Mart 14, 2017 07:13 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Binali yıldırım, Hollanda başbakanının teklifini Kabul etti

Evrensel:

Evet çıksa da asgari ücret değişmeyecek

Yeniçağ:

Kılıçdaroğlundan flaş açıklama, Avrupa evet’i destekliyor

Aydınlık:

Evet’in umudu, Avrupa’yla kriz

Şimdi ise köşe yazarları

...***

Ünal Emiroğlu, 13 Mart tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Havuç ve sopa”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye ateş hattında, her gecenin nasıl bir güne uyanacağını düşünerek yatıyor. Ortadoğu’da abes bir savaşın ortasında yalnız bırakılmanın hüznünü yaşıyor.Biz şimdi uzun bir sınırın bu yanında yangın ve ölümden can havli ile kaçan insanlarla sorunları çözmeye çalışırken, öteki yanında da Suriye topraklarında ABD’nin operasyon örgütleri ile çatışmadayız.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

1999 depremi sonrası Türkiye’yi ziyaret ettiği sırada TBMM’de yaptığı konuşmada Bill Clinton: “21. yüzyılın Türkiye’nin yüzyılı olacağını, ama bunun Türkiye’ye bağlı olduğunu” söylerken bize uzattığı havuç belliydi; bölgede ABD ile stratejik ortaklık ve Amerikan projesinin koçbaşı olarak “model ülke” rolünü üstlenmek.

Oysa bizim bölgeye yönelik stratejimiz neydi:

-PKK’nın Kuzey Irak’ta konuşlanarak Türkiye’de terör faaliyetlerinin önlenmesi, Suriye ve komşu ülkelerin içişlerine karışmama ve dostane ilişkiler, Filistin davasına siyasi destek, diğer Ortadoğu ülkeleri ve Kuzey Afrika ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi.

Bütün bu strateji ABD’nin Türkiye ile ortaklık projesi ve arkasında yatan sinsi beklentiler nedeniyle ağır hasar gördü ve dahi tersine döndü.Avrupa’ya gelince uzattığı havuç yarım yüzyıldır beklediğimiz AB üyeliği. Bu havuç uğruna kaybettiğimiz maddi ve manevi değerler.Havuç belli. Ya sopa?Şimdilerde hem ABD hem de Avrupa’nın gösterdiği havuçlara aldanıp sopaları karşımızda bulduk. Suriye topraklarında ulusal güvenliğimiz için yaptığımız mücadelede ABD stratejik ortaklık, ne imiş gösterdi bize sopa sallayarak.Avrupa mı? Yurttaşlarımız için serbest dolaşım beklerken bakanlarımız bile trajidiplomasinin skandal görüntüleriyle yasaklandılar. Bu da AB sopasının gösterilmesiydi bir şekilde.

…***

Okay Gönensin, 13 Mart tarihli Vatan gazetesinde, “Planlı bir kriz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Önce Almanya, kendi toprağında Ak Parti’nin siyasi faaliyet yapmasını engelleyecek tedbirler aldı. Arkasını Hollanda getirdi, siyasi ve diplomatik geleneklere aykırı bir üslupla Ak Partili bakanları sınır dışı etti.Bunların arkasından İsveç de bir kapalı salon toplantısına izin vermedi. Danimarka da Yıldırım’ın miting yapmasını istemedi.Bütün bunlar için küçük teknik gerekçeler öne sürülmektedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bunların hiç biri çözülmeyecek sorunlar değildir.Avrupa Almanya’nın başlattığı planlı bir siyasi operasyon yapmaktadır.Bu gelişmelerin ana nedeninin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Nazi uygulamaları” suçlamasının olduğuna inanmak da kolay değildir.Bu ifadeyi çirkin ve haksız bulanların bu kadar sert ve kaba uygulamalara geçmelerinin izahı da kolay değildir.

Bu operasyonla anlatılan çok açıktır: Türkiye’deki siyasi iktidarı, çoğunlukta olan siyasi iradeyi istemiyorlar.

Olabilir, ama bu da son birkaç günlük uygulamaların gerekçesi olamaz.

Avrupa Birliği ülkelerinin ortak standartlarını bu şekilde çiğnemeleri de ancak başka şeylerin hazırlığı olabilir.

Avrupa’da ağırlıklı eğilim, 16 Nisan referandumunda hayır çıkması ve Erdoğan yönetiminin ağır bir yara alması ise, bu hesabın doğruluğu da şüphelidir.

Bu kriz kaçınılmaz olarak milliyetçi duyguları beslemiştir, besleyecektir. Bu da sandıkta evet cephesine yarayacak bir etki yaratacaktır.

Almanya şu anda aradan çekilmiştir, Türkiye ile Hollanda karşı karşıya kalmıştır. Bu krizin büyümesi de başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın büyük ülkelerinin Hollanda’nın yanında durmalarına bağlıdır.Hollanda bunu göze almış görünmektedir. Ankara da sorunun başında “Nazi” kelimesini kullanarak buna hazır olduğunu ilan etmiştir.Ankara bu krizi beklemiyordu, Almanya tarafından önüne bırakıldı. Bu yüzden Ankara’nın hareket ve esneklik imkanları da fazla değil.Almanya gibi, Türkiye’nin Hollanda ile ekonomik ilişkileri çok yoğundur. Belki ekonomik kaygılar bu krizin erken atlatılmasını sağlar.Ama Avrupa’nın “Sevmiyoruz, istemiyoruz” tavrını değiştirmesini sağlamaz.

…***

Latif Salihoğlu, 14 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “HAYIRcılar ‘terör yandaşı’ mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Seçimler, referandumlar, demokrasinin bir lâzımıdır, gereğidir, vazgeçilmez şartıdır.Seçim veya referandumun yapılma şekli ise, ilgili ülkenin hukuk, adâlet, hürriyet ve demokratlık seviyesini yansıtır; yani, bir nevi gösterge mahiyeti taşır.Aynı ölçü, şüphesiz Türkiye için de geçerli. O halde, bakalım Türkiye’mizde durum nedir, ne değildir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Can alıcı soru şudur: HAYIRcılar “terör yandaşı” mıdır?Başlıkta da yer alan bu soru, gayet net ve açık olduğu âşikar.Buna göre, verilecek cevabın da aynı netlikte ve aynı açıklıkta olması icap eder. Öyle değil mi?Bilindiği gibi, Türkiye 16 Nisan’da referanduma gidiyor. Doğrudan veya dolaylı şekilde, ama tamamı “tek adam”a ve ona tanınan ilâve yetkilere endeksli olarak hazırlanan “18 maddelik Anayasa değişiklik paketi” halkoyuna sunulacak.Seçmen vatandaş, bu değişiklik paketine EVET yahut HAYIR diyecek... Sözde veya kâğıt üstünde, gayet medenice, gayet demokratça bir durum, değil mi?

Esasen, medenî ülkelerdeki benzer durumlara bakıldığında, imrenmemek, gıpta etmemek elde değil... Ama, gelin görün, bizdeki durum bambaşka bir tabloyu yansıtıyor. Ve, bu tabloya baktıkça, insan utanıyor; utancından yüzü kızarıyor.

İşte bakın. Gündemden tavsamış olan bir meseleyi, MHP lideri Devlet Bahçeli, durduk yerde çıkıp tekrar gündeme taşıdı.

Konu, Meclis’teki Komisyonlarda ve Genel Kurul’da görüşüldü, konuşuldu. Kavgalı gürültüler neticesinde, 18 maddelik değişiklik teklifinin tamamı kabul edildi. Kànunî sürenin son gününe kadar bekletilip Saray’a gönderildi. Saray da, yine aynı şekilde son güne kadar bekleterek onayladı.

Yüksek Seçim Kurulu da, buna istinaden, nihayet referandum takvimini belirledi: 16 Nisan 2017.Bu safhaya kadar yaşanan gelişmelerin hemen her adımında, siyasî iktidar, en yüksek perdeden hep şunu haykırdı, durdu: “Gelin millete gidelim! Niye kaçıyorsunuz? Kimden korkuyorsunuz? Milletten korkulur mu? Millî iradeden kaçılır mı? Bizim için millet ne derse, o. Siz de buna razı iseniz, mesele yok. Haydi, gelin millete gidelim, sandığa gidelim.” Vesaire...Ne hoş, ne güzel değil mi? Ama, ne yazık, hatta yazıklar olsun ki, kazın ayağı hiç de öyle anlatıldığı değil.Hadisenin tâ başından beri “Hodri meydan! Gelin, millete gidelim” diye böbürlenerek efeleyenler, 16 Nisan takvimi belli olduğu andan itibaren değişmeye, başkalaşmaya, hatta kendi sözleriyle ters düşmeye başladılar.En tepedeki zevâttan tutun da, en aşağı mertebedeki tarafgir siyasetçiye kadar, adeta koro halinde şu nakaratı okumaya başladılar:“HAYIR demek hainliktir.”“HAYIRcılar terör yandaşıdır.”

Peki, aklen ve vicdânen, böyle bir ithamı kabul etmek mümkün mü? Böylesine itici ve çarpık bir zihniyeti tasvip etmenin imkânı var mı?

İlk başlarda, şöyle “dostça” bazı ikazlar yapıldı: Yapmayın, etmeyin; farklı tercihlere saygılı davranın. Meseleyi öyle iman-küfür ayrımı gibi göstermeyin. Toplumu germeyin, kutuplaştırıcı olmayın. Ayrıştırıcı, ötekileştirici dil kullanmayın. Vesaire...

Ne var ki, bu tür ikazların fazla bir tesiri olmadı. Bir ara duraklar gibi oldular; ardından, çok daha sert ve agresif bir üslûp ile ajite edici propaganda dilini kullanmaya devam ettiler.Şimdi, bu şirretliğe ve bu ajitasyona karşı ne demek ve ne yapmak lâzım? Kestirmek zor ama...Öncelikle, yapılan itham ve isnadı reddetmeli. Hatta, “Kem söz, sahibine aittir” diye iade etmeli.

Sâniyen, seçmen bazında, her iki tercihe de mutlaka ve mutlaka saygı duymalı; lâkin, “HAYIRcılar terör yandaşıdır” diyenlere hiçbir zaman saygı duymamalı. Asla. Hatta, kazansalar da... Zira, saygıyı hak etmiyolar.Doğrusunu söylemek gerekirse, bu agresif, dışlayıcı, ötekileştirici dili kullananların fikren zayıf, muhakemeten cılız olduklarını biliyordum; ama, siyaseten yükselmek için, fikren bu derece alçalacaklarını, seviyeyi bu kadar düşüreceklerini tahmin etmiyordum.

Ne var ki, şu dehşetli zamanda, güya dindar geçinen kimselerin, bir siyasî ikbâl uğruna, böyle milyonlarca insanın günahına gözü kapalı şekilde sürüklendiklerini ve asla telâfi edilmez derece kul hakkına girdiklerini görme tâlihsizliğini de yaşamış olduk.