Nisan 12, 2017 09:58 Europe/Istanbul

Aydınlık: ABD ve İsrail saldırganlığına hayır

Cumhuriyet:

‘Sessiz devrim’ OHAL’e döndü

Evrensel:

Darbe iddianamesindeki İçişleri Bakanı kim?

Yeniçağ:

Baykal: Milletin egemenliği yok ediliyor.

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

…***

Özgür Mumcu, 12 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hayır birleştirir evet dağıtır”başlıklı yazısını okıuyuucularla paylaşıyor.

“Söylediği sözün bir ağırlığı olsaydı, makamı ortadan kaldırılsın diye kendini böyle paralamazdı. Ancak insan yine de şaşırıyor. Hatırlayalım ne demişti Sayın Binali Yıldırım: “Şimdi, referandum olması halinde, elbette kimseye, ‘OHAL altında seçime gidildi… OHAL şartlarında referandum yapıldı’ gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz. Bu nedenle referandum öncesi OHAL kaldırılır diye düşünüyorum.” Referandum bu pazar. OHAL altında seçime giriyoruz. Hem de ne OHAL. Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerinin OHAL ile ilgili olup olmadığını denetleme yetkisini kullanmadı. Böylelikle hem kendi içtihadını hiçe saydı hem de Anayasa Mahkemesi’ni anlamsızlaştırdı. Bu kararın altına imza atanlar unutulmayacak. Kış lastiği hakkında düzenleme bile OHAL KHK’siyle yapıldı. Darbe girişimiyle mücadele etmek ciddi iştir. Ancak devletin her zerresine sinen ciddiyetsizlik, işi OHAL KHK’sinin içine kış lastiği tıkıştırmaya kadar vardırdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Meclis’in en büyük üçüncü partisinin genel başkanı hapiste. Çok sayıda milletvekili de öyle.2004 senesindeki MGK kararına rağmen Gülen cemaatine her türlü devlet imkânını sunanlara dokunan yok ama Cumhuriyet’in yönetici ve yazarları akla isyan eden gerekçelerle tutuklu.TSK’nin komuta kademesini ele geçirmeye yönelik cemaatin kumpas davalarını sonuna kadar savunan siyasetçi ve gazetecilerden iktidara biat edenlere dokunan yok. Bırakalım dokunmayı, kendilerini her yerde en büyük cemaat düşmanı diye pazarlamalarını bizzat iktidar teşvik ediyor. Darbe girişimi kendilerine ihbar edilmesine rağmen saatlerce Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, Ankara ve İstanbul valilerini, Emniyet müdürlerini uyarmayan, generallerin bir düğünde topluca ele geçmesini engelleyemeyen Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı, darbecilerin bombaladığı Meclis’in kurduğu komisyona gelip ifade vermeye bile tenezzül etmemiş. Şehirler dev bir evet paket kâğıdıyla ambalajlanmış gibi. Parti devleti anlayışına uygun şekilde, devletin bütün imkânları evet çıksın diye seferber edilmiş. Ülkemize ilk defa gelen bir yabancı, ülkemizin adını “evet” zannedebilir. Hiç utanıp sıkılmadan yakın siyasi tarihin en adaletsiz seçim kampanyası yürütülüyor. Baskı, yalan, ikiyüzlülük, cemaat itirafçılarını el üstünde tutmak... Ne ararsanız var.

Ancak yine de olmuyor. Bu şartlarda dahi hayır oyları gerilemiyor. Normal şartlarda bir insanın teklif etmeye utanacağı bu paket, arzulanan desteği bulamıyor.

Kimlik farklılıklarımızı koruyup onlardan öte bir memleket sevdası için bu iflas projesine hayır. Özetle, hayır birleştirir, evet dağıtır.

…***

Esfender Korkmaz, 12 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faizde gizli vergiye dikkat!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'in açıklamasına göre "altın tahvili" ve "altına dayalı kira sertifikası" olmak üzere iki yeni finansal yatırım aracı getirilecek. Medya bu haberi, vatandaş için altın fırsat, güvenli yatırım aracı, altının ekonomiye kazandırılması şeklinde, meselenin özünü araştırmadan verdi.Açıklamadan anlaşıldığına göre, vatandaş altınını bankaya verecek. Karşılığında alacağı kağıt ne olursa olsun, TL yatırmış gibi faiz alacak. Yani yastık altında atıl halde tutulan altınlar, sahibine gelir getirecek... Böyle olursa elbette vatandaş için ilave gelir olacak.Aslında olay çok basittir...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Eğer vatandaşın alacağı ve vergiden sonra elinde kalan faiz enflasyonun üstünde ise gerçekten altına bağlı kağıtlar gelir sağlar.  Eğer tersine ele geçen nominal faiz enflasyonun altında ise o zaman tersi olacaktır... Vatandaş elindeki altından da olacaktır.Bu nedenle faizi konuşurken reel faizi konuşmak gerekir. Ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası'na müdahale eden yetkililer, hiçbir zaman reel faiz dile getirmiyorlar. TÜİK her ay, finansal yatırım araçlarının, ÜFE ve TÜFE'ye göre aylık ve yıllık olarak reel getiri oranlarını açıklıyor. Mevduat reel faiz oranlarını öteden beri, Devlet içi borçlanma senetleri reel faiz oranlarını da son beş senedir açıklıyor.

2012 Mart ayında bankaya 100 lira yatıranın, beş yıl sonra 2017 Mart'ında reel satın alma gücü olarak elinde 90.94 lira kalmıştır. Bir de faizden stopaj yoluyla ödenen faizin ortalama yüzde 15'i kadar vergi var. Bu vergiyi de katarsak, beş yıl önceki 100 liranın beş yıl sonraki reel  satın alma gücü değeri yaklaşık  90 liraya düşmüştür. Burada 10 lira enflasyon vergisi ödenmiştir. Vergiyi veren tasarruf sahibidir. Vergiyi alan bankadır.Devlet iç borçlanma senetlerinin reel getiri oranı 2015 yılında 1.84 olmuş, diğer yıllar eksi değerde olmuştur. 2013 Mart ayında Devlet iç borçlanma senetlerine 100 lira yatıranın 4 yıl sonra, 2017 Mart ayında reel satın alma gücü değeri olarak elinde 93.29 kuruş kalmıştır. Aradaki fark 6 lira 31 kuruş gizli bir vergi olarak devlete gitmiştir.

…***

Fatih Yaşlı, 12 Nisan tarihli Birgün gazetesinde, “Yalanın referandumu, referandumun yalanları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Karşımızda, pervasızca ama sistematik olarak yalan söyleyen, üstelik bunun için bir metodoloji geliştiren, artık sabitleşmiş bir yönteme başvuran bir iktidar var. Basitçe “Hakikati baş aşağı çevirme, ters yüz etme” diye tarif edebileceğimiz bu yöntemin ise iki boyutu var. İlk boyutta, aslında kendisine ait olan nitelikleri, kendi zihniyetini ve kendi icraatlarını, hasım olarak seçtiklerine yükleme, onlara yansıtma bulunuyor.Örneğin, kendileri yıllarca Cemaatle koalisyon ortağı olmuşken CHP’yi FETÖ’cü ilan etmek, 2010 referandumunu Cemaatle birlikte yapmışlarken yargıya Cemaati CHP’nin yerleştirdiğini iddia etmek, “Hayır” çalışması yapmak adeta fiilen yasaklanmışken, “Evet” diyenlere baskı yapıldığını söylemek, ekonominin hali ortadayken Avrupa ekonomisinin çöktüğünü ilan etmek, Ahmet Şık ve onlarca gazeteci tutukluyken Avrupa ülkelerini demokrasiye ve AB değerlerine ihanetle suçlamak,…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Örnekler çoğaltılabilir ama bu yazı bağlamında bizi ikinci boyut ilgilendiriyor, o boyut ise şöyle tarif edilebilir: Hakikati baş aşağı çevirip ters yüz ederken, yaptıklarını inkâr, yapacaklarının yaratacağı sonuçların ise tam aksini iddia etmek. Referandum kampanyası bu sözünü ettiğim şeyin mükemmel bir örneğini oluşturuyor, o yüzden hemen bakalım.

İktidara göre, bu anayasa ile birlikte rejim değil sistem değişiyor. Bu açık bir şekilde yalan, çünkü sistem ve rejim, “parlamenter sistem/parlamenter rejim” örneklerinde görülebildiği üzere birbirinin yerine kullanılabilen sözcükler. Bu değişiklikle açıkça Türkiye parlamenter rejimden, bambaşka bir rejime, başkanlık bile demenin zor olduğu bir tek adam rejimine geçiyor. Egemenlik ulustan ve parlamentodan alınıp, tek kişiye ve Saray’a devrediliyor, yani rejim değişiyor.

İktidara göre, bu sistemle birlikte kuvvetler ayrılığı güçlendiriliyor, yani yasama, yürütme ve yargının birbirlerinin alanlarına müdahalesi zorlaştırılıyor, güç devlet aygıtı içerisinde dağıtılıyor. Oysa tam aksine, bu değişiklikle hem yasama hem de yargı, yürütmenin kontrolüne geçerken, yürütme içinde de başbakanlığın tasfiyesiyle birlikte, bütün güç, denetlenemeyen bir kişinin elinde toplanıyor. Bu güç, partisinin genel başkanı olacağından vekilleri kendisi belirleyeceği ve sistem cumhurbaşkanı ile iktidar partisinin aynı partiden olması esası üzerine kurulduğu için, parlamento, yani yasama üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurabiliyor. Aynı şekilde, yüksek yargı üyelerini hem doğrudan hem de kontrol ettiği parti dolayımıyla atayabileceği için yargı üzerinde tek adam vesayeti kuruluyor.

İktidar, yapılan değişiklikle Meclis’in temsil yetkisinin arttığından ve güçlendiğinden söz ediyor. Bir kere vekil sayısını artırmak temsil yetkisini güçlendirmek için yeterli değil, çünkü seçim barajı orada duruyor. Meclis ise hiçbir şekilde güçlenmiyor, çünkü güvenoyu uygulaması da gensoru uygulaması da ortadan kaldırılıyor. Meclis bakanları ve Bakanlar Kurulu’nu hiçbir şekilde denetleyemiyor. Dahası Cumhurbaşkanı ülkeyi kararnamelerle yöneteceği için Meclis’in yasa yapma yetkisi fiilen yok ediliyor. Bütçe yapma hakkı da, OHAL ilan etme yetkisi de Meclis’ten alınıp tek kişiye veriliyor. Cumhurbaşkanı’nın veto yetkisi güçlendiriliyor ve bu da Meclis’ten tek adamın istemediği kanunların çıkmasını imkânsız hale getiriyor. Yani aslında Meclis ortadan kalkıyor, dekor haline geliyor.