Nisan 28, 2017 07:24 Europe/Istanbul

Star gazetesi: Merkezin kararı doları vurdu

Vatan gazetesi:

Türkiye ilk işareti verdi, operasyon bundan sonra

 

Sabah:

FETÖ'nün bin dokuz mahrem imamı gözaltında

 

Aktüel:

CHP halk oylamasıyla ilgili AİHM'e başvuracak

 

Şimdi köşe yazıları

 ***

Çiğdem Toker, 26 Nisan tarihli  Cumhuriyet gazetesinde "Hala işkenceye sıfır tolerans mı peki?" başlıklı yazısında Türkiye ve AB ilişkilerini ele alarak şöyle yazıyor:

" Bugün gibi hatırımda. 
Yalnızca ben değil, o tarihte Ankara’da olan çok kişinin 13 yıl önceki o günü unutmadığından neredeyse eminim. 
Dönemin Başbakanı Erdoğan Brüksel’den müzakere tarihi alarak döndüğünde, kendisini karşılayan binlerce araçlık konvoyu, başkenti bayram havasında kuşatan coşkulu insan selini, on binlere hitap ettiği mitingi ve henüz kararmamış havada ateşlenen havai fişek gösterisini yani. 
Derken Ankaralılar, TBMM’nin önündeki refüje dikilen ve AB üyeliğine kaç gün kaldığını gösteren bir kronometreli saatle şakalaşmaya başladı. Bulvardan geçenlerin gündemini bir süre işgal eden bu saat, neden sonra sessiz sedasız kaldırılmıştı." Ve devam ediyor:

  ***

Türkiye, kuruluş amacı “insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü desteklemek” olan AKPM’ce (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) yeniden denetim sürecine sokuldu. 
Yıllar önce çıkarıldığı denetime tekrar alınmak gibi bir unvanı elde eden ilk ülke olan Türkiye’yi yöneten kadrolardan özeleştiri beklemek, şüphesiz boşuna. 
Yine de AB Bakanı Ömer Çelik’in AKPM kararının ardından yaptığı açıklamayı dinleyince insan şaşırıyor. Bakan Çelik, kararın adil olmadığını, yapılan tartışmaların Türkiye gerçekliğiyle örtüşmediğini söyledikten sonra devam ediyor: 
“O kadar şaşırtıcı şeyler var ki. Türkiye’de işkence olduğu, Çin’den daha fazla tutuklu gazeteci olduğu, tek adam rejimi olduğu gibi şimdiye kadar duyduğumuz tek yanlı kara propaganda düşündürücü.” 
Hadi biz servis edilen işkence fotoğraflarını, cezaevlerinden yükselen yakınmaları görmemiş, okumamış olalım. 
Daha bir hafta bile geçmedi ki üzerinden. 
Kısa adı CPT olan Avrupa İşkence ve Onur Kırıcı Muameleleri Önleme Komitesi’nin Kasım 2016’da tamamladığı işkence raporunun açıklanmasına izin vermeyen hükümet bizimki değil miydi? 
15 Temmuz darbe girişimi sonrası İstanbul, Ankara ve İzmir’de cezaevlerine gidip yüzlerce görüşme yapan Komite’nin Başkanı , konuşmak istediğini ancak bunu yapamadığını söylemedi mi? 
Benzer nitelikteki raporlara hükümetin özel onayını beklemeksizin otomatik yayımlanmasına izin veren ülkeler olduğu düşünüldüğünde (Finlandiya, Monako, İsveç) AKP hükümetinin bu vetosunun gerekçesi konusunda fikir yürütemeyeceğimizi mi düşünüyor hükümet? 
Uzun süren tutukluluk, cezaevindeki koşullar nedeniyle intiharlar kayda girmemiş olabilir mi? 
CPT’ye 1988’den bu yana üye bir ülkenin hükümeti, hiçbir cezaevinde işkence olmadığından emin olsa bu rapora yasak koyar mıydı? 
Kasım 2016’da yayımlanan AB İlerleme Raporu’nda Türkiye’de işkence ve kötü muamele konusundaki artışa yer verilmedi mi? 
Yıllarca “sıfır tolerans” prensibiyle yürütülen işkenceye karşı tutumda 15 Temmuz sonrasında artış olduğu tespiti yer almadı mı? 
(Cezaevindeki meslektaşlarımıza, çok ciddi hak ihlaline dönüşen uzun tutukluluk sürelerine değinmedim bile.) 
Bu kararı hukuksuz olarak niteleyen Dışişleri Bakanlığı’nın, uluslararası hukukta suç olan işkence konusunda Türkiye’nin ne durumda olduğuna dair bir brifinge ihtiyacı olmalı. 
Yukarıdaki soruların tamamının yerine geçmek üzere, son soru: 
AKPM kararını hukuksuz bulurken, “Hâlâ işkenceye sıfır tolerans” mı demiş oluyorsunuz? 
Bunu diyemeyeceğinizi vurguluyor ve meslek yaşamımda ilk kez bir yazımın, somut olgularla tekzip edilmesini istiyorum.

 ***

Erdal Sağlam, 25 nisan tarihli Hürriyet gazetesinde "Yapısal tedbirleri alacağız, derken inandırıcı olmak…" başlıklı yazısını kaleme alıyor.

" TÜRKİYE’nin tasarruf sorunu büyürken, son yıllarda buna bağlı olarak iç ve dış borçlanma hızlandı. Açıklardaki hızlanmanın büyüme oranlarının düştüğü dönemde gerçekleşmesi ise sürdürülebilir büyüme oranlarının ciddi biçimde düştüğünü gösteriyor. Bu da yapısal tedbir gerekliliğini artıran en önemli unsur.

İşte bu tablo nedeniyle başta Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek olmak üzere, ekonomiyle ilgili bakanlar hem yurt içine hem de yabancılara yaptıkları konuşmalarda “referandum bitti şimdi yapısallara hız vereceğiz” diyorlar.

Peki, bu söylemler karşılık buluyor mu, hükümetin gerekli yapısal tedbirleri artık gerçekleştireceğine inanılıyor mu?" soran yazar kısaca şöyle devam ediyor:

 ***

İzlediğim kadarıyla, pek inanılmıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri demokrasinin iyileşeceği yerde daha tartışmalı hale gelmesi. Diğer önemli bir neden siyasetin yanında ekonomide de gerekli kararların alınamaması. Buna karşılık ekonomi bakanları güven ihtiyacı nedeniyle, belli ki bu söyleme devam edecekler.

Şu kadarını söyleyeyim; tasarruf açığını kapatırken en önemli araç olan işsizlik fonunu bile son aylarda eritmişken, erimeyi kalıcı hale getiren yasal düzenlemeler yapılırken “yapısal tedbir alıyoruz” söylemini inandırıcı kılmak epeyce zor olacak. SGK yeniden bir kara delik haline gelirken yapılanları yerli ve yabancı piyasa oyuncularına anlatmak çok zor olacak.

Sadece sosyal güvenlik açığı değil bütçenin açığı da, toplam kamu açığı da büyüyor. Maliye Bakanı Naci Ağbal, yılın son aylarında dengeleneceğini  söylüyor ama sadece iç borç çevirme oranlarına baktığınızda bile hızlanmayı görüyorsunuz. Kaldı ki bunun yanında Hazine’nin yükü önümüzdeki yıllara dönük olarak, hem özel sektör projelerine bile verdiği garantilerle, hem KGF’nin kredi sübvansiyonu ile giderek artıyor. Tüm bu gevşeme tedbirleri hızlanmışken, yapısal tedbir alacağız demek biraz garip kaçabiliyor.

Borçlanma artarken doğal olarak piyasa faizleri artıyor ama Merkez Bankası’nın gösterge faizleri artırmasına bile izin verilmiyorsa, özellikle yabancılar“Para politikası düzgün işlemezken yapısal tedbir nasıl alınır” demez mi?

 Türkiye’nin açığının nasıl büyüdüğünü zaten rakamlar açıkça gösteriyor. Hala kamu kesiminin dış borcu milli gelire oranla düşük sayılır ama unutmayalım ki artık büyümenin motoru olan özel sektörün dış borcu devasa boyutlara ulaştı.

2 trilyon 150 milyar TL’si özel sektörün olmak üzere Türkiye’nin toplam dış borcu 2016 yılı milli gelirinin yüzde 114’üne çıktı, 3 trilyon TL’ye dayandı. Buna karşılık önümüzdeki bir yıl içinde Türkiye’nin ödemek zorunda olduğu dış borç, 133 milyar doları özel sektöre ait olmak üzere, toplam 161 milyar dolar. Buna cari açığın finansmanını da ekleyin, Türkiye önümüzdeki 1 yıl içinde en az 200 milyar dolar dış borç almak zorunda ki, yüzde 3’lük büyümeyi sağlasın. Yani yüksek oranda büyüyeceğiz derken, duruma bakmak gerekiyor.

Şimdi size bir soru; sürekli açığı büyüyen, borç ihtiyacı artan, buna rağmen evinde sürekli pahalı tadilatlar yapmaya devam eden, hem de ailesi içinde ve komşularıyla ciddi kavgalar yaşadığını bildiğiniz bir arkadaşınıza borç vermeye devam eder misiniz?

Çok daha fazla faiz verirse belki borç vermeyi devam ettirirsiniz ama bu arkadaşınız, bu kırılgan durumuna rağmen, yüzünüze karşı sürekli kötü sözler etmeye başlamışsa ne yaparsınız?

Şunu söylemek istiyorum ki; Türkiye’nin içeride toplumsal uzlaşma sağlayıp, Batı ile ilişkiler başta olmak üzere dış politikada köklü değişiklikler yapmadan  yapısal tedbirleri alması da, yeni bir büyüme hikayesi yazması da imkansız.