Mart 13, 2017 11:31 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: 10 milyar dolarlık kriz... Kaybedecek Türkiye

Evrensel:

Hollanda Başbakanı: Türkiye oldukça tuhaf davrandı

Yeniçağ:

Muharrem İnce: Almanya ve Hollanda 'evet' çıkmasını istiyor

Yeni Mesaj:

Avrupa rüyası bitmiştir

Şimdi ise köşe yazarları

…***

İhsan Çaralan, 13 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “Halklar arası gerilimler büyütülerek nereye gidilebilir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Almanya ile yaşanan krizden sonra, Hollanda ile de benzer bir krizin yaşanacağı, hele de Hollanda’da 15 Mart Çarşamba günü bir genel seçimin olduğunu bilenler için çok açıktı. Dahası Hollanda ile krizin Almanya ile olandan daha şiddetli ve gürültülü olacağını, dış politika ile pek ilgilenmeyenler bile biliyordu. Ama Türkiye’nin dış politikasının başında olanlar, bunu bilmiyormuş gibi, medya üstünden “içeride haklılıklarını ispat etmenin krizi önleyeceğini” sanıyormuş gibi davranarak, beklenen sona koştular!

Hollanda, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Eğer ziyaret izni çıkmazsa yaptırım uygularız” demesini gerekçe göstererek, Türkiye’nin Dışişleri Bakanını Rotterdam’a götürecek uçağın uçuş iznini iptal etti. Kara yoluyla Almanya’dan Hollanda’ya giren Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, “istenmeyen kişi” ilan edilerek, Almanya’ya sınır dışı edildi!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Cumhurbaşkanından başlayarak yüksek siyaset erbabı; Hollanda Hükümeti’nin bu kararını “nazi-faşist kalıntısı bir uygulama” olmakla suçladı. Bu sırada Türkiye’de olmayan Hollanda’nın Ankara Büyükelçisinin “istenmeyen personel” ilan edilerek bir süre Türkiye’ye gelmemesi istendi. Hollanda’nın Ankara Maslahatgüzarı Dışişleri Bakanlığına çağrılarak “nota” verildi. Cumhurbaşkanı; “Bakalım bundan sonra Hollanda uçakları Türkiye’ye nasıl inecek?” diye sorarken Hollanda ile uçakların Türkiye’ye inmesinin yasaklanacağını ima etti. Başbakan da “misliyle karşılık vereceğiz” dedi. Dışişleri Bakanı, “Hollanda’ya ağır yaptırımlar uygulanacağı”ndan söz etti. AB Bakanı ise, akla gelip gelmeyecek her konuda Hollanda’yı ve AB’yi eleştirdi.

Bu medya üstünden yapılan ve tamamen iç politikaya, daha çok da referandumda “evet” çıkmasına hizmete amaçlı propaganda konuşmaları kervanına MHP sözcüleri ve Kılıçdaroğlu da “Hükümet ne karar alırsa arkasında olacağız” açıklamalarıyla katılmakta gecikmedi. Başbakan da “muhalefete”, “milli duruş sergiledikleri” için teşekkür etti.

Kısacası 24 saatten bile az bir zamana, bir savaş dönemi dışında iki ülke arasında yaşanabilecek hangi gerilim varsa, “hepsi ve daha fazlası” sığdırıldı!

Hani, Hollanda ile Türkiye’nin arasını en yaralayıcı biçimde nasıl bozarım diye bir “üst akıl” plan yapsa, en fazla bu olanları umut edebilirdi!Peki bundan sonra ne olabilir?

Almanya’da ne olmuşsa o olacak! Belki bir süre daha karşılıklı polemikten sonra, Hollanda’da seçimlerden, Türkiye’de de belki referandumdan sonra ilişkilerin “normalleşmesi”ni sağlayacak bir yola girilecektir. Ancak, Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında büyüyen gerilimin, Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türkiye kökenli insan için, entegrasyon politikalarının arkasındaki desteği azaltacağı gibi, yükselen milliyetçilik ve İslamofobinin açtığı yaraları daha da derinleştireceğini söyleyebiliriz. Dahası Avrupa halklarıyla Türkiye halkları arasındaki yakınlaşma tahrip ediliyor.

Avrupa ülkeleriyle Türkiye arasındaki yüksek gerilimin de Türkiye’nin yakın ve uzak çıkarlarının korunmasıyla değil ama bu görüntü arkasında Hükümetin referandumda “evet”i güçlendirmek için yaptığı girişimlerle bağlantılı olduğu görülüyor. Miting meydanlarından Almanya’nın ve Hollanda’nın “hayır”dan yana oluğu iddia edilerek, “mağdura”, “evet”e destek istenmesi de bunu gösteriyor. Aksi halde, Almanya ile Hollanda ile girişilen polemiklerin akılcı bir açıklaması yoktur.

...***

Mehmet Kara, 13 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Siyasetçiler birbirine teşekkür de eder miydi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasetçilerin birbirlerini eleştirmeleri siyasetin tabiatında var, ama son yıllarda birbirlerine karşı yaptıkları hakarete varan eleştirileri hiç hoş kaçmıyor.Bu durumu bildiğimizden son günlerde siyasetçilerin birbirlerine “teşekkür” etmelerine ise pek alışık değiliz! Kinaye de olsa bunu duyunca memnun kalıyoruz!Erdoğan ile Kılıçdaroğlu, Yıldırım ile Kılıçdaroğlu zaman zaman birbirlerini öyle acımasızca eleştiriyorlar ki, “pes doğrusu” dediğimiz çok oluyor.Bugünlerde bunun tam tersi oluyor. Adeta birbirlerine nazire yaparak “teşekkür” ediyorlar!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tüm yetkileri tek elde topluyoruz’ ve ‘Bir insanın karakterinde tarafsız olmak diye bir şey olur mu” sözlerinin bir itiraf olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, “Ülkeyi götürmeye çalıştığınız rejimi açıkça itiraf ettiğiniz için teşekkürler” diyerek teşekkür etmişti.

Binali Yıldırım’dan da Kılıçdaroğlu’na bir teşekkür (!) geldi. Yıldırım, Kılıçdaroğlu’nun, “gaf” ya da “dil sürçmesi” olarak ifade edilen “Cumhurbaşkanı ile başbakan ayrı partilerden olursa, anlaşamazlarsa ne olacak” sözleri için teşekkür etmiş. “Bu anayasa değişikliğini biz ne kadar anlatalım diye uğraşıyoruz, ama aslında Sayın Kılıçdaroğlu’na teşekkür etmemiz lâzım” demişti, Kılıçdaroğlu da bu söze teşekkürle cevap verdi.

Başbakan Binali Yıldırım, referandum çalışmaları için gittiği Sinop’ta siyasî literatüre girmeye lâyık ilginç bir açıklama yaptı. “Seçimde mevcut sisteme göre siz hükümeti seçemiyorsunuz, sadece Meclis’i seçiyorsunuz. Kim bakan olacak kim başbakan olacak buna karar veremiyoruz. Sonra orada abidik gubidik birtakım işler oluyor. Bir bakıyorsunuz hiç aklımıza gelmeyen biri Başbakan olmuş” demişti Yıldırım.

Yıldırım bu sözüne açıklık getirmeye çalışsa da şu sorular akıllara geldi: Peki kim bu abidik gubidik başbakanlar? “Abidik gubidik işler”den kasıt nedir? Kamuoyu bu konuda bilgilendirilmeli… Yoksa, şu ana kadar başbakanlık yapanlar zan altında kalırlar…Başkanlık sistemini savunanların bile rafa kaldırdığı sistem değişikliğini gündeme getiren Bahçeli, kendisi ve partisinin eleştirilmesine hayli sert cevap veriyor.

...***

Orhan Bursalı 13 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Kaç puan getirdi bize Hollanda? Çak dostum!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Şöyle bir teori kurabilirsiniz ve yanlış da yapmış olmazsınız: Bahçeli 11 Ekim’de RTE’yi başkan yapacağını açıkladı..Referandum’a gidileceği ekimde belli oldu. Bu andan itibaren Referandum planlandı. Nisan ayında yapılacağı aşağı yukarı belliydi. Kasım ayına kadar yapılan ilk yoklamalarda Meclis’te anayasa değişikliğine çoğunluk sağlanmasının önünde engeller görüldü. MHP’deki direniş gözlendi. Buna göre Referandum stratejileri belirlenmeye başlandı.. Her seçimde yapıldığı gibi, kamplaştırıcı bir program izlenecek ve milliyetçiliğe yeni rüzgârlar pompalanacaktı.Cumhuriyet’in yazar ve yöneticileri, haksız ve hukuksuz, yasa tanımaz bir biçimde tutuklandı. Bunun Avrupa’da Türkiye ve iktidara karşı tepkileri artıracağı açıktı. Avrupa’da RTE aleyhtarlığı büyüdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

RTE ve adamları, bu aleyhtarlığı daha da tırmandırma kararı aldı ve şubat sonuna doğru Die Welt gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel tutuklandı. Almanya ve Avrupa’da protestolar büyüdü. Almanya hükümeti sertleşme işaretleri verdi.Erdoğan, Deniz Yücel’in tutuklanmasını tırmandırarak Almanya’nın iyice damarına bastı: Yücel için “terörist”, “Alman ajanı”, “PKK temsilcisi” dedi. Tutuklanmanın ardındaki siyasi irade böylece çok netleşti. Gazetecilerimizin daha yargılanmasına bile başlanmamıştı.. Böylece iktidarın hoşuna gitmeyecek haberler yapan gazeteci ve gazeteler, ya FETÖ’cü, ya Alman- Amerikan ajanı ama en önemlisi teröristti. Avrupa’dan resmi protesto sesleri tırmandı. İktidar da ellerini ovuşturup duruyordu: Başarıyoruz diye çak yapmaya başladı. Türkiye’de Almanya’ya karşı milliyetçi duygular tırmanmaya başladı.İktidar Avrupa ülkelerinde mitingler yapma kararı aldı. Almanya zorluk çıkarmaya başladı. Avusturya’nın şefi, Türkiye’ye karşı atalım bunları demeye başladı.İktidar, geçen seçimlerde yaptıkları propaganda gezilerinin şimdi yasaklanması karşısında, gerilimi tırmandırmanın koşullarını iyice yakaladı: Alman hükümetini Nazilikle, Hitlercilikle suçlamaya başladı. Bakanlar “gideriz, yaparız, ederiz, görürler” korosuyla milliyetçi kampanyayı körüklemeye girişti. Hollanda, Çavuşoğlu’na giriş izni vermedi. Aile Bakanı Kaya, bu yasağı deleriz niyetiyle otomobille Rotterdam’a giriş yaptı, engellendi ve istenmeyen kişi ilan edildi. RTE, Hollanda’yı da Nazilikle suçladı. Yetmedi, koronun ağzında diktatörler, faşistler suçlamaları yoğunlaştı.

Senaryonun sonu:

Ve Avrupa Birliği Bakanı Çelik: “Hollanda’da yaşananlar, Referandumda kararsızların oylarını netleştirdi” açıklamasını yaparak olayı noktaladı! İktidar, Avrupa ile bir meydan savaşını başlatmış ve milliyetçi cephe savaşı başlatmış oldu. Aranan kamplaştırıcı araç bulunmuştu... Eğer bombalar patlamaz, endişe ve korku ile seçmen iktidar safında bütünleştirilmezse, o zaman Avrupa düşmanı el ele yaratılarak evet oyları artırılırdı. Üstelik hepsi gözler önünde gerçekleşen Avrupa’nın Türkiye’ye resmen belgeli düşmanlığı ile.

Bu “savaşı” daha da tırmandırabilir!

İki sonuç- iddia:

Avrupalılar Erdoğan’ın referandum stratejisini geç okudular, hem de kayıtsız kaldılar. Gelinen noktanın, istemedikleri Evet oylarını artıracağını görmediler veya umursamadılar. İktidarın tuzağına düştüler. Hayır, Avrupalılar bilerek hareket ediyor. Evet’in kazanmasını istiyor. Böylece Erdoğan’ı iyice ve tam olarak avuçlarının içine alacaklar... Ve Türkiye ile kukla gibi daha rahat ve istedikleri gibi hareket edebilecekler.