Mart 06, 2016 11:03 Europe/Istanbul

Mehmet kara, Yeniasya gazetesinde, “‘Ortalık karışacak’!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Afrika’ya giderken Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tahliyesiyle ilgili olarak yaptığı, “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar, ama onu kabul etmek zorunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum” açıklamaları kendi deyimiyle ortalığı epey “çalkaladı.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


...***


Elbette yargı kararları tenkit edilebilir. Ancak bir cumhurbaşkanının bir yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi’nin kararına “kabul etmiyorum, karara uymuyorum, tanımıyorum” demesine ilk kez rastlandı. Gerçi Erdoğan “farklı bir cumhurbaşkanı” olacağını söylemişti, ama anayasal bir kurum olan ve kararları kesin olan bir mahkemenin kararını böyle ifadelerle eleştirilmesi beklenmiyordu. O da oldu.


Cumhurbaşkanlığı da anayasal bir kurum… Şimdi birisi çıkıp aynı sözleri söylese hemen dâvâ açılmaz mıydı? Elbette açılırdı. Kaldı ki, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın verdiği bilgiye göre, bir buçuk yıl içerisinde Cumhurbaşkanı’na hakaret dâvâları ile ilgili olarak bin 845 kovuşturma izni verilmiş. Dâvâlar açıldı, bir tweet dolayısıyla cezaevine atılanlar oldu. Burada Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi’ne hakaret ettiğini söylemiyoruz, ama yargı kararlarının böyle tenkit edilmesi ne görüldü, ne duyuldu.


Erdoğan’ın bu sözleri tenkit sınırları içinde değerlendirilebilir mi? Sınırları zorladığını, hatta aştığını söylemek mümkün.


Erdoğan’ın AYM ile ilgili olarak bu çıkışının ardında birkaç şey olduğu yazılıp çizilirken, biz ona başka zaman girelim.


Erdoğan’ın bu çıkışı öncesinde AKP’nin yönetim kadrolarında olanların karara sevindiklerini açıklayıp sonrasında geri adım atmaları da ibretlik oldu. Başbakan Davutoğlu dahi, iki gazetecinin tutuklanmasından sonra “tutuksuz yargılanması gerektiği”ni söylediğini hatırlarken, şimdi AYM’nin dâvânın esasına girerek yetkisini aştığını söylemesi daha bir ibretlik oldu.


Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Sayın Cumhurbaşkanımız, AYM’nin kararıyla ilgili kendi kişisel konumunu ortaya koymuştur” sözlerine cevabın Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Akış’tan gelmesi daha da ilginç oldu.


Kurtulmuş bu sözleri bakanlar kurulu toplantısında sonra açıklamıştı. Hükümeti içinde de bu konuda görüş ayrılığının olduğu da bu polemikte ortaya çıktı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın, Erdoğan’ı destekleyen açıklamaları, AYM’nin anayasayı ihlâl ettiğiyle ilgili sözleri de bunu gösterdi.


Erdoğan’ın eleştirilerinin muhatabı olan AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın, AYM’nin anayasanın ve kanunların kendisine verdiği yetkileri kullanarak aldığı kararların herkesi ve her kurumu bağladığını belirttiği açıklaması meselenin burada “kapanmayacağı”nı gösterdi.


Zira, AKP’li Metin Külünk’ün AYM’nin kapatılması gerektiğini sözleri ile Şamil Tayyar’ın “AYM üyelerine darbeye teşebbüsten soruşturma açılmasını istemesi” Erdoğan’a gösterilen desteğin en önemlileri oldu…


Bazı AKP’lilerin ve Saray’ı destekleyen medya mensuplarının eleştirdiği AYM üyelerine bakıldığında bir ipucu da veriyor aslında… 17 üyenin 12’si AKP iktidarları döneminde atandı. 17 üyeden 10’u eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atandı. 2 üye TBMM’nin oylarıyla bu dönemde seçildi.


Gül ile beraber hareket ettiği söylenen Başbakan eski yardımcılarından Bülent Arınç’ın, Zühtü Arslan’ı destekleyen açıklamalarını da bunun yanına koyunca ipucunun mahiyeti de biraz daha netleşiyor. Arınç’ın “AYM farklı bir karar verdi diye Gül’ün atadığı hâkimlere ayrımcılık yapmak cinayettir!” sözleri de bunu gün yüzüne çıkartıyor aslında.


AYM’nin kararı birçok şeyi su yüzüne çıkartırken, bundan sonra yargıda yaşanacak gelişmeler merakla bekleniyor. Erdoğan Afrika’ya giderken ortalık karışacak demişti, gelirken yolda söylediği sözlerde bu karışıklığın devam edeceğini gösteriyor. Bakalım bu karışıklığın sonu nereye varacak? Bekleyip görelim…


…***


Orhan Erinç, Cumhuriyet gazetesinde, “Başkanlık Sisteminin Yargı Bağımsızlığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Başkanlık sistemine geçilmesini canla başla savunup bu kapsamda kuvvetler ayrılığı ilkesinin de güçlü şekilde yaşama geçirileceğini anlatanlar her geçen gün biraz daha açığa düşüyor.


Savunulanların mihenk taşı da Anayasa Mahkemesi’nin, Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre hak ihlali kararı.Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın AYM’nin kararına karşı paylaştığı tweet’ler, bakanlığının AYM’ye gönderdiği görüşle de tam bir çelişki halinde.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Adalet Bakanlığı, başvuru ile ilgili olarak AYM’nin görüş isteyen yazısına verdiği yanıttan, özellikle 14’üncü maddesinde, AYM’nin 14.7.2015 tarihli ve 2015/144 sayılı bireysel başvuru kararının 92’nci paragrafına gönderme yaparak şöyle diyor.


“Başvuruculara isnat edilen eylemin suç oluşturup oluşturmadığı, yapılacak yargılama sonucunda toplanan delillere göre davayı göreceli olarak mahkemede belirlenebilir. Keza bu belirlemenin hukuka uygun olup olmadığı kanun yollarında incelenebilir. Anayasaya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfilik halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren durumlar hariç olmak üzere, isnat edilen eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığı, tutuklamaya dahil olanlar da dahil kanun hükümlerinin yorumu ve bunların somut olaylara uygulanması derece mahkemelerinin takdir yetkisi kapsamındadır.”


Can ve Erdem için verilen benzer karara, tepkilerin kişisel kızgınlıklardan kaynaklandığı açıktır.


Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nijerya’daki büyükelçilikte gazetecilere söylediklerinin şu bölümü dikkat çekicidir.


“Eğer birinci mahkeme kalkar da kararında diretirse Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği hiçbir karar yoktur. Nereye gider bu? Bundan sonra isterlerse AİHM’ye gidebilirler. AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikâmette bir karar verirse o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.”


AKP’nin anayasanın 90’ıncı maddesine eklemekle övündüğü insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin iç hukuktan daha üstün olduğunu vurgulayan bölüm de bir kalemde yok sayılabiliyor.


İşte size başkanlık sistemindeki erkler ayrılığının ve yargı bağımsızlığının uygulanma yöntemini de yansıtan yaklaşım.


…***


Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde,“Ekonomide kötü miras”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, iç tasarrufların düşük olduğunu bu nedenle dış kaynağa ihtiyaç olduğunu ve bunun için de içerde faizlerin yüksek olduğunu söyledi.


Bu tespiti herkes yıllardır yapıyor. 2000'li yıllarda yüzde 20'nin üstünde olan tasarruf oranı şimdi yüzde 14'lere geriledi. Bunun nedeni  3 yıl öncesine kadar kontrolsüz giren sıcak para ve  düşük kur uygulması sonucu suni refah ve tüketim artışının  ortaya çıkmasıdır.  Ayrıca kırılganlığın yüksek olduğu bir ekonomide tasarruf ve yatırım eğilimi düşük kalır. Ancak bu yanlışın nedeni ekonomi yönetimidir  ve içinde Mehmet Şimşek de vardır. Şimdi biz vatandaş olarak ekonomi yönetiminin kendi yanlışlarını şikayet etmesini değil, çözüm getirmesini bekliyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Dış borçlar kamu veya özel olsun, hepimizi ve gelecek kuşakları ilgilendiriyor. Zira;


Dış borçlarla   iç  borçların   ekonomik ve sosyal etkileri farklıdır. İç borçlar, reel faizlerin büyüklüğüne göre devletten özel kişilere veya özel kişilerden devlete kaynak transferine neden olur. Bu nedenle Gayri Safi Milli Hasıla içinde bir transferdir. Gelir dağılımını etkiler. Dış borçlanmada ise kaynak girişi ve çıkışı olduğu için, doğrudan GSMH'nın  büyüklüğünü etkiler. Ayrıca döviz arz ve talebini ve kurları da etkiler.


Dış borçların geri ödenmesi için büyüme ve gelir artışı yetmez. Ayrıca dövize ihtiyaç var. Yani dış borçlarda geri ödeme  döviz ihtiyacını artırır. Türkiye'de son 4 yıldır hem büyüme oranı düşük seyrediyor, hem de net yabancı sermaye çıkışı var. Türkiye dış borçlarını daha pahalı faizle çeviriyor. Zira kırılganlık ve risk yüksektir. Dış borç ödemede sorun yaşanırsa bundan yalnız dış borcu olan özel sektör değil  ekonomi ve hepimiz etkileniriz.


Devlet ve özel sektörün dış borçlanmayı nasıl kullandığı da önemlidir. Devlet dış borçlanma ile kamu açığını kapatmıştır. Altyapı yatırımı yapmamıştır. Devlet eğer dış borçlanma ile altyapı yatırım yapmış olsaydı, bu yatırımlar kendi dış bocunu öderdi.


Özel sektör de, ara malı ve hammadde ithalatı için dış borçlanma yoluna gitmiştir. Eğer özel sektör yatırım malı teknolji ithal etmiş olsaydı, bu yatırımlar nedeniyle ihracat artar ve dış açık sorunu olmazdı


En büyük sorun Türkiye net dış borç ödeyen ülke konumuna geçtiğinde ortaya çıkacaktır. Şimdi yüksek faizle dış borçları çeviriyoruz. Ancak bu durum sonsuza kadar devam edemez. Türkiye net dış borç ödeyen ülke konumuna gelince, dışarıya net kaynak  çıkışı olacaktır.


Borç stokunun yüksek olması her yıl daha fazla faiz çıkışı demektir.