Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Umut Nöbeti’ne katılan hâkime soruşturma
Evrensel:
Sivas'ta referandum süreci: 'Evet' halka anlatılamadı
Birgün:
Ezici çoğunlukla ‘Hayır’ çıkacak
Milli gazete:
"FETÖ" davaları için yeni mahkeme kuruldu
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Nilgün Cerrahoğlu, 9 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Rejim değişikliği referandumu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kılıçdaroğlu kırk yılın bir başı TRT ortak yayınına çıkacak... Ama o da ne? Ekranın altında “Kemal Kılıçdaroğlu özel yayın” yazıyor ama karşımızda Erdoğan konuşuyor! RTE Adana mitingi Kılıçdaroğlu yayınının başlayacağı saatlere sarktığı için, Cumhurbaşkanı’nı kesmeye bir kul cesaret edemiyor ve ana muhalefet lideri böylece hiçe sayılıyor. Bu, Türkiye’deki rejimin nereye evrildiğinin görsel belgesidir. Artık devlet başkanı da o, hükümetin başı da o, ana muhalefetin her türlü alanını kapsayan da o; malum kişi...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
RTE bundan böyle artık sırf kendisiyle yarışacak. Ana muhalefet liderine şimdiden bu muamele reva görülürse, varın siz anlı şanlı “Türk usulü Cumhurbaşkanlığı sisteminde”, ilerde RTE’nin karşısına leblebi çekirdek olsun diye çıkarılacak müstakbel rakip cumhurbaşkanlığı adaylarını düşünün...
Artık giderek RTE’nin yalnız RTE ile yarıştığı bir rejimle karşı karşıyayız.
Gücün böyle çok aşırı ölçüde kişiselleştiği rejimlere “otoriter rejim” deniyor. Otoriter rejimin en kestirme tanımı bu.
Türkiye, uluslararası karşılaştırmalı rejim araştırmalarında yıllardır “hibrit rejim” diye tanımlanan bir alan içinde çıkıyor. “Karma/melez rejim”, “hibrit rejim” şeklinde ifade edilen bu gri alanda yer alan ülkeler, ne gerçek bir demokrasi, ne de tam bir diktatörlük.
Demokrasilerle diktatörlükler arasındaki arafta kalan bu ülkeler, genelde demokrasi söylemleri ve araçlarına başvurmakla birlikte, temel özgürlükler ve hukuk devleti kriterlerini yerine getirmedikleri için bu ne idüğü belirsiz sınıfa giriyorlar. Ne var ki siyasi çoğulculuğun daralıp “tek adam kontrolü”ne terk edildiği noktada hızla “otoriter rejim”e terfi ediyorlar.
Türkiye AKP’nin işbaşında olduğu 15 yıldır hep “hibrit rejimler” kategorisinde. Bu bağlamdaki son “Economist Intelligence Unit” araştırmasında örneğin “hibrit rejimler” içinde Türkiye, Madagaskar’la Kırgizistan arasında 97. sırada.
16 Nisan’daki oylamada “Evet”ler kazanırsa, en kısa tarifle biz “hibrit rejimden” çıkıp “otoriter rejimler” arasına katılacağız. Bir sonraki “demokrasi endeksi” raporunda Türkiye’nin bu baş aşağı düşüşünü, tıpkı 88. sıradan 97’ye gerilemeyi izleyegeldiğimiz gibi, ellerimiz kollarımız bağlı izleyeceğiz.
İktidar bu “rejim değişikliği” lafından hiç hazzetmiyor. Ve sürekli vurguluyor: “Bu sade bir sistem değişikliğidir. Rejim değişikliği değil.
Bir siyasi rejimin en temel direklerini, hükümet etme biçimini, yürütme ve parlamento arasındaki ilişkileri, erklerini, kurumlarını kökten değiştirdiğinizde, “rejim değişikliği” yapmış oluyorsunuz.
Muhalefet milletvekillerinin kimi hapiste, meydanlarda olan ana muhalefet lideri de varla yok arası.. hiç kaale alınmıyor. Siyasi çoğulculuk bilfiil böyle yok denecek kerte sınırlanıp, güç, dokunulmaz kılınan “muktedir”in elinde toplandığında; o rejim damardan artık bir “otoriter rejim” diye tanımlanıyor ve demokrasiyle bağı kopuyor. .
Gelecek pazar oylanacak anayasa değişiklikleri Türkiye’yi -“evet” kazanırsa- açık ve net biçimde bu yönde bir rejim değişikliğine taşıyacaktır. Türkiye’de belli başlı anayasa uzmanları ve Batı basınında hemen her gün yer bulan yorumların hepsi Türkiye’nin tepetaklak bir “tek adam rejimine” doğru yuvarlandığı konusunda hemfikir. Açık sözlü AKP’liler bile bu gerçeği gizlemiyor. AKP’nin kurucularından Ertuğrul Yalçınbayır örneğin, “Yeni anayasa ile egemenlik milletten alınıp tek kişiye verilecek. Bundan sonra kanun önünde eşitlik görmeyeceğiz, partizanlık her şeyin önüne geçecek. Literatüre bakın, Türk tipi anayasa görülmüş mü; bu Tayyip Bey anayasasıdır” diyor. Tayyip Bey anayasasına elbette hayır!
…***
Batuhan Çolak, 9 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Referandum günahları!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başkanlık rejimini oylamak için sandık başına gitmemize tam 1 hafta kaldı. "Partiler son kozlarını oynuyor" diyeceğim ama böyle bir durum yok. Bir tarafta "evet" diğer tarafta yine "evet"!Artık kampanyalar öyle bir hal aldı ki "evet" kampanyasının içinden "hayır" çıkmaya başladı. Her mitingde değişen söylemler, dün "siyah" dediğine bugün "beyaz" diyenler, 'evet'e ikna edelim derken 'hayır'a epey bir katkı sağladılar.2002'den bu yana yapılan seçimler düşünüldüğünde bu sefer bambaşka bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz mutlak. Özellikle AKP'nin "evet" için devletin tüm imkanlarını kullanması, bunu yaparken de vatandaşın hakkını dikkate almaması büyük bir vebal taşıdığını gözler önüne seriyor.Devletin resmi araçları, kurumları sınırsızca kullanılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Valilik talimatıyla liselere bile "evet" afişleri asılıyor. Valiler, kaymakamlar, bürokratlar, devlet memurları "evet" kampanyası için çalışmak zorunda bırakılıyor."Hayır" araçları meydanlara sokulmuyor, çadırlar sökülüyor… Tüm bunlar yapılırken camiler bile "evet" için kullanılabiliyor.Bu olaylara alet edilen devlet görevlilerine "sen gizli FETÖ'cü müsün" baskısı oluşturulurken, "Devletin, vatandaşın parasını böyle çar-çur edemezsiniz, bu günahtır" diye itiraz eden memurun başına neler gelebileceği kestirilemiyor. Bu yüzden devlet kurumlarında çalışan vatandaşlar susmak ve itaat etmek zorunda kalıyor.Ana akım medyada "hayır"a kesinlikle müsaade edilmiyor, "evet" in karşısına 'yorumcu' olarak çıkartılan kişilerin profilin düşük, ikna kabiliyetin de sınırlı olmasına büyük özen gösteriliyor.Seçim sonuçlarını belirleyecek milliyetçi camianın önde gelen isimlerine, kampanya yürütücülerine müthiş bir baskı ve sansür uygulanıyor. Sistemli fiili saldırılar ise işin cabası…Referandumun maliyeti ve ekonomik tablosu inanılmaz boyutlara ulaştı. Elde edilen verilere göre, şimdiden yüzlerce milyon liralık kaynak kullanıldı. Bayraklar, afişler, yol harcamaları, ulaşım masrafları, reklam ve tanıtım kampanyaları… Bu harcamaların tamamına yakını "evet" için yapılıyor, hem de devlet kaynaklarından!AKP'nin dün Yenikapı'da yaptığı miting için yollar kapatıldı, İDO seferleri iptal edildi, milyonlarca İstanbullu farklı güzergahlardan yollarını uzatmak zorunda kaldı. Ek metro, vapur, metrobüs ve otobüs seferleri konulurken, büyükşehir belediyesi tüm gücünü seferber etti.Tüm bunlar yetmemiş olacak ki AKP mitingi için 15 milyona yakın SMS atıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına, vatandaşların izni alınmadan gönderilen mesajlarla vatandaşlar mitinge davet edildi.Bunları bir parti bünyesi altında ve partinin reklam bütçesi kapsamında yaparsanız, kimsenin itirazı olmaz.Ancak vatandaşlardan toplanan vergilerle parti reklamı yapmak, milyonlarca TL harcamak hangi siyasi sistem içerisinde, hangi demokrasi ile açıklanabilir!
…***
Kazım Güleçyüz, 9 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yine bir Bylock feryadı: “Babama adalet ve özgürlük istiyorum””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“KHK ve Bylock mağduriyetlerini dile getiren mesajlar almaya devam ediyoruz.Bunlardan biri de, okurumuz Halit Erdoğan kanalıyla bize ulaşan bir Bylock mesajı:Sosyoloji bölümü öğrencisiyim. Babam 22 yıllık polis memuru idi. 672 KHK ile ihraç edildi. Daha sonra da Bylock gerekçesi ile gözaltı ve tutuklama oldu. Ancak babamın telefonu tuşlu bir telefon ve uygulamanın kullanılmasına imkân yok. Ki bizim hiçbir şekilde bir terör örgütüyle bağlantımız bulunmuyor.Yıllarını vatanı uğruna elinde silah tutarak geçiren bir insanın ellerinde o kelepçeleri görmek, inanın, bir evlâda verilebilecek en büyük acı ve başlı başına bir adaletsizliktir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Babam bizleri ülkesi uğruna her zaman ihmal etti, asla sesimizi çıkarmadık. Uykusundan, yemesinden, içmesinden, evlâtlarından fedakârlık yaptı. Ülkesi, milleti ve değerleri için çalıştı hep. Şimdi ise hiç kullanmadığı bir program yüzünden “Örgüt ile iltisakı söz konusu” denilerek tutuklanmış durumda.
Ben 22 yaşındayım ve bu durum, bu adaletsizlik benim psikolojimi çok kötü etkiliyor.
Ailem beni vatanıma, milletime hayırlı bir evlât olayım, okuyayım diye yetiştirdi. Fakat bu yolda eğitimime odaklanamıyorum.
Ben babamı yeniden görmek ve ona sarılmak istiyorum. Babam şehrin ışıklarını artık görebilsin; gökyüzüne tellerin arasında değil, özgür bir şekilde bakabilsin istiyorum. Ülkemiz için adalet istiyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi “Önce adalet yıkılır; sonra devlet!. Bu yüzden adalet için desteklerinizi bekliyorum. Benim sizden istediğim tek şey adalet için bana yardımcı olmanız ve babamı o dört duvardan kurtarmak. Teşekkürler.
1 ve 2 Nisan günleri “Bylock’la babasından koparılan liseli kızın çığlığı” başlığıyla yayınladığımız mesajın yazarından yeni mesaj:
Aylardır yaşananları anlatmak için çaldığım onca kapıdan biriydiniz. Bize ve bizim gibi insanlara sırt dönmediğiniz, umursamaz davranmadığınız, hiç tanımadığınız insanların dualarına vesile olduğunuz ve en önemlisi yalnız olmadığımızı hatırlatıp umudumuzun kırılmasına engel olduğunuz için size teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun.
Nur ve benzer durumdaki bütün masumların gasp edilen özgürlüklerine kavuşmaları için gün sayıyoruz.