Türkiye'den köşe yazarları
Yeniçağ: Örtülü Ödenek paraları 'evet'e mi gidiyor?
Evrensel:
‘Tayyip’ bölüyor geçim derdi birleştiriyor
Karar:
372 savcıya görevine iade
Birgün:
CHP'li Özel: '4 puan öndeyiz'
Şimdi ise hafta içi köşe yazarları
…***
Ahmet İnsel, 18 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “AKP ve MHP seçmeninde kararsızlık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa değişikliği konusunda MHP seçmenlerinin büyük bir kısmının, AKP seçmenleri arasında dikkat çekici bir azınlığın kararsız kaldığını, sandığa gitmeme veya hayır oyu vermeye yatkın olduklarını birçok araştırma gösteriyor. İktidarın “hayır” oyu verme çağrısında bulunanlara karşı ağır hakaret niteliği taşıyan suçlamalarında dozu giderek arttırmasının nedeni bu. Bu kaybetme korkusunun yarattığı panik hali, uluslararası ilişkilerde, telafisi orta vadede son derece zor bir tahribatı göze alarak kullanılan sıfatlara, diplomasi tarihinde görülmemiş girişimlere neden oluyor. Diğer taraftan, askeri darbe sonrasında sıkıyönetim altında yapılan anayasa referandumlarından hiç farkı kalmayan bir hayır kampanyası yasağı ve fiili engellemeler giderek artan biçimde uygulanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Görünen o ki, AKP tabanında ve yerel teşkilatlarında “Cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak tanımlanan yeni rejimde, seçmenle seçilen arasındaki ilişkinin öneminin kalmayacak olmasının yarattığı endişe yaygın. Yürütmenin hem devletin hem hükümetin başı olan cumhurbaşkanı tarafından tayin edilenlerden oluşması ve cumhurbaşkanlığı sekreteri konumunda olacak bakanların varsa seçmenleriyle bağlarını koparmaları, Türkiye’de on yıllardır yerleşmiş bir seçmenvekil ilişkisinin varlık nedenini ortadan kaldırıyor. Bin odalı sarayda toplanmış cumhurbaşkanlığı kabinesinin seçmenle yegâne bağı cumhurbaşkanı olacak. O da beş yılda bir seçim kampanyasında.
Bunun, iktidar partisi başta olmak üzere, yerel teşkilatlarda yaratacağı boşluğu tahmin etmek zor değil. Nitekim AKP yerel teşkilatlarında anayasa referandumu kampanyası konusunda çoğu yerde hissedilen gönülsüz tavrın bir nedeni bu. MHP teşkilatı, Meclis’in işlevinin önemli bir kısmının ortadan kalkmasının kendilerinde yaratacağı tahribatı açık biçimde dile getiriyorlar. MHP seçmenlerinin de, gücü bütünüyle elinde toplayacak olan başkanın halkoylamasıyla seçilmesinin yaratacağı fiili iki parti sisteminin kendi partilerini ortadan kaldıracağının bilincinde oldukları, AKP’nin yaptırdığı anketlerden bile ortaya çıkıyor.
Sadece muhalefetin değil, AKP ve MHP seçmenlerinin bir kısmının rahatsız oldukları bir diğer konu, cumhurbaşkanının konumu. Önerilen değişiklik, herkesin hemen kavrayacağı büyük bir çelişki barındırıyor. Değişiklik önerisinin 8. maddesi, yürürlükteki anayasanın 104. maddesini değiştiriyor. Bu değişikliğe göre, “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder.” Devletin başı olarak, “Cumhuriyetin ve Milletin birliğini” temsil etme görevi verilen bu cumhurbaşkanı, eğer halkoylamasında evet oyu önde gelirse, referandumun hemen ertesinde parti üyesi olabilecek. Parti üyesi, belki genel başkanı olarak yürütme faaliyetini yürütecek olan bir cumhurbaşkanı, hangi milletin birliğini temsil edecek? Bu ancak tek parti rejiminde varlığı iddia edilebilecek bir “birlik”tir. Yoksa Cumhurbaşkanı’nın şimdi ifade ettiği gibi, örneğin anayasa değişikliğine hayır oyu vermiş olanlar milletten sayılmayacaklar, terörist, vatan haini, millet düşmanı mı olacaklar? Bugün Türkiye’de esas büyük, açık ve yakın bölücülük tehdidi bu değil midir? Devlet Bahçeli’yi bile en sonunda bundan rahatsızlığını ifade etmeye kadar götürmesi anlamsız değil.
16 Nisan akşamı hayır oylarının önde çıkma ihtimalinin referanduma bir ay kala hâlâ geçerli olması, Türkiye toplumunun yarısının, belki yarısından fazlasının dayatılmak istenen tek adam sultasını çeşitli nedenlerle kabul etmeme dirayeti gösterdiğine işaret ediyor. Meydanlara inen Cumhurbaşkanı bunu son bir ayda değiştirebilecek mi, göreceğiz?
...***
Remzi Özdemir, 18 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ver 7 bin lirayı yap mobbingi”başlıklı yazısını okuyuculşarla paylaşıyor.
“Mobbing yani psikolojik taciz.Mobbing son yıllarda artan hedef baskısıyla bankacılık sektörünün gündemine giren bir yöntem.Akla ve ülkenin ekonomik gerçeklerine sığmayan hedefler ve baskılar, bunların gerçekleşmesi için kullanılan psikolojik tacizler artık tüm Türkiye'nin bildiği bir suçlama. Öyle ki, Başbakanlık Bilgi Merkezi BİMER'e bu konuda giden yüzlerce şikayet var. Dahası mahkemelerde mobbinge uğradığı için dava açan yüzlerce bankacı.Hepsinin ortak şikayeti 10-15 yıldır çalıştıkları bankada son iki yılda uğradıkları baskı nedeniyle psikolojilerinin bozulması, beden sağlığının artık iflas etmesi. Bu insanların ellerinde tapu kadar sağlam doktor raporları var. Hatta mahkemelerin atadığı bilirkişilerin "evet bu yapılan mobbingdir" görüşü var.En önemlisi ise mahkemelerin verdiği mahkûmiyetler var.Arzu Yılmaz, Gökçen kurt ve Ayşin Yücel. Türkiye bu 3 bankacı kadının mobbing mücadelesine şahit oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Mahkeme aylarca süren celselerinden sonra "Evet! Çalıştıkları banka tarafından mobbing uygulanmıştır" dedi.Birine 7 bin, birine 9 bin diğerine ise sadece 8 bin lira tazminat ödendi.7, 8 ve 9 bin lira. Yıllarca emek verdiği iş yerinde ruh sağlığını kaybetmenin, zorbalığın ve hukuksuzluğun bedeli bu!Mobbing kararı aslında bir utanç belgesidir.Bu Türkiye'de maalesef böyle görülmüyor. Avrupa ve Amerika'da milyon dolar ve hapis cezası olan bu suçun Türkiye'de bedeli sadece 7 bin lira.Türkiye yüzde 3.5 büyürken kârını yüzde 100 artıran bir banka için 7 bin lira para cezası ne kadar caydırıcı olabilir ki? Arzu Yılmaz! Türkiye'de mobbing davalarının simgesi haline gelmiş genç bir bankacı. Ancak son iki yılda bankanın kullandığı yöntem bu genç bankacının adeta hayatını karartmış. Uğradığı psikolojik şiddet, sağlığının bozulmasına neden olmuş. 6 ay konuşamamış, kekelemenin kalıcı olduğuna dair elinde devletin doktorlarından alınmış tedavi belgeleri ve raporları var.Bilirkişi "tartışmasız mobbing" demiş. Mahkeme konuyu uzatmadan mobbing kararı vermiş ve bankayı 9 bin liraya mahkûm etmiş. Banka bu utanç kararına itiraz bile edemedi. Çünkü suçlu. Davadan feragat etti ve Yargıtay'a götürmedi. Banka bunu niye yaptı bilemeyiz. Belki de emsal olmasından korktu.Peki Arzu Yılmaz'ın hayatı?Genç bir kızın hayatı karardı, iş hayatı bitti, ruh sağlığı bozuldu. Mobbingci banka Arzu Yılmaz'dan bir özür bile dilemedi. Sadece 9 bin lira verdi çıktı.Aradan geçen bir kaç ay sonra aynı banka bir kez daha mahkeme tarafından mobbinge mahkum edildi. Ayşin Yücel, psikolojik tacize uğradığı gerekçesiyle yıllarını verdiği bankasını mobbinge mahkum ettirdi.Bu kez 7 bin lira verildi.Türkiye'de hakkında en çok mobbing davası açılan bu bankaya 7 ve 9 bin lira ne kadar büyük ceza olabilir ki?Üstelik bu banka Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın istihdam seferberliği başlattığı gün yaklaşık 300 kişiyi dalga geçer gibi kapının önüne koyan bir kuruluş. Ortada 2 mobbing kararı var, onlarca dava var ve Çalışma Bakanlığı bu davaya müdahil olup işçinin yanında durmuyor. Böyle olunca da banka "7 bin lirayı veririm mobbingi yaparım" dercesine psikolojik tacize devam ediyor.
...***
Mehmet Kara, 18 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Referanduma doğru kampanyalar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Referanduma bir aydan daha az bir zaman kalmışken iş iyice çığırından çıktı.18 maddelik anayasa değişikliğinin ülkemiz ve milletimiz için neleri getirip neleri götürdüğü tartışılması gerekirken kutuplaşma üzerinden, ayrıştırıcı bir dil kullanmak suretiyle bir kampanya dönemi yaşıyoruz.Kampanyanın başladığı günden itibaren, tehdit etme, terör örgütü ile irtibatlandırma, 15 Temmuz hatırlatması, “hain”, vatanseverlik ölçümüne kadar demokratik bir ortamda yapılmaması gereken birçok hatalı söylemle kampanya yürütülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Diğer yandan her gün 2-3 miting yapılırken dikkate alınmayan “güvenlik tehdidi” salon toplantılarında, düğün salonlarında hatta üniversite konferans salonlarında birden akıllara gelip, toplantılar iptal ediliyor.
İktidar partisinin bir milletvekili, “Bu Anayasa değişikliğine, hayır oyu verecek olanların yalan ve kara propagandaları nedeniyle maalesef sağlıklı bir şekilde tartışamıyoruz” derken, aslında bunun tam tersinin olduğunu bütün millet görüyor, yaşıyor.
Bir sivil toplum kuruluşu tercihini anlatmak için toplantılar yapması sert şekilde eleştirilirken, başka sivil toplum kuruluşları ile ortak toplantılar yapılabiliyor.
Milletin özgürce tercihini açıklaması maalesef bu dönemde pek yapılamıyor. Demokrasinin temel değerlerinden olan düşünce ve fikir hürriyeti bu tür yaklaşımlar dolayısıyla zarar görüyor.
Meselâ, milletvekili olma yaşı neden 18’e indirildi? Milletvekili sayısı neden 600’e çıktı? Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir partinin genel başkanı olması tarafsızlığını tartışma konusu yapmayacak mı? Cumhurbaşkanı’nın OHAL ilân etmesi ve KHK’yla ülkeyi yönetmesi milletin hayrına mı, değil mi? Bunlarla ilgili “aydınlatıcı ve bilgilendirici” bir cevap duyulmuyor…