Mart 15, 2017 13:47 Europe/Istanbul

Yeniasya: Kılıçdaroğlu: Bu ülkenin çıkarlarını savunmak zorundayım

Yeni Mesaj:

Hollanda’ya iki ayrı Nota

Karar:

Hollanda’dan konsolos gözaltısı özrü

Evrensel:

İtalya: İki taraf da dilini yumuşatmalı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Emin Çölaşan, 14 Mart tarihli Sözcü gazetesinde, “Bu nasıl ülke yönetimidir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sevgili okurlarım, Hollanda ile yaratılan son kriz, akıl alacak gibi değil. Sen bir ülkenin koyduğu kuralları, sana yaptığı ricaları görmezden geleceksin, egemenlik haklarına saygı göstermeyecek ve bakanlarını zorla o ülkenin sınırlarına sokmaya kalkışacaksın!..İnanılmaz bir olaydır. Başbakan Binali Yıldırım bundan birkaç gün önce atv'de katıldığı televizyon programında şöyle demişti:“15 Mart günü Hollanda'da seçimler var. Dolayısıyla, o günden önce o ülkede bir etkinlik yapmamız mümkün değil…””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Sen orada yapacağın siyasi şovlar için birkaç gün önce bunları söyleyeceksin, sonra da iki bakanını Hollanda'ya sevk edeceksin. Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya izin verilmediği halde Almanya sınırından karayolu ile geçip Rotterdam'a gitti, konsolosluğa girişine izin verilmedi ve kibarca sınır dışı edilip geldiği Almanya'ya iade edildi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun uçağına ise iniş izni verilmedi. Bakan Bey izin verilmeyeceğini önceden biliyordu ama işleri kızıştırmaktan çekinmedi. Sonrasında sözlü saldırılar, tehdit ve hakaretler başlatıldı:Ey Hollanda, hesabını fena sorarız haaa!..Faşistler, Naziler…Bunun bedelini ödersiniz…Kim takar senin AB üyeliğini…Neyin hesabını soracaksın kardeşim! Sana önceden rica ediyorlar ve diyorlar ki “Sizin referandum için gelin ama bizde ortam zaten gergin. Bizim seçimleri bekleyin, sonra istediğiniz gibi buyurun gelin.”

Peki ama burada bir şey sormak gerekiyor:Bu iki bakan Hollanda'ya resmi görüşmeler, yani devlet görevi için mi gidiyor? Hayır, iktidar propagandası yapmak için!Altlarında devletin uçakları, emirlerinde devletin bir sürü personeli, bütün harcamalar şirketten! “Evet” propagandası için, olay yaratmak ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızı devlet parasıyla kafakola almak amacıyla gitmeye kalkıştılar. Şimdi çıkan olaylar sonrasında ellerini ovuşturuyorlar: “Taktiğimiz tuttu! Vatandaşlarımızı kafakola almayı başardık. Bu olaylardan sonra yurt dışı “Evet” oylarında en az iki puanlık artış elde ettik.”

İşte, oynadıkları siyasi oyun bu idi. Sonucun kendi açılarından olumlu olup olmadığını şimdiden bilemeyiz. Bilinen tek şey, saygınlığını dışarıda da yitiren Türkiye Cumhuriyeti bu olaydan ağır yara almıştır

...***

Ahmet Battal, 14 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, ““İkinci adamsız tek adam” rejimine doğru…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anayasa değişikliği ile devlette denge-denetim sürüyor mu, gelişiyor mu, kalkıyor mu?Bu yazıda yürütme organı açısından bakalım. Ama önce yoruma yardımcı bazı ön bilgiler:Herkes bilir. Banka ATM’sinde, bilgisayarda, telefonda vs. şifre değiştirmek istediğinizde önce eski şifreyi ve sonra da yeni şifrenizi girersiniz. Ama yeni şifreyi iki defa girmeniz istenir. Neden? Çünkü yazmak “istediğiniz” rakam ile “yazdığınız” rakam farklı olabilir. Hata yapmadığınızı bilgisayarın ve sizin anlamanızın yolu budur. Buna konfirme şifre denir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ticaret yapanlar bilirler. Bir işletmenin patronu, müdürlerine, işletmenin malını mülkünü tek başına satma ya da şirketi tek başına ağır borç altına sokma yetkisi vermez. Müdürün imzasının patronu bağlaması için yardımcılarından birinin de imza atması gerekir. Neden?Patron “ne olur ne olmaz, müdür şeytana uyar da şirketimin malını satıp yemeye kalkarsa yardımcısı onu dizginlesin” diye düşünür. Buna konfirme imzası denir.Bu iki örneğin de gösterdiği gibi “çift imza” kuralı tarihten süzülüp gelen ortak aklın ürünüdür ve kanunla da teyit edilmiştir.

Ve üstelik bu örnekler, “bir köyde iki muhtar olmaz” gibi doğru cümlelerin yanlış amaçlarla kullanılamayacağını da gösterir.

Örnekten konumuza bağlanalım:Şimdiki sistemde Başbakan kendi alanında tek yetkili mi?  Hayır. Koskoca Bakanlar Kurulu imza atmadan Başbakan bile istediğini yapamıyor.Cumhurbaşkanı tek yetkili mi? Hayır. O da -az sayıda konu hariç- tek başına imza atıp işlem yapamıyor. İkisinin yetkisini birleştirmek bizce mantıklı değil ama diyelim ki bunda da bir mantık olsun. O zaman da şunu sorarız:

Neden o kişiyi “tek adam” yapıyoruz? Neden ikinci adamı yani başkan yardımcısını seçme yetkisini halka değil de birinci adamın kendisine bırakıyoruz? Ve böylece, Orta Asya’daki “çakma cumhuriyetler” gibi olmaya çalışıyoruz. Bu “tek adamcılık”ın en önemli riski şu: “Denetimsiz tek adam”ı, içeriden veya dışarıdan birileri, daima daha kolay elde eder, yönlendirir ve yönetir. Allah muhafaza.

İşte örnek: 2003’te Mecliste görüşülen Irak’a asker gönderme tezkeresi Erdoğan’a rağmen TBMM’de takıldı. Böyle önemli bir konu Meclise gitmese ve kararı tek adam tek başına verse mi iyidir, Meclise gitse mi? Gidecekse çoğunluğunu tek kalemde tek Başkanın seçtiği bir Meclise mi gitse iyidir yoksa sağlam kurgulanmış yeni bir seçim sistemiyle gerçekten halkın seçtiği bir meclise mi gitse iyidir.

Başkanlık sistemine uygun ve bilhassa ön seçim esasına dayalı yeni bir seçim sistemi kurulmadan, “cumhurbaşkanlığı sistemi” adıyla “tek adamcılık” dayatmanın bir izahı var mı?

Tek adamcılara göre de yok, bize göre de…“Şimdi ‘evet’ diyelim, seçim sistemini de sonra değiştiririz” diyenlere biz de “hadi oradan” diyelim! Bir başka soru da şu: Cumhurbaşkanının kendi yardımcılarından birini “başyardımcı” yapma mecburiyetini Anayasa tasarısına koymayı neden unuttuk? Yani birden çok başkan yardımcısı olabileceğini kabul eden bir Anayasa tasarısında neden bir “başkan başyardımcısı” müessesesi yok?Bu, bizce bilinçli unutkanlık. Ve sonuçları da çok vahim. Mesela:

Başkan aniden ölürse yerine geçici süreyle Meclis Başkanı filan geçmeyecek. Yardımcılarından biri geçecek. Ama hangisi geçecek? Belli değil. Yardımcılar arasında “başkanlık yetkilerini sen değil ben kullanacağım” diyerek kavga çıkarsa ne olacak? Meclisin, Anayasayı değiştirmedikçe konuya müdahale şansı olmayacak. Yani kavga var ama hakem yok. Çözüm de yok!Bu tam bir unutmaca. Adeta devletin tepesinde kavga ve ülkede de kaos çıksın diye yapılan bir unutmaca. Kimse bize, “şimdi ‘evet’ diyelim, ileride bu da düzelir” numarası yapmasın!

...***

Atilla Özsever, 14 Mart tarihli Birgün gazetesinde, “Tek adamlık aslında C. Başkanlığını kaldırıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gerekse de AKP, anayasa değişiklikleri ile ilgili yeni sistemi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak nitelendiriyor. Anayasa profesörü İbrahim Kaboğlu ise, tamamen farklı yaklaşımla cumhurbaşkanlığının da ortadan kaldırılacağını ifade etti.Son KHK ile Marmara Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, anayasa değişiklikleri ile ilgili olarak toplumu bilgilendirmek ve aydınlatmak için seminerden seminere, panelden panele koşturuyor. Kaboğlu, önceki gün de Kadıköy Kent Konseyi’nin Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde düzenlediği toplantıda konuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kaboğlu, Becan’ın ve izleyicilerin sorduğu soruları yanıtladı.

Aynı zamanda gazetemizin yazarlarından olan Prof. Dr. Kaboğlu, dünyada siyasal rejimlerle ilgili olarak belli başlı dört sistemin olduğundan söz etti. Bunlar, İsviçre’de uygulanan Meclis Hükümeti sistemi, halen ülkemiz dahil birçok Avrupa ülkesinde uygulanan parlamenter sistem, Fransa’daki yarı başkanlık sistemi ve ABD’deki başkanlık sistemi.Tüm bunların hepsinde yargı bağımsız bir kurum. Yasama, yürütme ve yargı üç ayrı erk olarak bir yapılanma içinde bulunuyor. Her organ birbirini denetliyor.

Anayasa profesörü Kaboğlu, Türkiye’de getirilmek istenen sistemi ise şöyle açıkladı:“Anayasa değişikliği ile hükümet lağvediliyor, başbakanlık kalkıyor. Aslında bu yeni sistemde cumhurbaşkanlığı da organ olarak ortadan kaldırılıyor. Hem hükümetin hem de cumhurbaşkanının yetkileri tek bir kişiye devrediliyor. Yürütme, başkanın uhdesinde, yasamanın yetkileri de önemli ölçüde başkana veriliyor. Başkan, aynı zamanda parti başkanı ve yargının oluşumunu da o belirliyor.”

Kaboğlu, daha sonra söyle devam etti: “Yani, bir kişiye tüm yürütme ve yasama yetkileriyle yargıyı güdüleme olanağı veriliyor. Parti ve devlet tek kişinin egemenliğinde olacak. Aslında bu şekilde cumhurbaşkanlığı makamı da kaldırılacak. Ancak bu pek fazla telaffuz edilmiyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ise bir kelime oyunu. Osmanlı modernleşmesinde bile böyle bir durum olmadı.”Anayasanın bir toplumun özgeçmişi olduğunu belirten Prof. Dr. Kaboğlu, “Daha önce birçok kez anayasa değişikliği yapıldı. Bu değişiklikler, toplumun ihtiyaçlarına göre oluştu. İşçilerin, memurların, kadınların mücadelesiyle birçok değişiklik gerçekleşti. Kuşkusuz AB dinamiği de vardı, ancak toplumun ihtiyaçlarına göre bir değişim söz konusu oldu. Şimdi ise tek bir kişinin ihtiyacı dikkate alınıyor” dedi.Toplantı izleyicilerin sorularına da yanıt verildikten sonra sona erdi.