Nisan 05, 2017 16:52 Europe/Istanbul

Yeniasya :Dört eski TBMM başkanından referandum çağrısı

Milli gazete:

Bingöl’de terör operasyonu

Takvim:

İncirlikte darbe toplantısı

Cumhuriyet:

Hukukçulardan Cumhuriyet iddianamesine tepki: FETÖ yöntemleri

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Erinç Yeldan, 5 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ekonomi ne durumda?”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.

“TÜİK’in yeni hesaplama yöntemi ile Türkiye sanayide ‘istihdamsız büyüme’, hizmetlerde ‘büyümesiz istihdam’a imza attı. Yeni yöntemle hesaplama zor.Sorunun yanıtı: bilemiyoruz. “Bilemiyoruz”, çünkü ulusal ekonomiye ait veriler tam bir karmaşa içerisinde. TÜİK geçtiğimiz hafta 2016’nın son çeyreğine ilişkin “Milli Gelir İstatistikleri’ni” yayımladı. TÜİK’e göre milli gelirimiz 2016 boyunca yüzde 2.9 artış göstermiş. Bilindiği üzere “milli gelir” bir ekonomide üretilmiş bulunan mal ve hizmetlerin yıllık değerini gösteriyor. Buna göre Türkiye 2016’da 2 trilyon 590 milyarlık “üretim” gerçekleştirmiş. Döviz kurundan çevirince kişi başına 10 bin 807 dolar yapıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

TÜİK’in yayımlamış olduğu veriler tartışma yaratmaya devam ediyor. TÜİK, 2016’da milli gelir istatistiklerini hem rakamsal büyüklükler, hem de metodolojik olarak yenilemiş idi. Bu yeni düzenlemeyle birlikte “yeni” milli gelir hesaplarında artık “reel üretim” değeri kavramı kaldırıldı, yerine “zincirleme büyüme endeksi” kavramı getirildi. Buna göre yıllık üretim değerlerinin enflasyondan arındırılarak “reel üretim” verisi üretilmiyor. Bunun yerine her yılın üretim miktarındaki değişimler bir önceki yıla görece hareketli olarak değiştirilen baz yılı kavramıyla “zincirleme endeks yöntemi” ile hesaplanıyor. Bunun anlamı ise şu: artık elimizde resmi olarak kullanabileceğimiz işçi başına reel üretim, sektörel fiyat deflatörleri gibi verilerden yoksunuz. Bu özellikle tarihsel iktisadi analizler için son derece büyük bir eksiklik anlamına geliyor. Ancak bunun ötesinde, kullanılan yöntemin tanım ve kapsam farklılıklarına dayalı çok büyük sıkıntıları var. Bunları geçen haftaki Cumhuriyet Akademi Eki’nde Profesör Korkut Boratav Hoca ve arkadaşları ayrıntılı biçimde tartışmışlardı. Boratav Hoca ve arkadaşları, TÜİK’in yeni milli gelir tahminlerinde kullandığı temel verileri “üretim anketlerinden muhasebe kayıtlarına ve vergi beyannamelerine kaydırdığı” ve bu yöntemin de kavramların içerik ve kapsamları değiştikçe sakıncalı sorunlar yaratacağını vurgulamaktaydı.

Nitekim bu ve buna benzer sorunlar milli gelir hesaplarında geçen veriler ile ulusal ekonomiye ait diğer veriler arasında ciddi tutarsızlıklar yaratmış gözükmektedir. Örneğin, milli gelirin sektörel bileşimine baktığımızda ciddi tutarsızlıklarla karşılaşılmakta ve “söz konusu büyümenin kaynağı nedir” sorusu yanıtsız kalmaktadır.

Milli gelir istatistiklerine göre sanayi sektörünün büyüme hızı, sanayi üretim endeksleri veri setinde geçen tahminlerin neredeyse üç katıdır. Bunun sonucu olarak sanayi sektörünün yıllık ortalama büyüme hızı üretim endekslerinde yüzde 1.85 iken milli gelir kayıtlarında yüzde 4.50’ye ulaşmaktadır. Aradaki yüzde 2.65’lik farkı sadece gözlem ve metodolojik farklılıklara bağlamak, iktisadi analizleri, deyim yerindeyse, en azından güçleştirmektedir.

Ancak konunun bir de ulusal ekonominin diğer gerçekleri ile birlikte değerlendirme sorunu göze çarpmaktadır. Bilindiği üzere 2016 Aralık ayı itibarıyla istihdam edilenler 2015 Aralık ayına görece sadece 278 bin kişi artış gösterebilmiş, işsiz sayısı 3 milyon 717 bin kişiye, işsizlik oranı da yüzde 12’ye yükselmiştir. İşsiz sayısındaki bu artış 2009 krizinden bu yana en yüksek ivmelenmeyi vermektedir.

…***

Kamil Tekin Sürek, 5 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “Hakim bağımsızlığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidarına hakim beğendirmek zor. Atilla Taş hakkında tahliye isteyen savcı ve tahliye kararı veren 25. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri açığa alınmış. 25. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı bir süre önce sulh ceza hakimi iken Atilla Taş ve diğerlerini tutukladığı için bir çeşit terfi sayılabilecek bir şekilde 25. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı yapılmış.AKP’nin bazı hakimleri özellikle terfi ettirip, bazılarını sürgün etme, açığa alma ve hatta ihraç etme hikayelerini iktidarının ilk günlerinden biliyoruz. Erdoğan’ı akbil davasında beraat ettiren hakimin Yargıtaya terfi ettirildiği yazıldı. 17-25 Aralık soruşturmalarında görev alan hakim ve savcıların yıldırım hızıyla nasıl görev yerlerinin değiştirildiğini ve hatta özel yetkili mahkemelerin kaldırıldığını ise daha yakın zamanda yapıldığı için ayrıntıları ile hatırlıyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Son dört senedir hakim ve savcılara yapılanlar ise artık haber konusu olmayacak kadar normal görülmeye başlandı. Son açığa almalara kadar.

Referandumda oylanacak konulardan biri de hakimlerin bağımsız ve tarafsız olması ile HSYK (yeni düzenlemede HSK) üyelerinin seçilme biçimi. AKP değişiklik metnine hakimlerin bağımsız olduğu hükmüne “tarafsız” olduğunu da ekledi. Ama görülüyor ki, anayasa metnine bağımsız ve tarafsız yazılması yetmiyor. Hakim ve savcıya verdiği kararlardan ötürü sürülmeyeceği, terfi ya tenzil yapılmayacağı, soruşturma açılmayacağı güvencesi verilmezse ya da yasalara ve anayasaya yazılmasına rağmen bu güvenceyi kullanmasına olanak tanımayan bir uygulama söz konusu olursa hakim tarafsız ve bağımsız olamaz.

2010 12 Eylül referandumundan önce AKP HSYK’ye ve Anayasa Mahkemesine hükmedemiyordu. Sırf bu nedenle, şimdi yaptığı gibi anayasa değişikliği yaptı ve referanduma gitti. Referandumu kazandı ve her iki kurumu iktidar yanlısı hale getirdi. Ondan sonra olup biteni hep birlikte izliyoruz. 17-25 Aralık soruşturmalarını yürütenlerin gadre uğramasından sonra en göze batan müdahalelerden biri işte bu açığa alma oldu. 16 Nisan referandumunu AKP kazanırsa bundan sonra olacakları dünkü olaya bakarak anlayabilirsiniz.  Artık sadece “Reis” i kızdıran kararlar veren hakim ve savcılar gadre uğramayacak, herhangi bir ilin veya ilçenin AKP’li başkanını kızdıran hakim ve savcılar da sürülecek, açığa alınacak, belki meslekten çıkarılacaktır. Bu duruma düşürülmüş bir yargıdan hayır beklenebilir mi? Böyle bir yargı adil karar verebilir mi? Hakimlerin bağımsız ve tarafsız olması yürütmenin yargıdan elini çekmesi ve yargıç güvencesi ile mümkündür.  Hakimliğe alırken, alanların partizanca davranmaması, liyakata göre adayları seçmesi gerekir. Atama, yükseltme, tenzil ve disiplin işlerini yapan kurulun yürütmeden bağımsız olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşı devlete karşı koruyan yargıdır. Devleti vatandaşa karşı koruyan yargı bağımsız değildir. AKP iktidarını vatandaşa karşı koruyan yargı ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun da her gün katıldığı toplantılarda söylediği gibi parti yargısı, AKP yargısıdır. 16 Nisan referandumu ile yapılmaya çalışılan zaten budur. Başkana bağlı yargı, başkanın meclisi, başkanın yürütmesi.

…***

Muharrem Bayraktar, 5 Nisan tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Referandumun kaybedeni kim olacak?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anayasa değişikliği referandumuna sayılı günler kaldı. Referandum sürecinin vatandaşa yansımasını irdelediğimizde karşımıza hiç de hoş olmayan ve bugüne kadar rastlamadığımız bir tablo çıkıyor. Bu tablonun içindeki fotoğraflar çok dramatik ve dramatik olduğu kadar da tehlikeli unsurlar taşıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu tablodan bazı kesitler aktaralım:Bir ay kadar önce. Maltepe’de bir minibüs… Başörtülü bir bayan, minibüse biniyor ve yerine oturuyor. Yanındaki bir başka bayanla konuşmaya başladığı sırada arka koltukla oturan başı açık bir bayan, küfrederek ona saldırıyor ve bağırmaya başlıyor:

“Siz teröristsiniz” diyor.“Siz ölmelisiniz” diyor.“Sizin yüzünüzden herkes ölüyor. Sen başın kapalı okuyamazsın” diyor.Başörtülü bayana saldıran kadın CHP üyesi çıkıyor.

Olay mahkemeye intikal ediyor.Diğer bir olay bir hafta önce Ümraniye-Sultanbeyli arasında sefer yapan bir belediye otobüsünde meydana geliyor. Bu defa başrollerde başörtülü bir bayan... Otobüste yolculuk yapanlar arasında referandum konusunda tartışma çıkıyor. Ve başörtülü bacımız birden taarruza geçiyor: “Siz öleceksiniz, gebereceksiniz, az kaldı.”Bu bacımız da fanatik bir AKP’li.İki ayrı partiye, iki farklı ideolojiye sahip ve referandumda iki ayrı görüş ortaya koyacak olan iki bacımız var ortada.İkisi de ölümden, öldürmekten, gebertmekten, bahsediyor.Türkiye’yi son yıllarda ur gibi saran bir nefret dilinin kucağına düşüyor her ikisi de. Tabi bu tablonun baş mimarları ‘balık baştan kokar’ atasözünü haklı çıkaran ‘baştaki zevat’ olsa gerek.Referandum sürecinde ‘Hayır’ diyecek olanları “PKK yanlısı bölücü” diye yaftalayan siyasetçiler, cami kürsülerinde “Hayır’ diyecek olanlar vatan hainidir” diyen hoca efendiler ve ‘Evet’ diyecek olanları İzmir’de “Yunan gibi denize dökeceğiz” diye nutuk atan sosyal demokrat ucubeler olduğu müddetçe, bu ‘baş zevatın’ peşinden giden halkın da bir birine gırtlak gırtlağa sarılması çok doğal.Bu ülkenin en naif kesimi olması gereken ‘kadınlarımız’ bile, ‘analarımız’ bile ölüm ve kan diline bulaşmışsa referandumun sonucu ne olursa olsun, kaybedeni bellidir.Kaybeden Türk milletidir.