Türkiye'den köşe yazarları
Bülent korucu, “AYM kavgasının perde arkası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa Mahkemesi, gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül'ün tahliyesinin yolunu açınca küçük kıyamet koptu. Anayasa Mahkemesi, gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül'ün tahliyesinin yolunu açınca küçük kıyamet koptu.Haşim Kılıç'ın başkanlık döneminde benzer krizler yaşanmış, ancak şimdikinin dalga boyuna hiç ulaşmamıştı. Başkan Zühtü Arslan ve 12 üyenin darbecilik suçlamasıyla yargılanmasını talep edecek kadar abartılı bir öfke şovu izliyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Twitter'ın açılması kararında ‘gayri milli' ilan edilen mahkeme, seçim barajını gündeme aldığında da yoğun taciz ateşi altına alınmıştı. Haşim Kılıç'ın AK Parti'yi tek başına kapanmaktan kurtarmış olduğu gerçeği bile linci önlememişti. Hatta Yüksek Mahkeme'nin HSYK, Sulh Ceza Yargıçlığı ve makul şüphe ve benzeri demokrat aydınlarca çok eleştirilen onayları dahi cezalarını hafifletmiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ‘Kararı tanımıyorum, saygı duymuyorum, uymuyorum' çıkışından sonra iyice cesaretlenen yandaş medya, hakaretin dozunu artırdı. ‘Sen kime kandın Zühtü?' diye tahkir edilen Başkan'ın bunları hak etmediğini yapanlar da biliyor. Milli Görüş geleneğine yakınlığına dair tanıklıklar bugünkü gerçeği tam yansıtmayabilir. Ama başkan seçilmesi için kimlerin nasıl kulis faaliyeti yürüttüğü arşivlerde duruyor. Öyleyse bu hiddet ve şiddetin sebebi nedir?
Korku cumhuriyetlerinde ilk tuğlayı muktedirler koyar, lakin kalın hücre duvarlarını herkes kendi örer. Korku, korkuyu çeker. Özgürlük de aynı şekilde avdet eder; hiçbir muktedir, pişman olup geri çekilmez. Bireyler ve kurumlar özgürlüğü mümkün olabileceğini gördükçe cesaretlenir. Böylece elleriyle inşa ettikleri hapishaneleri yıkarak çıkabilirler. AYM'yi hedef alan ve orantısız güç kullanımına yol açan kampanyanın izahı burada. Kurulan sistemin hayatiyeti korku duvarlarının yıkılmamasına bağlı. İstisnasız ve amasız itaat isteniyor. Küçük bir tereddüt ve duraksama bile kitlesel hipnotizmayı bozabilir. Şimdi Karar Gazetesi'ni çıkarmak için hazırlık yapan Mustafa Karaalioğlu ve ekibinin Star Gazetesi'nden tasfiye edilmelerinin sebebi de buydu.
Cesaretin bulaşıcılığından korkuluyor. Anayasa Mahkemesi'nin uluslararası konjonktür veya yerel dinamiklerden güç alarak verdiği kararın çorap söküğüne dönüşmesi endişesi hakim. Anayasa Mahkemesi gibi sistemin en güçlü kurumlarından birine atılan meydan dayağının daha küçük birimleri sindireceği öngörülüyor. Mevzi kayıplarının bozguna dönüşmemesi ve safları sıklaştırmanın yolu küçük sorunları orantısız tepkilerle boğmak. Bu arada ülkenin büyük sistematik krizlere girmesinin önemi yok.
AYM üyelerinin yargılanması özel kanuna tabi; kendi içinde soruşturma ve yargılama mekanizmaları var. Bir sulh ceza yargıcının kararıyla olabilecek işler değil. Bu bilgilere rağmen yargılamadan söz etmenin tek anlamı var: Pazarlığı yüksekten açmak.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Enflasyonda kim hülle yapıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şubat ayı enflasyon rakamları açıklandı. Ancak İstanbul için, İstanbul Ticaret Odası(İTO) ve Türkiye İstatistik Enstitüsü Kurumu (TÜİK) çok farklı enflasyon açıkladılar. İTO perakende fiyatlar Şubat enflasyonunu yüzde 1.29 olarak açıklarken, TÜİK, TÜFE oranını sıfıra yakın, on binde 2 olarak açıkladı.Enflasyon zaten istikrarsızlık demektir. Yatırım, üretim ve tüketim kararlarını etkiler. Ancak bir şehir için birbirinden çok farklı olan iki enflasyon rakamı olursa, bu istikrarsızlığı da geçen bir sorun haline gelir. Belirsizliği artırır. Belirsizlik olursa, yerli ve yabancı sermaye yatırım yapmaz. Kaldı ki fizibilite hesapları da yapılmaz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu iki kuruluştan birisi yanlış yapıyor... Biri devletin resmi kurumu, diğeri de yarı kamusal bir kuruluş. Biri milletin vergisi ile iş yapıyor, diğeri ticaret erbabının verdiği aidat ve harçlarla iş yapıyor. İki kurum arasındaki fahiş fark, kurumlara olan güveni zedeliyor.
Şubattan şubata yıllık enflasyon gıdada biraz daha yüksek yüzde 8.83 oldu. Gıda fiyatlarının, TÜFE sepeti içindeki payı dörtte bir dolayında ve fakat, fakir-fukaranın harcamalarının en az yarısını oluşturuyor. Bu nedenle enflasyon düşük gelir gruplarını, çalışanı daha çok etkiliyor.
Maalesef, 2004 yılından beri, enflasyon yüzde10'un altında ve üstünde seyrediyor. 2006 yılından beri Merkez Bankası enflasyon hedefini tutturamadı. Bu düzeyde kronikleşmiş enflasyon, tasarruf-tüketim dengesini, tasarruf-yatırım dengesini ve piyasa düzenini bozuyor ve kırılganlığı artırıyor.
Şubat ayında ve şubattan şubata yıllık olarak, üretici fiyatları(Yİ-ÜFE), TÜFE'den daha düşük çıkıyor. ÜFE maliyet artışını gösterir. Daha düşük olduğuna göre önümüzdeki aylarda, perakende fiyatlara olumlu yansıması, yani TÜFE'nin de düşmesi gerekir.
Ne var ki bu durum rekabet şartlarının çalışması halinde mümkündür. Türkiye'de piyasada kartelleşme var. Maliyetler düşse de vitrindeki fiyatlara yansımıyor.
Hükümet ve Merkez Bankası, her zaman bir bahane yaratıyor. Enflasyon suçlusu olarak, bir zamanlar petrol fiyatları vardı, bir zamanlar kur artışı ve gıda fiyatlarında artış vardı.
Gerçekte ise bu bahanelerin yer almadığı çekirdek enflasyon genel olarak daha yüksek çıkıyor. Şubat ayında da çekirdek enflasyonu daha yüksek, yüzde 9.72 oldu. Çekirdek enflasyonun daha yüksek çıkması, enflasyonun yapısal özellik kazandığını gösteriyor. Yapısal enflasyon da para politikası ile çözülmez.
Sonuç: Enflasyon bundan sonra da çözülmez. Zira siyasi iktidarın başkanlıktan başka gözü dünyayı görmüyor. Önlem alınmazsa elbette enflasyon da devam eder.
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, ““AYM’yi itibarsızlaştırma”nın arka plânı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum “çıkış”ının arka plânına dair Ankara kulislerinde bir dizi senaryodan söz ediliyor.Bu “çıkış”la AYM’nin önümüzdeki dönemde muhtemel yargılanmalara karşı “ön alma” taktiği geldiği belirtiliyor. Zira “çözüm süreci”nde bölgeyi, şehirleri âdeta teslim alan, yüzbinlerce silâh, mühimmat, bomba/patlayıcı yığan terör örgütüne güvenlik güçlerinin “operasyon talebi”ne açıkça “göz yumulmasından”ndan, otuz altı bin Emniyet mensubunun kıyıma ve sürgüne yollandığı, yüzlerce savcı ve hâkimin açığa alınıp tutuklandığı “paralel yapı” davalarına, kapatılan 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddialarına kadar birçok konuda yeniden hukukî bir süreçle sorgulamalar başlayabilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Son karar”la özellikle “MİT Tırları”nın durdurulmasına dair iddiaların altı çökerken, buna benzer son dönemdeki diğer birçok hukuksuz dayatmaya dair kararların da çıkabileceği belirtiliyor.
Doğrusu, mızrak çuvala sığmıyor. Gıda-giyecek gibi “yardım malzemesi” olmadığı için ısrarla aratılmayan, ardından Dışişleri Bakanlığı’ndaki bir toplantıda bizzat MİT Müsteşarı’nın “Suriye’ye iki bin TIR gönderdik” cümlesiyle ikrar edilen konunun “devlet sırrı” diye üstünün örtülmek istenmesine dair zorlamalı teviller tutmuyor…
Bunun içindir ki daha baştan yoğun propaganda ve itibarsızlaştırma ile mahkemenin kararlarının tanınmamasına, hatta devre dışı bırakılmasına zemin hazırlanmaya çalışılıyor…
Görünen o ki, Adalet Bakanı üzerinden hükûmetin uhdesine alınan HSYK ile, tek hâkimlik “proje mahkemeler”le olduğu gibi, ağır ceza mahkemeleri ve yerel mahkemeler de baskı altına alınmak isteniyor. Cumhurbaşkanı’nın, “Yerel mahkeme kararında diretmeliydi” hayıflanmasının anlamı bu.
İktidar partisine mensup bazı milletvekili ve danışmanların, AYM’nin kararını “hukuksuz” olarak karalayıp “yargıya darbe” olarak yorumlamaları, bir adım ötesine geçip AYM’nin kapatılması ve üyelerine “darbeye teşebbüsten soruşturma açılması” çağrıları bunun tezâhürü.
Aslında hukukçuların, yargı kararlarına saygı duyulmaması, dahası yargıyı tâlimatla çalıştırmakla hukukun üstünlüğünü gölgelediği tesbiti, bütün yönleriyle gün gibi açığa çıkıyor.
Vakıa şu ki, Cumhurbaşkanı’na arka çıkma hesâbına iktidara iliştirilmiş medya ile ‘(ak)trollerin “Bu karar hukuki değil, siyasidir, AYM hukuk iğfali yapmıştır” ithamıyla çoğu AKP kurucusu, ilk başbakanı ve Dışişleri Bakanı, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün atadığı AYM üyelerini dahi “paralellik”le suçlamaları çarpıklığı ele veriyor…
İktidar yanlısı medyanın AYM üyelerini “düşman” ilân ettiğini belirten Başbakan eski Yardımcısı ve hükûmet sözcüsü Arınç’ın, “Bu çok yanlış bir şey. Şimdi bu insanlar farklı bir karar verdi diye Gül’ün seçtikleriyle Meclis’in seçtikleri diye ayrımcılık yapıyorlar. Bu cinâyettir ve bu ayrımcılığın üzerinden Gül’e vurmaya çalışıyorlar” eleştirisiyle, 12 üyenin çok doğru karar verdiğini düşünüyorum ve onları candan tebrik ediyorum. AYM kararları istesen de istemesen de herkesin kabul etmesi gereken kararlardır. AYM aslında biraz geç karar aldı. Hakikatleri savunmak zorundayız” sözleri, olup bitenlerin arka plânını özetliyor…
Gerçekten, “Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum’ demenin maksadı nedir? Arınç’ın da nazara verdiği gibi, “Sayın Cumhurbaşkanı bu mevcut Anayasa’ya göre seçilmedi mi?”
Sahi, bu Anayasaya göre “yetkilerini sonuna kadar” kullanmıyor mu, rektörleri atamıyor mu? YÖK’e, Yargıtay’a, Danıştay’a, Askerî Yargıtay’a üye atamıyor mu?
Siyasî hırslar, hevesler ve ikballer uğruna yargının tahribinin hiçbir mâzereti olamaz…