Türkiye'den köşe yazarları
Faruk Çakır, Yeniasya gazetesinde, “Adaletle hükmediliyor mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin önemli dertlerinden biri de adaletin sarsılmış olmasıdır.Adaletten yana şikâyeti olmayan kimse kalmadı. Bir dönem ‘sağcı’lar, bir dönem ‘solcu’lar, bir dönem de ‘futbolcu’lar adaletin tecelli etmediğinden yana şikâyetlerini dile getirdiler. Ülkemiz ‘yüksek tansiyon’ sebebiyle sıkıntılar çekiyor. İdarecilerimiz, attıkları adımlarla tansiyonu yükseltmenin peşinde. Bu durum kimilerinin işine geliyor olabilir, ama uzun dönemde vücudun diğer azaları zarar görebilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Medya kuruluşlarına ‘kayyım’ tayini de yaygınlık kazanan bir uygulama halini aldı. Acaba yürürlükteki kanunlar ‘kabahat’leri önlemeye yetmiyor mu? Bu kararlarda adaletle davranıldığı söylenebilir mi? En temel prensip, “Birisinin hatasıyla bir başkasının suçlanamayacağı” değil mi? Toptancı bir anlayışla yapılan cezalandırmalar bu temel prensibin ihlâli olmaz mı?
Kaderin adalet ettiğini ve edeceğini de unutamayız. Rüzgâr ekmenin neticesinin fırtına olacağını da akılda tutmak lâzım. Çorbamıza doğrayacağımız şeylerin daha sonra kaşığımıza geleceği de bir gerçek. O halde, hata yapanları ikaz etmek bir vazife. Haksızlık yapanlar uzun dönemde mutlaka yaptıklarının karşılığını görür. Keser döner, sap döner bir gün gelir hesap döner. Bu bakımdan ‘mağdur’ edilenlerden ziyade ‘mağdur eden’lere acımak lâzım.
Gerek ticaretin, gerekse siyasetin çirkin yüzü her defasında ortaya çıkıyor. Türkiye’de ‘kötü ticaret yapanlar listesi’ hazırlansa, acaba ilk sırada kimler yer alır? ‘Kayyım’ tayinleri bu sıraya göre mi yapılıyor? Eğer böyle yapıldığına dair bir kanaat yoksa, adaletin tecelli ettiğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde, medya hizaya sokulmaya çalışılırken, ‘kanunlara aykırı iş yapanlar listesi’ne mi riayet ediliyor? ‘Dün’kü haksızlık, ‘bugün’kü haksızlığı temize çıkarır mı? ‘Ceza’landırmada dahi bir adalet ve denge gerekmez mi? Bir tokatı hak edene, ‘bin’ tokat atılabilir mi?
Hukukçu olmadığımız için meseleyi kanun maddeleriyle izah edecek durumda değiliz. Ancak ortada kanunlara da kaynaklık eden ve herkesin bildiği temel prensipler var. Adaletle hükmetmek mülkün temeli değil mi? Peki, adaletle hükmediliyor mu?
Zaman gazetesinin de bağlı olduğu Feza Gazetecilik AŞ’ye kayyım tayin edilmesinde bu ‘temel prensip’lere riayet edildiği söylenebilir mi? Kayyımların ‘görev’e gidişleri esnasında yaşananlar, Türkiye’ye itibar katar mı?
Türkiye bu meselelerini çok daha soğuk kanlı olarak götürmek durumundadır. Her kim olursa olsun, yaptığı işlerde adaletle hükmetmezse, kazanıyor gibi görünse de uzun dönemde kaybeder. “Her kim”e herkes ve hepimiz dahiliz.
Tabloya bakılırsa birileri durmaksızın ‘rüzgâr’ ekip, ‘ah’ alıyor. Rüzgâr ekenlerin ‘meltem’ beklemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Rüzgâr ekenlere acıyalım ve ıslâhları için duâ edelim. Bu hepimiz için daha isabetli bir davranıştır. Prensiplerle hareket eden kazanır.
…***
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Üretmeyen, tüketim malı ithal eden ülke olduk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İhracat azalıyor. İthalat azalıyor. Ama ithalatta tüketimin payı artıyor.Nasıl mı? Şöyle; TÜİK verilerine göre; 2016’nın ocak ayında Türkiye 13,3 milyar dolarlık ithalat yaptı. Bu ithalat tutarı geçen yılın aynı ayında 16,6 milyar dolar tutuyordu. Yani ithalatta yılın ilk ayında yaklaşık yüzde 20 oranında azalma oldu. İşte ithalattaki bu önemli azalmaya rağmen tüketim mallarının toplam ithalattaki payı geçen yılın aynı dönemine göre arttı. Geçen yılın ocak ayında ithalatta tüketim mallarının payı yüzde 10,9 düzeyindeydi, bu yılın aynı ayında yüzde 11,9 oldu. Tabii bu tuhaflığı açıklamakta fayda var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Niye ithalatta tüketim mallarının payı artıyor?
Artıyor, çünkü; kaynaklar lüks AVM, lüks konut, lüks otomobile aktarılınca buna bağlı olarak lüks tüketim malı ithalatı da doğal olarak çoğalıyor. Üretim azalıyor. Lüks tüketim malına örnek mi istiyorsunuz, hemen verelim; Ocak ayında 36 milyon dolarlık tütün, sigara ve puro ithal edildi. Oysa geçen yılın aynı ayında 30 milyon dolardı aynı ürünlerin ithalat tutarı.
Yine bu yılın ocak ayında 35 milyon dolarlık canlı hayvan ithal edildi. Hâlbuki geçen yılın aynı ayında canlı hayvan ithalatı 9 milyon dolar tutarındaydı.
Bu arada Ocak ayında sebze ve meyve ithalatı 101 milyon dolara yükseldi. Geçen yılın aynı ayında sebze ve meyve ithalatı 94 milyon dolar düzeyindeydi. Hâlbuki tütünden canlı hayvana, sebzeden meyveye kadar tüketim mallarının hepsi yerli olarak üretiliyor ve iç pazara yetiyordu, artanı da ihraç ediliyordu.
Gelelim şimdi üretimin azaldığını nasıl anladığımıza…
Şöyle anlıyoruz; ara malı ithalatının toplam ithalat içerisindeki payı oran olarak azalıyor. Bu da bize üretimin gerilediğini gösteriyor. Çünkü 2016’nın ocak ayında ara malı ithalatı azaldı. Ve ara mallarının toplam ithalattaki payı yüzde 73,7’den yüzde 72,1’e geriledi. Bu da bize imalat sanayii üretiminin azaldığını gösteriyor.
Bu arada unutmadan hemen önemli bir gelişmeyi verelim; toplam ithalatta Çin’in birinci sırada yer aldığını görüyoruz. 2016’nın Ocak ayında Çin’den 1,9 milyar dolarlık mal ithal edildi. Bu ithalat bildiğiniz gibi mamul ve yarı mamul mallardan oluşuyor. Yani kendimiz üreteceğimize, iç pazarda tükettiğimiz malları Çin’den ithal ediyoruz. Bu da bizim üretimde nasıl gerilediğimizi, ikame üretimi yapamadığımızı gösteriyor.
Bu arada Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre Şubat ayında ihracat 14 aydır ilk defa arttı. Geçen yılın aynı ayına göre –Şubat ayında– ihracat yüzde 3 oranında artarak 10 milyar dolar oldu. Ama yıllık ihracat 139,7 milyar dolara geriledi. Yani ihracat geçen yılın 143 milyar dolar olan ihracat tutarının da altında kaldı. Tabii bu 12 aylık ihracat rakamı, 2016 yılı hedefi olan 155,5 milyar doların oldukça altında. Hemen belirtelim, hedefin tutması zor görünüyor. Dolayısıyla tüketim malı ithal edip kullanan, üretmeyen ve ihracat yapamayan bir ülke olduk.
“Peki, bu gidişin ekonomiye etkisi ne olacak” sorusu akla gelebilir.
Hemen cevaplayalım; Türk parası Merkez Bankası’nın TÜFE bazlı reel kur endeksine göre; gelişmiş ülkeler para birimleri yani dolar ve euroya karşı yüzde 14,6 oranında aşırı değerli görünüyor. Dolayısıyla emek verimliliğini artıracak teknolojik bir yenilik yapamadığımıza göre ihracatı artırmak için Türk parasının değer kaybetmesi gerekecek. Rekabet gücünün artması için başka çare yok.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “KOBİ batıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun bu hafta açıkladığı verilere göre, bankaların elindeki takipteki krediler, Ocak ayında toplam kredilerin yüzde 3,18'ine yükseldi ve altı ay üst üste artış kaydederek yaklaşık beş yılın zirvesine tırmandı.Bu artış içerisinde en çok dikkati çeken küçük ölçekli işletmelerin yaşadığı sorunlar. Zaten bir süredir bireysel kredilerin geri ödenmesinde ciddi sorunlar yaşanıyordu ama KOBİ tarafında sorun çok da dikkat çekici değildi.Son dönemde bir gecede batan KOBİ'ler bankaların başını ağrıtmaya başladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tüm bunları bir kenara bıraktığımızda Türkiye Bankalar Birliği geçtiğimiz hafta bankalara yönelik bir uyarı yaptı. Öz kaynaklarının artış hızının verilen kredilerin çok altında kaldığı yolunda bir uyarıydı.
Bu şu anlama geliyor; Sen bol keseden kredi vererek sistemi riske atıyorsun. Eğer kredi vermek istiyorsan sermayeni güçlendir.
Bankacılık sektöründe 2015 yılında toplam öz kaynaklar yüzde 13 artarak 262 milyar TL olurken, aynı dönemde toplam krediler ise yüzde 20 artarak 1.5 trilyon TL oldu.
Yine sermaye yeterlilik oranı yüzde 16.3'ten yüzde 15.6'ya geriledi. Bu rakam her ne kadar yüksekmiş gibi görülse de hızlı bir düşüşü ifade ediyor.
Gelelim bu veri ile takipteki alacakların artmasının ortak noktasına.
Buradan şu sonuç çıkıyor: Bankalar geçmiş dönem kârlılıklarını yakalayabilmek için riske oynuyor.
Bankaların bu aç gözlülüğü nedeniyle bugün Türk insanının büyük bir bölümü borçlu. Bir SMS ile verilen binlerce liralık kredi bir ülkenin borç batağına saplanmasına neden oldu. Bankaların vatandaş üzerindeki kontrolsüz kredi iştahının tehlikeli boyuta ulaştığını gören hükümet bazı tedbirler aldı.
Eskiden bir banka bir şirkete kredi vereceği zaman onun bilançosunu inceler, bu parayı nerede ve nasıl kullanacağına dair araştırma yapardı. Şimdi ise bankalar kendi şubelerine bile sormadan on binlerce küçük esnafa otomatik kredi limiti tahsis ediyor. Bunun için de o şirketin düzenli ödemelerine ve kredi kayıt bürosu verilerine bakıyor.
Esnaf bir bakıyor ki kendisine bir yıl boyunca kullanabileceği bir limit tahsis edilmiş.
Bu, kontrolsüz bir kullanıma neden olmakta ve bunun sonucu olarak bir çok esnaf batma noktasına gelmiş durumda.