Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AB ile ipler koparsa ekonomik felaket olur
Evrensel:
Türkiye 12 günde 6 ülke ile kriz yaşadı
Milli gazete:
15 Temmuz FETÖ ana davası savcısı değişti
Yeniasya:
Önce demokrasiyi verin sonra başkanlığı tartışın
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
…***
Batuhan Çolak, 15 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kriz mi, danışıklı dövüş mü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hollanda ile yaşanılan kriz, Mavi Marmara kadar aşağılık, ABD'nin çuval hadisesi gibi onur kırıcıdır. Hollanda'nın yaptığı son derece ağır, bir devlete yakışmayan, bilinçli eylemler silsilesidir. Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın "Kara yoluyla Hollanda'ya gidiyorum" demesiyle tüm haber kanalları krizi son dakika gelişmesi olarak duyurdu. Uluslararası diplomasiye göre Türk toprakları olan konsolosluğa girilmesine izin verilmedi. Olaylar, gelişmeler sabaha kadar sürdü.En acıklı tablo ise koskoca Bakan'ın kendini arabaya kilitlemesi ve sonrasında çekicilerle götürülmek istenmesiydi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Böyle bir rezalet olamaz. Kendimizi, devletimizi bu konuma düşürmemeliydik.Bakan Kaya'nın sıradan bir polis şefiyle muhatap edilmesi bile başlı başına diplomatik bir skandal olmasına rağmen; gurbetçilere köpek ve atlarla saldırılması, Mavi Marmara'da öldürülen vatandaşlarımızı, Irak'ta ABD askerleri tarafından başlarına çuval geçirilen askerlerimizi hatırlattı.Hepimizin bildiği gibi hiçbirinin hesabı sorulamadı. Çuvalcı ABD generali yıllar sonra Hulusi Akar'a liyakat madalyası takarken, İsrail ile ilişkiler 20 milyon dolarlık tazminat sonrası daha da güçlendirildi.Mesele, millî olmaktan çıkarılıyorHollanda ile yaşanan kriz millî bir konu olmasına rağmen, AKP inatla parti düzeyine indirip meseleyi kişiselleştiriyor. Tüm siyasi partiler krizin ilk anından itibaren "İlişkiler askıya alınsın" açıklamaları yaptılar. Hayır diyen siyasiler, Avrupa'daki programlarını iptal etme kararı aldı.Buna rağmen AKP'den gelen bazı açıklamalara bakalım:Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Hollanda'ya cevabı 16 Nisan'da milletimiz sandıkta 'evet' diyerek verecek. Kılıçdaroğlu er ya da geç gidecek... "Başbakan Yardımcısı Canikli: "Ekonomik yaptırım uygulanmayacak."AB Bakanı Ömer Çelik: "Bu olay kararsız seçmenleri, 'Evet'te birleştirdi."İbrahim Kalın: "Bu yaptıkları hareketle oradaki vatandaşlarımız daha heyecanlı şekilde demokratik haklarını 16 Nisan'da kullanacaklar. En güzel cevabı sandıkta verecekler."
Israrla çıkarılan siyasi krizin tarafları için bu bir seçim yatırımına dönüşmüş durumda. AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık'ın söyledikleri yoruma gerek bırakmıyor: "Bu Almanlara, Hollandalılara kızmayalım, belki azıcık teşekkür de etmemiz gerekiyor. Bizim evet oylarına en az iki puan katkı yaptılar böylece. Buna emin olabilirsiniz."Şu bir gerçek ki; Hollanda herhangi bir prestij kaybı yaşamadan bu krizden sıyrılacak.
...***
Şakir Tarım, 15 Mart tarihli Milli gazetede, “Adil olmayanlar mülkü ayakta tutamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP’nin hükümet etme anlayışı hepinizin dikkatini çekiyor, sanırım. Menfaatlerine değilse, devlet imknlarını kimseyle paylaşmak istemiyorlar. Çıkarları varsa, bir gruba “Ne istemişlerse veriyorlar”, aksi durumda yanlarına bile yaklaştırmıyorlar. Adaletsizlikler, bazı vicdanlı AKP’liler tarafından da seslendirildi ama tınmadılar bile! Hukuk tanımadılar. Adalet yoksa hiçbir kurumu sağlıklı işletemez; mülkü ayakta tutamazsınız. Adalet, sorumluluğunun şuuruna varmış vicdanlı yöneticilerin vazgeçilmez meziyetidir. Adalet, bütün sistemi ayakta tutan sihirli cevherdir. Tarihimiz, bilgelerin yöneticilere yaptığı adalet tavsiyeleriyle doludur. Hz. Ali (as) Mısır Valisi Malik’e hatırlatır: “İnsanlara karşı adaletli davran. Sana 3 şey sevimli olmalı: Hak yolunda orta yolu tutmak, adaleti herkese yaymak, halka hizmet etmek.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
CHP, 1945’e kadar çoğulculuğu istemedi. Ülkeyi diktatörce yönetti. Çok partili dönemde millet CHP’ye yüz vermedi. Şimdi siyasi partiler var ama adil tanıtma, paylaşma anlayışı gelişmemiş.
Hükümet, devlet TV’lerini, medyayı tek taraflı, orantısızca kullanıyor. Medya bilgilendirme aracı değil; beyin yıkama fonksiyonunda! Referandum sürecinin başlamasından birkaç gün önce Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Tacettin Çetinkaya Bey’le paylaştım: “OHAL’de referanduma gidiyoruz. Bu süreçte valilerin programları iptal yetkisi var. Hükümet’e teklif edin de, seçime girmeyi hak kazanan siyasi partiler medyadan adilce faydalansın. Liderler birlikte TV’lere çıksınlar.” Dedi ki: “Haksızlığı anlattık. Sözümüz dinlenmeyince adil davranmadıkları gerekçesiyle TRT’yi mahkemeye verdik. Buna rağmen bildiklerini okuyorlar.”
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Akkiraz anlatmıştı: “TRT’yi ziyaret ettik. Saadet Partisi’nin programlarını yayınlamamalarının sebebini sorduk.” Dediler ki: “Bizim Saadet Partisi’yle problemimiz yok. Patron emir versin, yayınlayalım.”
Saadet Partisi’nin görüşleri adil olarak medyaya yansırsa ne olur? Ne olacak, işin sahibi öğrenilince AKP nal toplar. Kendilerine güveniyorlarsa, işte meydan!
Erbakan da; AKP gibi AB’ci, ABD’ci partilerden çok çekti. Demokratur oyununu medyayı kullanarak demokrasi diye yuttururlardı. Şöyle derdi: “Ne demokrasisi? Sizin yaptığınız aldatmacadan başkası değil. Medyanın haline bak! Bu nasıl demokrasi? Senin 40 gazeten, 40 televizyonun olacak, benim bir tane. Her şeyi sen ona göre tanzim edeceksin. Haydi, gel oynayalım! Böyle oyun mu olur? Neden eşit şartlarda oynanmıyor? Çünkü şartları eşit yaparsanız bir gün dayanamazsınız.”
YAŞANAN adaletsizliklerden vicdanları rahatsız olan AKP’liler seslerini yükselttiler ama hepsi dışlandılar. Mesela Bülent Arınç, “Güç sarhoşluğu ile yasakçılığı oynuyorlar”demişti.
AYM, “hak ihlali” gerekçesiyle 2 gazeteciyi serbest bırakmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “AYM’nin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” itirazında bulundu. AYM Başkanı Zühtü Aslan da, “AYM kararları herkesi, her kurumu bağlar” açıklaması yaptı. Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, Aslan’ı doğruladı: “AYM kararları A’dan Z’ye herkesi bağlar. Eleştirebilirsiniz ama uymuyorum demek hiç mümkün değil.”
AKP kurucularından Prof. Nevzat Yalçıntaş, rüşvet ve yolsuzlukla suçlanan 4 bakan aklanınca isyan etti: “Siyasi oylamayla aklama olmaz. Adalet mekanizmasıyla olur. Bunun yolu Yüce Divan’dı. Şaibeli hale gelmiş 4 bakanın üstü örtüldü.”
AKP’li kardeşlerime sesleniyorum: Yaptıklarınıza güveniyorsanız, paylaşmayı öğrenin. Terörist, hain gibi yaftalamalarla referandumda herkesin aklını karıştırdınız. Kaçak güreşmeyin. Liderler olarak ekrana birlikte çıkın. Yüzleşin! Herkesi ilgilendiren referandumu enine boyuna tartışın. Halk, karşılaştırsın; anayasa değişikliğinin ne getirip götürdüğünü öğrensin; bilinçli karar versin. Don Kişot’ça meydan okumalar Türkiye’ye yakışmıyor.
...***
Faruk Çakır, 15 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Eğitim hiç değişmemiş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sabahtan akşama kadar eğitimin dertlerini konuşsak yine de azdır. Nasıl ki adalet mülkün temelidir, adaletsiz olmaz; aynı şekilde eğitimsiz de hiçbir şey olmaz.Türkiye’deki ezbere dayalı eğitim sisteminin çocuklarımıza bir fayda vermediği, onları hayata hazırlamadığı ortak bir kanaat olarak karşımızda duruyor. Hepimiz, millî eğitim bakanlarının çok sık değiştiğinden hareketle eğitim sisteminin de değiştiğini düşünürüz. Elbette eğitimle ilgili bakanların devamlı değişmesi, gelen her yeni yöneticinin kendisine göre sistem kurmaya çalışması eğitim sisteminin temel dertlerinden biridir. Ancak gerçek anlamda bir değişiklik olmadığı yetkili mercilerce ifade ve ilan edilmiş durumda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Yeni dönemde kurumsal eğitimin tasarımı” konulu panelde konuşan Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) Müsteşarı Yusuf Tekin öğrencilerin artık devlet, toplum ya da aile dayatmalarına göre değil bireysel yeteneklerine göre yönlendirileceğini söylemiş. 8’inci sınıfı bitiren öğrenciye puanına göre hangi liseye, hangi üniversiteye gideceğinin dayatıldığını vurgulayan Tekin, “Zekiyse fen lisesine, puanı düşükse meslek lisesine gönderiyoruz. Ne okuyacaklarını, nasıl öğreneceklerini, hangi meslek sahibi olacaklarını çok önceden belirliyoruz. Yeni dönemde çocuklarımız devletin onlara sunduğu paradigmalarla mı yetişecek yoksa yepyeni, bireysel yetenekleri doğrultusunda içlerinden gelen farklılıklarıyla yetişmelerini mi sağlayacağız buna karar vermemiz lâzım” demiş.
Çocuklarımızı kabiliyetlerine göre teşvik edemediğimiz belli. ‘Yeni dönem’de bunun yapılabilmesini arzu ederiz, ama yapılabileceğine pek de ihtimal vermiyoruz. Sebebine gelince yıllardan beri devam eden anlayış değişmiş değil. “Arife tarif gerekmez” ölçüsüyle ifade edecek olursak, Türkiye eğitimde de ‘Ankara Kriterleri’ni devre dışı bırakmadıktan sonra çocuklarımızı kabiliyetlerine göre eğitmemiz mümkün olmaz.
İmparatorlukları yıkan ve bugünkü ulus devlet yapısını oluşturan eğitim sisteminin tüm dünyada kullanılan mevcut sistem olduğuna dikkat çeken MEB Müsteşarı Tekin şunları da söylemiş: “Herkes bu hükümet döneminde eğitim sistemi çok değişti eleştirisi yapabilir, ama ben Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de eğitim sisteminin hiç değişmediğini söylüyorum. İlkokulu 5’ten 4’e indirmek, zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak, liseye geçiş sınavını değiştirmek, üniversite soru modelini değiştirmek eğitim sistemini değiştirmek değildir. Eğitim sistemi çok değişti diyenler, asıl değişimin gelmesini istemeyen, statükoyu destekleyenlerdir.”
Bin defa değilse de yüz defa ifade edilmedi ki “İsimlerin ve resimlerin değişmesiyle hakikat değişmez.” MEB Müsteşarı Tekin’in “İlkokulu 5’ten 4’e indirmek, zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak, liseye geçiş sınavını değiştirmek, üniversite soru modelini değiştirmek eğitim sistemini değiştirmek değildir” tesbitine itiraz etmek mümkün mü? Peki bu ‘ayrıntılar’la meşgul olup da “Eğitim sistemini çok iyi hale getirdik. Okullu oranı çok yükseldi. Kızlar daha fazla okullu oldu” diye göz boyayanlara ne demeli?
Eğitim sistemi “daha iyi yönde” olmak üzere mutlaka değişmelidir. Türkiye’nin bu sistemle ilerlemesi mümkün görünmüyor.