasi konuları gerilim ortamında sonuç almayı alışkanlık edindiler. “Evet”in getireceği düzenin ülkeye barış birlik-bütünlük, huzur-refah” getireceğine halkı ikna edemeyen “evetçi” propaganda, yalana sarılırken, gerçeğin üstünü örtmek için de siyasi ortamı gererek, böylece asıl konuların tartışılması yerine kendi istedikleri gündemi dayatmaktadırlar.

Halkın “evet”e karşı direncini kırmak için Erdoğan-AKP yönetimi; 

- Önce “Kardak kayalıkları”na “sefer” düzenleyip, uydurma bir kriz yarattı. Sonra Almanya ile “teknik kimi sorunlar” üstünden çıkan anlaşmazlıkları bahane ederek, çatışmayı “Almanya, AB bize düşman, bunlar ‘hayır’a destek vermek için bizim orada toplantılar yapmamızı engelliyorlar, Almanya’da Nazizm yaşamaya devam ettiği”ne kadar götürdüler. Önceki gün de iki ülkenin dışişleri bakanları, “normale” dönüşün işaretlerini veren bir yere geldiler. Ki, bu AKP Hükümetinin yeni gerilim konuları bulması gerektiği anlamına geliyor. İçeride ise; “hayır” diyenleri “terör örgütleriyle aynı safta” gösterme gayretlerine, “hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecileriyle aynı safta” olduğu iddiaları eklendi. Yine “hayır” diyenlerin faaliyetlerinin OHAL ve Emniyetin uygulamalarıyla engellenmesine, “evet koalisyonunun küçük ortağı MHP’nin “hayır” diyen muhaliflerinin toplantılarını yaptığı salonların elektriklerinin kesilmesi, toplantı için verilen salonların sahiplerine baskı yapılarak son anda vazgeçmelerinin sağlanması gibi vakalar da eklendi. Son günlerde ise bu toplantılar, Bahçeli’nin milisleri tarafından basılmaya başlandı.

…***

Esfender Korkmaz, 10 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faizde serap etkisi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2009 yılında, Meclis'te bütçe görüşmeleri sırasında, Başbakan Erdoğan kürsüde enflasyonu ve faizleri düşürdüklerini söylüyordu... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a dönerek, "Sizin Maliye Bakanı olduğunuz yıllarda faizler çok yüksekti. Neden düşürmediniz" diye sordu? Ben ve Mustafa Özyürek ayrı ayrı 1974 faiz oranlarına baktık, 1974 MB reeskont faiz oranı yüzde 9 ve mevduat faiz oranı da yüzde 9 idi. Sayın Deniz Baykal da çıktı kürsüde bu oranları söyledi. Anlaşılan o zaman Sayın Başbakan'a bilgi veren danışmanları 1980'li yıllarla o yılları karıştırmışlardı... Zira o yıl tersine reel faiz eksi idi. Çünkü aynı yıl enflasyon oranı da yüzde 18.70 idi. Başbakan faizleri konuşurken, ben de yerimden ''Reel faizleri konuşun'' diye laf atardım... O da "Hoca sen kitaplarına bak... Piyasayı biz biliriz..." derdi Bizim gibi yüksek enflasyon yaşayan ülkelerde, enflasyon faiz için serap etkisi yaratıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Eğer faizi ve etkilerini tartışmak ve bir faiz politikası oluşturmak istiyorsak, reel faizi dikkate almalıyız.Şubat ayı yıllık TÜFE oranı yüzde 10.13 çıktı. Geçen sene şubattan bu sene şubata Merkez Bankası ortalama fonlama maliyetinin yıllık ortalaması 9-9.50 arasındadır. Yani reel faiz çok düşük yüzde 0.067'dir.TÜİK, finansal yatırım araçlarının reel getiri oranını açıkladı. Mevduat faizi ve Devlet İç Borçlanma faizleri 4 yılda eksi reel faiz getirdi.

Ayrıca faiz üzerinden yüzde 15 kadar stopaj şeklinde alınan vergileri de katarsak, mevduat sahibinin eline geçen faizin daha da düşük kaldığını görebiliriz.2013 şubat ayında mevduata yatırılan 100 liranın, reel satın alma gücü 4 yıl  sonra 2017 şubat ayında 95.35 liraya düşmüştür. Yani mevduat sahibinin parası erimiştir. Aynı şekilde devlet iç borçlanma senetlerine yüz lira yatıranın parasının reel satın alma gücü 85.88 liraya gerilemiştir.Devlete borç verenler, Devlet iç borçlanma senetlerinde eksi faiz alanlar, hazineye gelir transferi yapmış oluyorlar. Bir nevi gizli vergi, enflasyon vergisi  vermiş oluyorlar.