Nisan 26, 2017 12:02 Europe/Istanbul

Cumhuriyet:Cumhurbaşkanı Erdoğan: AKPM kararı tamamen siyasi, tanımıyoruz

Yeni Asya:

Uluslar arası hukuka ayrkırı: İsrail'den Kudüs'te 10 bin yeni konuta onay!

Evrensel: 

Türkiye basın özgürlüğünde en ürkütücü ülkelerden biri

Aydınlık gazetesi:

Arınç'ın eski ortağı gözaltına alındı

 

Şimdi köşe yazıları

 

***

Özgür Mümcü 26 nisan tarihli cumhuriyet gazetesinde "ne yapmalı" başlıklı yazısını kaleme almış.

" Memleketimiz referandumdan “evet” cephesinin iddialarının tam aksine, güçlenerek değil zayıflayarak çıkmıştır. Seneler boyunca Gülen cemaatiyle ortak düşmana karşı mücadele amacıyla kurulan koalisyon, devlet kurumlarının çürümesiyle sonuçlandı. Bu çürüme 15 Temmuz’a giden yolu açtı. Darbe girişimi sonrası kurulan OHAL düzeni ise darbecilerle mücadeleyle sınırlı kalmadı. Denetimsiz bir “tek adam” rejiminin fiilen kurulmasına araç oldu. " diyen yazar şöyle devam ediyor:

 

 ***
 

Referandum eşitsiz şartlarda gerçekleşti demek bir iyimserlik. Referandum yakın siyasi tarihte görülmemiş bir baskının ve tek taraflı propagandanın etkisinde yapıldı. Kanunun açık hükmüne rağmen “mühürsüz oyların geçerli” sayılmasıyla birlikte kurumların çöküşüne hukuk devletinin sonunun gelmesi de eklendi. 

Cemaatin devlete sızmasında başrol oynayan siyasetçiler hesap vermedi. Devlet kurumlarının ve hukuk devletinin çöküşünden sorumlu olan siyasi kadrolar bırakalım hesap vermeyi yarattıkları anayasa dışı fiili durumu, mühürsüz seçim eliyle bir anayasasızlığa dönüştürdü. 

Hukuk devletinin değil kanun devletinin dahi olmadığı, hukuki ve siyasi denetimin sıfırlandığı, zayıflatılmış bir devletin keyfi bir şekilde tek şahıs tarafından yönetilmesiyle karşı karşıyayız. 
Türkiye, popülizm dalgasıyla dövülen demokrasiler için artık önemli bir vaka incelemesidir. Daha ötesi değil. 
Memleketimizin muhalif siyasetçilerinin çıkaracağı da çok ders var. Bu anayasasızlık döneminde alışılageldik siyaset yapma biçimleriyle erişilecek yer anlamlı değil. Henüz belki anlaşılamadı, ancak başkanlık seçimiyle genel seçimin beraber yapılacağı gün anlaşılacaktır. 

Otoriter rejimlere karşı duranların asgari müştereklerde dağılmadan durması önemlidir. Hele çok farklı kesimler bir aradaysa. Ayrıca iktidar cephesindeki kırılmalardan faydalanılmalıdır. Gelgelelim memleketimizin şartlarında bu çok zor. Mücadele sosyal olarak da örgütlenmeli. Özellikle boş bırakılan eğitim alanı başta olmak üzere hayatın her alanında örgütlenerek uzun soluklu bir mücadeleye hazır olmalı. 
Yani mesela devlet destekli ve denetimsiz her tarikat yurdunun karşısına yurt binası dikip işletebilecek bir sosyal mücadele. Muhalefetin güçlü olduğu yerlerdeki yerel yönetimlere bütün baskılara rağmen önemli roller düşüyor. 

Devasa bir baskı aracının karşısında bu sosyal örgütlenmeyi gerçekleştirmek imkânsız hatta böyle bir teklif saflık diye değerlendirilebilir. Ancak unutulmasın ki AKP-cemaat koalisyonunun hedeflerinden biri ÇYDD idi. AKP-cemaat ikilisi sosyal örgütlenme meselesini çok ciddiye almaktadır. Bir hayli uzun bir süredir siyaseten merkezde değil çevrede olduğunun artık farkına varacak olan toplumsal kesimlerin bu baskı ortamında hayatı yeniden örgütlemek dışında fazla bir seçeneği yoktur. 

Bu örgütlenmenin AKP’nin güçlü olduğu, solun eski seçmenlerini temsil eden sosyo-ekonomik kesimlere ulaşma ihtimali de yabana atılmamalı. 

Bütün bunlar yapılırken siyasilerin de “aman bana terörist derler”, “el âlem neder” gibi özgüvensiz kaygılardan arınması şart. Zaten ne yaparsanız yapın terörist ve vatan haini ilan edileceksiniz. 

Vaziyet zordur ancak hepten umutsuz değildir. “Mühürsüz seçim”in getireceği meşruiyet sorunu iktidar çevrelerini zorlayacak. Genç seçmen AKP’den uzaklaşmakta, AKP büyük şehirlerde tutunmakta güçlük çekmekte ve şehirli üretici kesimlerle arasındaki mesafe açılmaktadır. Bu potansiyel derhal kısır siyasi tartışmalarla bezdirilmeden, sosyal örgütlenmelere odaklanmak gerek. 

Kim bilir, ilerde, belki bu sayede, demokrasi konusunda Türkiye örneği olumsuz bir vaka incelemesi değil olumlu bir vaka incelemesi olarak anlatılır.

 

 ***

 

Yeni Mesaj gazetesi yazarlarından Muharrem Bayraktar'ın, "FETÖ, diyalog ve ötesi" başlıklı makalesi bu cümlelerle başlıyor:

" Ne kadar operasyon yaparsanız yapın, ne kadar sert ve haşin davranırsanız davranın FETÖ’nün devletteki izini temizleyemiyorsunuz. Zira daha başından “FETÖ’nün siyasi ayağı yok, siyasi ayağı temizledik” diyerek FETÖ ile mücadelede samimiyet testini kaybediyorsunuz.

Nitekim 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla bakan koltuğuna oturtulan bir ilkokul öğrencisi, yaptığı konuşmada medeniyetler ittifakından ve dinlerarası diyalog projesinden bahsederek şöyle demiş:

"Medeniyetler ittifakı girişimimiz, kültürler ve dinlerarası diyalog bağlamında önde gelen bir proje konumuna ulaşmıştır.” Diyen yazar makalesini kısaca şöyle devam ediyor:

 ***

Durduk yere ve bir milli bayramda, FETÖ’nün en temel projesi olan dinlerarası diyalog nasıl olur da üstelik bir “çocuk bakanın” dilinden gündeme gelebilir?

Bir telaş, bir telaş!

Malum gazeteler bunun da bir FETÖ organizasyonu olduğunu dile getirdiler. Olay hakkında soruşturma başlatılmış. Çocuğun annesinin babasının ifadesi alınmış.

Ailesi, verdiği ifadede “biz bu konuşma metnini Dışişleri Bakanlığı sitesinden aldık” demiş.

Sonuçta Dışişleri Bakanlığı’nın sitesine girince (eğer kaldırılmamışsa halen orada var) bu ifadeler aynen var.

Dışişleri Bakanlığı'nın sitesinin “Medeniyetler İttifakı Girişimi” bölümündeki ifade ise şöyle:

“Başlatıldığı günden bu yana artan bir görünürlük kazanan girişim, bugün din dahil kültürler arası diyalog bağlamında önde gelen bir proje konumuna ulaşmıştır.”

Yani Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na göre “dinler arası diyalog projesi, devletimizin de katkı sağladığı önemli bir proje” olarak” bakanlık sitesinde altın harflerle yerini almaya devam ediyor.

Devletin asayiş ve istihbarat birimleri de bu metni devlet politikası yaparak yıllarca ülkenin başına bela edenleri ve hala bakanlık sitesinde bulunduranları soruşturmak yerine, 8-9 yaşındaki bir çocuğun ve ailesinin izini sürüyorlar.

Sonra da “FETÖ’nün siyasi ayağını temizledik” diyeceksiniz.

15 Temmuz darbesine giden yol, dinlerarası diyalogdan geçiyordu.

Siz bugüne kadar bu projeye devletin en üst katından destek verenlerle ilgili, diyanette, Milli Eğitim’de, Dışişlerinde baş tacı yapanlarla, diyalog projesinin bendi olan ilahiyatçılarla, bu projeye destek veren ve halen utanmadan şak şakçılık yapan gazetecilerle ilgili tek bir soruşturma yapıldığını gördünüz mü?

Hayır.

Diyalog’a destek veren kocaman kocaman adamlar orta yerde dolaşırken, 8 yaşındaki bir çocuğun izini sürmek çok tuhaf kaçıyor.

Bu kafa ile FETÖ’yü temizlemek zor dostum zor.

 

 ***

 

Sedat Ergin 26 Nisan 2017 tarihili "Referandumun en ilginç paradoksu" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" 16 Nisan referandumunun sonuçlarını il ve bölge bazında incelerken çok ilginç bir paradoksla karşılaşıyoruz.

Bu paradoks, AK Parti-MHP ittifakının 1 Kasım’a kıyasla ülkenin yalnızca doğu ve özellikle de güneydoğusunda oylarını arttırmış olmasıdır. Muhafazakâr-milliyetçi ittifakın Türkiye’nin bunun dışında kalan bütün bölgelerinde oy toplamında kategorik bir şekilde gerilemiş olması, referandumun en çok tartışılacak noktalarından birini oluşturuyor. Özellikle güneydoğuda MHP’nin güçlü olmadığı dikkate alındığında, oy artışıyla ilgili bu gözlemi ağırlıklı olarak AK Parti faktörüne atfetmek hata olmaz. Bu durumu Metropoll araştırma şirketinin yaptığı bir analiz ve kendi hesaplamalarımıza dayanarak değerlendirmeye çalışalım." Diyen yazar şöyle devame diyor:

 ***

AK Parti ile MHP’nin güçlerini birleştirme projesinin hedeflenen sinerjiyi yaratamadığı, bu iki partinin 81 ilin 67’sinde 1 Kasım 2015 seçimindeki performanslarının altında kalmasından rahatlıkla okunabilir. Bu illerde iki partinin toplamı ‘evet’ oylarının altında kalıyor. Üstelik bu iller arasında ‘evet’ oylarının AK Parti’nin 1 Kasım’daki oyunun altında kaldığı iller de var. Örneğin, İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara, Antalya gibi büyük iller.

Buna karşılık 14 ilde AK Parti ile MHP’nin toplamı ‘evet’ oylarını geçiyor. İlginçtir ki, bu illerin tümü de Doğu ya da Güneydoğu Anadolu’da. Bu iller ve 16 Nisan referandumunda 1 Kasım’a kıyasla sağladıkları artışlar yaklaşık miktarlarıyla şöyle: Şanlıurfa 44 bin, Van 37 bin, Batman 16 bin, Şırnak 28 bin, Kars 607, Mardin 32 bin, Muş 20 bin, Siirt 12 bin, Tunceli 2 bin, Ağrı 22 bin, Bingöl 8 bin, Bitlis 17 bin, Diyarbakır 64 bin, Hakkâri 19 bin. 

Bu durumu Diyarbakır örneğinde detay inceleyebiliriz. MHP’nin bu ildeki oyu 1 Kasım seçiminde 6 bin 520, AK Parti’nin oyu ise 181 bin 456’ydı. Bu ikisini topladığımızda 187 bin 976 gibi bir toplama varıyoruz. Diyarbakır’da referandumda kullanılan ‘evet’ oyu ise 251 bin 733. 64 bine yaklaşan bir artış söz konusu.

Bu ilde 525 bin gibi baskın bir miktarda ‘hayır’ çıktıysa da 1 Kasım’da 580 bin olan HDP oyunda bir gerileme olduğu aşikâr. Ancak bu ilimizde seçmen sayısının 34 bin artmış olmasına karşılık katılımın 1 Kasım’a kıyasla 14 bin dolayında düştüğünü de not edelim. Ayrıca, bölgede hesaba katılması gereken bir aktör olan HÜDAPAR tabanının 1 Kasım seçiminde ağırlıklı olarak AK Parti’ye yöneldiğini varsayıyoruz. 

Bu arada, AK Parti’nin artış sağladığı illerle 1 Kasım’a kıyasla katılım oranının düştüğü iller arasında önemli ölçüde bir örtüşmenin bulunduğunu da denkleme dahil etmemiz gerekiyor. Katılım oranı en çok düşen iller Gümüşhane, Hakkâri, Şırnak, Van, Muş, Iğdır, Diyarbakır, Mardin, Ağrı, Bayburt, Batman ve Bitlis gibi bir sıralama izliyor. Bu iller katılım oranında 1 Kasım’a kıyasla 8 ile 5 puan arasında bir düşüş kaydetmiştir.

Her halükârda AK Parti iktidarı açısından bu seçimin en yaman çelişkisi güneydoğuda aldıkları sonuçta karşısına çıkıyor. AK Parti, bütün hesaplarını milliyetçi oyları yanına çekeceği hesabıyla MHP ile ittifak yaparak yola koyulmuş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu çerçevede milliyetçi tonların kuvvetli olduğu bir söyleme yönelmişti. 

Gelgelelim bu stratejinin milliyetçi oyları AK Parti’nin yanına çekmekte büyük bir başarı sağlamadığı referandum sandıklarında ortaya çıktı. 

Anadolu’nun milliyetçi coğrafyasında olmayan Kürt nüfusun yaşadığı bölgede olmuştur. Milliyetçi oylar hedeflenirken Kürt oylarından gelen bu sınırlı destek 16 Nisan referandumun en çarpıcı ironisidir herhalde.