Nisan 23, 2017 13:33 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: 23 Nisan kutlamasında balon şoku: Yaralılar var

Evrensel:

Dünya çapında on binler ‘bilimsel gerçekler’ için yürüdü

Yeniçağ:

Yıldırım: Geleceğin biricik umudusunuz

Yeni Mesaj:

Diyarbakır'da çatışma 1 ŞEHİT

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

…***

Orhan Bursalı, 23 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sandıklara siyasi ve yargısal örgütlü saldırı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Acaba sahtekârlık seçim sonuçlarını değiştirebilecek boyutta gerçekleşti mi? Bu soru, sandıkların örgütlü bir siyasi saldırıya uğramasının yanında önemini kaybetse de, yine de şimdiye kadar ortaya çıkan olgulara bakılacak olursa, evet demek henüz kolay değil. Bu soru ve yanıtı önemsiz kaldı diyorum, neden?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:

...***

Bir okurum mesaj gönderdi ve “sahtekârlık tamam da, gerçekten referandum sonucunu değiştirecek ölçüde bir oy sahtekârlığı var mı” diye sordu. Yaşadıklarımızın can alıcı sorusu bu mu? Bugüne kadar tüm seçimlerde oy sahtekârlığı şu veya bu ölçüde yapıldı, fakat ortaya çıkan olgular, bunların hiçbirinin seçim sonuçlarını değiştirebilecek bir etkiye sahip olmadığını gösterdiği için, “olur böyle vakalar” denilerek yola devam edildi. Vicdanlar derin yara almamıştı.

Özellikle son seçimlerde kurulan, Oy ve Ötesi gibi sivil toplum hareketinin yanı sıra, partilerin sandıklar üzerinde dikkatleri ve sandık tutanakları ile YSK’nin sonuçlarını karşılaştıran paralel sistemler, nispeten vicdanları rahatlatıyordu.

Fakat referandumda belki de ilk kez sandıkların siyasi ve yargısal örgütlü bir saldırıya uğradığını görüyoruz.

•Seçim yasası ile ilgili bazı maddeleri “yok” saydığını ilan etmesi, iktidar mensubunun talebi doğrultusunda bu kararı alması.

•Gösterdiği örneklerin (daha önceki bazı kararlar ve AİHM kararı gibi) durumla asla örtüşmeyen ilgisiz gerekçeler olduğunu görülmesi,

•YSK’nin mesela 170 bin kadar sandık varken, neden 480 bin kadar mühür yaptırdığı, bu mühürlerin nerelere ve kimlere dağıtıldığını açıklamaması...

Tüm bunları, sandık sonuçlarına siyasi bir saldırının unsurları olarak değerlendirmek mümkün.

Öyle anlaşılıyor ki, sonuçların eşite yakın çıkması ve kaybedilme olasılığının da olduğunun görülmesi üzerine, sandıklarda örgütlü bir sahtecilik, B planı olarak hazırlanmış ve devreye sokulmuş.

YSK’nin tamamına yakını, AKP’nin atadığı ve yargıda üst düzeyde görev almış, hatta başkanı Rize’ye çay toplamaya gitmiş insanlardan oluşuyor.Ülkemizde yargının işleyiş örneklerini gördükçe, inkâr edilmez bir eşgüdüm net ortada.

Acaba sahtekârlık seçim sonuçlarını değiştirebilecek boyutta gerçekleşti mi? Bu soru, sandıkların örgütlü bir siyasi saldırıya uğramasının yanında önemini kaybetse de, yine de şimdiye kadar ortaya çıkan olgulara bakılacak olursa, evet demek henüz kolay değil. Bu soru ve yanıtı önemsiz kaldı diyorum, neden?

Çünkü ilk kez YSK kendisinin de varlık nedeni olan Seçim Yasası’nı yok saydı! Yasa, mühürsüz zarf ve pusulaları tamamen geçersiz sayıyor. Bu kesin emirdir.

İkincisi, YSK bu kararıyla, yapılacak tüm seçimleri de yasal güvenceden yoksun ve her türlü oy-sandık dolandırıcılığını adeta serbest bırakmıştır. İktidarın kaybedebileceği anda, devreye girmeye ve yeni kararlar almaya hazır olduğunu gösteren bir YSK var karşımızda.

Üçüncüsü, iktidarın tutumudur. Var olan itiraz başvurularının tüm yollarının kapalı olduğunu ısrarla belirtmektedir. Hele Adalet Bakanı! İdari Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi’ne adeta talimat verir pozdadır.

Dördüncüsü, buna yargı karar verecektir, diyebilecek kadar bir adalet ve hukuk nosyonundan yoksun bir iktidar, kaybetmemek için her şeyi yapabilecek yapıda olduğunu da gösteriyor.

…***

Bülent Falakaoğlu Evrensel gazetesinde, “Tartışmaya davet: Tek adam otoritesinin sınırı”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.

“Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu 1 Kasım seçimlerinde gençleri kazanabilmek için gençlere, seçim öncesi adeta ‘rüşvet’ sayılabilecek şu vaatlerde bulunmuştu:Gençlere nakdi 50 bin TL hibe”diyen yazar, yazısının devaında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Önümüzdeki hafta için iktisatçıların daveti var! Referandum sonrasına denk gelen anlamlı bir davet bu. Şöyle ki...

Referandum sonuç haritasına bakınca şu sonuç çıkıyor: AKP genel olarak kent merkezlerinden ve gençlerden daha az oy alıyor.

Bir çok kişi bu duruma bakıp şu tespiti yapıyor: Sosyolojik açıdan incelenmesi gereken bir durum.

Aslında tam da ekonomi politiğin konusu.

AKP’nin “genç oy” problemi epeydir var. Yok sayılıp tekrarlanan 7 Haziran seçimlerinde de bu durum kendini göstermişti.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu 1 Kasım seçimlerinde gençleri kazanabilmek için gençlere, seçim öncesi adeta ‘rüşvet’ sayılabilecek şu vaatlerde bulunmuştu:

Gençlere nakdi 50 bin TL hibe.

Gençlere yüz bin TL faizsiz kredi desteği.

Lisans öğrencilerine verilen burs ve kredi miktarını 400 TL’ye çıkarma.

Evleneceklerin çeyiz hesabına yüzde 20 hibe.

30 bin öğretmen ataması...

Son referandum sürecinde ise...

Sadece 18 yaşında seçilebilme ‘yemi’ atıldı gençlerin önüne. Tabii ki tutmadı ve yapılan bir araştırmaya göre gençlerin yüzde 58’i ‘hayır’ dedi.

4 gençten birinin işsiz olduğu...

4 gençten birinin aylak (Ne eğitimde, ne işte ne askerde olan) olduğu...

Geleceğe güvenle bakamadığı...

Bir ortamda gençlerin ağırlıklı ‘hayır’ demesi normal değil mi?

Aynı şekilde işsizliğin yüzde 15’leri geçtiği, hayatın giderek zorlaştığı kent merkezlerinde ‘hayır’ın önde olması da...

Kimlik (laik, İslamcı, Kürt, milliyetçi diye bloklaşan) siyasetini derinden etkileyebilecek bir gelişme değil mi bu?

Referandumda...

Az farkla da olsa...

Meşruiyeti (Baskılar, hileler, ihlaller gibi nedenlerle) bulunmasa da...

‘Tek adam’ sistemi onay aldı.

“Demokrasinin kötü kavram olacağı yüzyıldayız” tezlerinin havada uçuştuğu...

Putin, Trump, Erdoğan etrafında ‘otoriterliğin dönemi’ savlarının dillendirildiği...

Faşist, otoriter siyasetin prim yaptığı bir dünya konjonktüründe...

Referandum sonucuna bakıp ‘dünyanın normali’ bu deyip hazır ola mı geçeceğiz! Yoksa kapitalizmin krizinin eseri olan bu tablo karşısında doğru taktik ve politikalar oluşturup harekete mi geçeceğiz?

Yazının girişinde belirttiğim davet bu sorulara katkı sunacak nitelikte.

…***

Prof. Dr. Ünal Emiroğlu, 23 Nisan tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Demokrasi açığı: YSK”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aynı doğrultuda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 8.maddesi daha somut bir içeriğe sahip: “Her şahsın kendisine Anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı muamelelere karşı fiili netice verecek şekilde milli mahkemelere müracaat hakkı vardır.” Diyen yazar yazısının devamında şunlar ifade ediliyor.

…***

“Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz”.

Bu yasak anayasa hükmüdür (madde:79).

Oysa, aynı anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlığı altında düzenlenen 36.maddesine göre:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Gariplik şurada; hem YSK kararına karşı hiçbir mercie (makama) gidilemeyeceğini söylüyorsun, hem de herkes yargı yerlerine başvurabilir diyorsun.

Anayasa hükümleri arasındaki bu çelişki ya da özgürlükler uyuşmazlığı nasıl giderilecektir?

Sorunun cevabı anayasal yargıda aranmalıdır. Meselenin özünde “Hak arama özgürlüğü” bulunmaktadır.

Bu hak, başvuru hakkı ve başvuru yollarının tanınmasıyla kullanılır.

İdare makamlarına, yasama meclisine (TBMM) ve yargı makamlarına başvuru;

Yönetsel (idari), siyasal ve yargısal başvuru olarak hak arama özgürlüğünün görünümleridir.

İdari ve siyasal başvuru hakkı “dilekçe hakkı” başlığıyla Anayasa’nın 74.maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, vatandaşlar kendileriyle ya da kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında yetkili makamlara ve TBMM’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptirler.

Yargıya ilişkin başvuru hakkı yukarıda değindiğimiz, Anayasa’nın 36.maddesinde düzenlenen; herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olmalarıdır.