Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Bahçeli: Parti içinde 'HAYIR' oyu verecekler var
Yeniçağ:
Kılıçdaroğlu son anket sonuçlarını açıkladı
Evrensel:
Başbakan Yıldırım: Anayasada eyalet varsa istifa ederim
Birgün:
Binali Yıldırım'dan Bahçeli'ye 'eyalet' yanıtı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Nuray Mert, 14 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Son itiraz hakkımız, son kararımız Kesinlikle HAYIR!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkenin geleceğini oyluyoruz; bu sıradan bir seçim değil. Oyumuza, onayımıza sunulan yeni bir rejim; aslında çok bilindik, çok sıradan ve tarih boyunca vahim sonuçlarına tanık olduğumuz otoriter, yani baskıcı, yani kavgacı, yani dayatmacı, yani nefes aldırmaz, yüz güldürmez bir rejim. Mevcut rejim de pek matah, pek demokratik değildi, ama keşke büyük değişim daha az değil, daha fazla hak ve özgürlük istikametinde yaşansaydı. Olmadı, geldiğimiz yerde tanık olduğumuz, daha fazla özgürlük değil, idam talebi, barış özlemi değil, savaş çığlıkları...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir büyük seçimin arefesinde, zaten fiili bir otoriter rejim altında yaşıyoruz. İktidar çevresi de artık, bunu gizlemiyor, ‘mevcut halin yasallaşması gerek’ diye açıkça söylüyor. İktidarın matah bir şey gibi faş ettiği ‘fiili durum yaratmak’, zaten sadece hukuku, sistemi, kurumları hiçe saymak yolu ile gerçekleşen bir dayatma süreci. Şimdi, o dayatma koşulları çerçevesinde seçim yapılacak; ifade özgürlüğünün, yarışma eşitliği koşullarının olmadığı, siyasetçilerin, yazarların, çizerlerin tutuklu, olmayanlarının her an hapsi boylama, işinden gücünden atılma, terörist diye yaftalanma, hayatının karartılması tehdidi altında yaşadığı koşullardan söz ediyoruz. Bu koşullar altında, her şeye rağmen çoğunluğun ‘Hayır’ dediği bir sonuç alınırsa, gerçek bir demokrasi mucizesi olur, olmazsa sonu meçhul bir maceraya girecek bu ülke.
‘Evet’ seçimi, tabii ki nihayetinde seçimlerden bir seçim, tercihlerden bir tercih, ama bu tercih, denetim, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrımı, hak ve özgürlüklerin güvencesi olabilecek ne varsa, onları lüzumsuz, dahası ayak bağı olarak gören bir siyasal sistemin önünü açacak. Evet veya hayır diyen herkes bu tercihin bedelini yaşayarak görecek, ödeyecek, o zaman, işin işten geçtiğini, yapacak bir şey kalmadığını göreceğiz. Oysa şimdi yapacak son bir şey var; bu gidişe HAYIR demek, diyebileceğimiz son ‘Hayır’ı deyip, son itiraz hakkını kullanmak. Sonuç ne olursa olsun, feci bir rejim önerisine karşı itirazımızı tescillemek.
Son defa diyoruz, çünkü önerilen sistem onaylanırsa, beş senede bir yüzde elli bir çoğunluğu arkasına almayan kimsenin gık diyemeyeceği bir çoğunluk sultası. Lafı eğip bükmenin âlemi yok, önerilen sistem tüm gücün, beş yıllığına yüzde elli biri aşan birine teslimi için ‘tam vekâlet’ vermek, hani noterlerde ‘en yakınınıza bile vermeden bir daha düşünün’ denilen tam vekâletin siyasete tercümesi. ‘Ya tüm gücü, yetkiyi elinde toplayan delirirse, ya o olmaz bu olursa, ya yoldan çıkarsa’ falan gibi saçma sapan akıl yürütmenin, laf yarıştırmanın, ‘hayır’ı bu temel üzerine kurmaya çalışmanın âlemi yok. ‘Çoğunluğun oyunu alan, her tür yetkiye sahip olur, hakkaniyetli olan da budur, istemiyorsan sen yüzde elli biri bul, sen o güce sahip ol’ anlayışı üzerine kurulu bir siyasete hayır demek için, böylesi bir sistemin tarifinden başka gerekçeye gerek yok. İktidarın oya sunduğu sistemin tarifi bu.
Tam da bu nedenle, geri dönüşü olmayan biçimde geleceğimizi son kez oyluyor olacağız. Öngörülen sistem onaylanırsa, itiraz etmiş olan olanlara, ‘tabi olmak’ dışında bir seçenek kalmayacak. Resmen vatandaş, fiilen sakıncalı vatandaş olacağız, tabii ömrümüz yettiği sürece nefes almaya devam edeceğiz ama, sahici bir hayat alanımız olmayacak, kendi ülkemizde sürgün gibi yaşayacağız. En kötüsü, iktidardakiler ve destekçilerinin sandığı gibi, tüm bedeli biz itiraz edenler ödemeyeceğiz. Kendi vatandaşının bir kısmını bu konuma mahkûm eden bir sistem yönetebilir bir sistem, böyle bir toplum, aralarında pek çok farklılığa rağmen barış ve huzur içinde yaşayabilen bir toplum olmaz. En hafifinden birbirine küskün insanların, birlikte değil, birbirine güvenmeden yan yana yaşamak mecburiyetinde kalacağı bir yer olur burası. Bizi birleştiren tek ortak yanımız, işte bu büyük bedele hep birlikte katlanmak olacak.
…***
İhsan Çaralan, 14 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “'Hayırcılar'da umut 'evetçiler'de telaş büyüyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Evetçiler”in “stratejist” yazarı Abdülkadir Selvi, “18 yaşındakilerin milletvekili olacağı” rüşvetine karşın 18-25 arası gençlerin “hâlâ mesafeli durmaya devam ettiği”ni dün yine ve yeniden yazdı. Selvi’nin burada “mesafeli” olmadan kastı; gençlerin “evet”e ikna edilememiş olması!Kampanyanın başında gençleri, “Kürt muhafazakarları”, İstanbul ve Ankara’yı kazanmayı, İzmir’den ciddi bir “evet” çıkarmayı amaçlayan “evetçiler”in bu hedeflerinden hayli uzak oldukları anlaşılmaktadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Büyük kentlerden ve gençlikten umduğunu bulamayan “evetçilerin” bölge illerinde de akamete uğradığı gözleniyor. Anketler ve bölgedeki gelişmeleri yakından izleyenler, bölge illerinde “Hayır” diyeceklerin 7 Haziran seçimindeki düzeye vardığına işaret ediyor.
Hükümet de bölgede istediği “evet”i çıkaramayacağını anladığı için, “evet oyu için çalışma”yı bırakıp, “hayır” diyecek seçmenin sandıklara gitmesini önleyecek çeşitli önlemler almaya yönelmiş bulunuyor! Bu çerçevede bölge illerinde PKK-KCK operasyonu adı altında her hafta yüzlerce kişinin gözaltına alınması, tutuklanması neredeyse rutin hale geldi. Dün bile İçişleri Bakanlığı 412 kişinin PKK-KCK operasyonları kapsamında gözaltına alındığını açıklarken, valilikler de yeni “özel güvenlik bölgeleri” ilan etmeye devam ediyor. “evetçiler”, Kürt vatandaşların referandumda “evet” demesinden umutlarını kestiği için, “Ne kadar az kişi sadığa giderse o kadar az ‘hayır’ çıkar” düşüncesiyle, sandığa gitmeyi zorlaştıracak önlemler almaya yönelmiş görünüyorlar.
“Evet” sözcüleri, “ahvallerini anlatırken sirkatlerini de söylemek” zorunda kalıyorlar. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan; “devleti bir şirket gibi yönetme” hayalinden söz ederken, 657 Sayılı Devlet Memurları Yasası’nın değiştirilerek, kamu emekçilerinin iş güvencesinin kaldırılacağını da açıklayıverdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Hükümet, referandumun ardından ‘Kamu Personel Reformu’ olarak nitelendirilen değişikliğin yıl sonuna kadar gerçekleştirilmesini hedefliyor. Bu kapsamda kamudaki tüm istihdam biçimleri masaya yatırılacak. Kamuda ‘ömür boyu’ iş güvencesine son verilmesi hedefleniyor” diyerek, memura referandum müjdesi verdi! Herhalde “iş güvencesi kaldırılacak” olan sadece “hayır” diyeceklerini açıklayan KESK’e ve Kamu-Sen’e üye memurlar değil. Memur-Sen’e üye memurlar da iş güvencesini kaybedecekler. Bu yüzden de Memur-Sen üyeleri başta olmak üzere üç milyon kamu emekçisi ve yakınları, “evet”e destek çağrısının ve “evet”e destek vermenin ne anlama geldiğini bir kez daha düşünmelidir.
…***
Kazım Güleçyüz, 14 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargı da partili tek adama bağlanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Getirilmek istenen sistemde Meclisle sorumluluk ve denetim anlamındaki ilişkisi neredeyse tamamen kesilen Cumhurbaşkanı’nın, bu durumla ters orantılı olarak yetkileri alabildiğine genişletilirken, oylanacak pakette yargıyla ilgili olarak da kritik bir madde yer alıyor:Adı Hâkimler ve Savcılar Kurulu olarak değiştirilen ve 2010 referandumundan geçen pakette 22’ye çıkarılmış olan üye sayısı 13’e indirilen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin Adalet Bakanı ile Müsteşarı dahil 6’sını Cumhurbaşkanı, 7’sini Meclis seçiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Böylece yüksek mahkeme üyelikleri dahil, hâkim ve savcı atamalarını yapan bu kurul üzerinden yargıyı şekillendirme inisiyatifi Cumhurbaşkanına veriliyor.Meclisteki iktidar çoğunluğunu oluşturan vekillerin Cumhurbaşkanı tarafından uygun görülerek aday listelerine konulmuş kişiler olduğu dikkate alındığında, kalan 7 üyenin çoğunun belirlenmesinde de Cumhurbaşkanı’nın dolaylı şekilde etkili olacağı bir sistem bu. Sonuçta adalet mekanizması Cumhurbaşkanı’nın inisiyatifiyle yeniden şekilleniyor ve daha da artan bir siyasî etki altında kalıyor. Kabulüyle Hâkimler Savcılar Kurulu, Anayasa Mahkemesi üye sayıları, yapıları ve seçimlerine ilişkin değişiklikler hemen yürürlüğe giriyor.
Bu durum, paketteki diğer maddelerde yer alan ve tek başına bakılınca olumlu gözüken “yargının tarafsızlığı” ve “askerî yargının kaldırılması” gibi düzenlemelerin olumlu anlam ve sonuçlarını kaybettiren bir sonuç doğuruyor. Zira yargı tamamen Cumhurbaşkanı’na bağlanmış oluyor.