Mayıs 06, 2017 08:02 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Demirtaş: Yeni ittifaklar gelişebilir

Birgün:

Gül: Günlük siyasete girmeyeceğimi defalarca söyledim

Sözcü:

İtiraflar 197 ihraç getirdi

Yeniçağ:

Akşener: Hayır partisi kuruldu

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Esfender Korkmaz, 5 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Üretimde engeller”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2016 yılında sanayi üretimi yüzde 4.5 oranında arttı. Sanayi sektörü GSYH büyümesinde öncüdür. Ayrıca bugün yaşamakta olduğumuz işsizliği çözmek için de önemlidir. Kalkınmamız için sanayi üretiminde daha büyük büyümeyi yakalamak zorundayız.Öte yandan, 2007 ve öncesinde imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı yüzde 82 seviyesinde iken son beş yıldır yüzde 74 seviyesine geriledi. Sanayide daha yüksek büyüme için daha yüksek kapasite kullanım oranı olmalıdır. Sanayi üretimde başa gelen engel, üretimin ithalata bağımlı bir yapı kazanmış olmasıdır.2012 öncesindeki yıllarda, sıcak para girişi cari açıktan fazla olduğu için kurlar düşük kaldı. Bir ara bir dolar bir TL. diye konuşulmaya başlandı. Merkez Bankası ve hükümetler de sıcak para ve düşük kur rehavetine kapıldıkları için kur baskısına karşı bir önlem almadılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Düşük kur ihracatı daha pahalı, ithalatı daha ucuz kıldığı için, ara malı ve ham madde ithalatı, bunları içeride üretmekten daha ucuza geldi. Bu şartlarda sanayiciler, KOBİ'ler daha ucuz olduğu için ara malını üretmek yerine ithal ettiler. Sonuçta iç üretim ve istihdam daraldı. İşsizlik arttı.Rekabet gücü düştü.2013 ve sonrasında kur artışı ile ara malı ve ham madde ithalatının da azalması gerekirdi. Ne var ki içeride yatırım ortamı olmadığından, ara malı ve ham madde üretmek için kimse yatırım yapmadı. Kur artınca bu defa ara malı ve ham madde daha pahalı gelmeye başladı. Finansman sorunları oluşmaya başladı. Bu defa ithalatta ve bağlı olarak da üretimde aksaklıklar oldu.Elektrik, doğal gaz, akaryakıt gibi girdi fiyatları ile bu girdiler üstünden alınan KDV ve ÖTV oranları yüksektir. Bu artış, üretim maliyetlerini artırıyor. Sanayide rekabet gücünün düşmesine neden oluyor.Elektrik üretimi, ithal doğal gaz ağırlıklıdır. Doğal gazda Türkiye dışa bağımlıdır. Bu durum üretimde riski artırıyor. Uzun vadeli stratejik plan yapmayı ve yatırımları engelliyor. İstihdam üzerindeki vergi ve prim yükü yüksektir. Bu yük bir işçinin işverene maliyeti içinde yüzde 37-40 dolayındadır. Evli bir çocuklu işçi üstündeki istihdam yükü dünyanın en ağır yüküdür.Bu yük yeni yatırımları ve kapasite artışını engelliyor. Türk bankacılık sisteminde yabancı sermayenin payı arttı. Bu durum ulusal programlar yapmayı, uzun dönemli stratejiler yapmayı engelliyor. Ayrıca bankalar daha kısa vadeli ve daha yüksek faizli tüketici kredilerine ağırlık veriyor, yatırım ve üretimde finansman sorunu oluşuyor. Referandumda para dağıtmak, bu sorunu kalıcı çözmeye yetmez. Özelleştirmede de yabancı payı yüksektir. Ekonomide İslami sermayeye öncelik tanınıyor. Stratejik yatırımlar bile özelleştirildi. Özel sektör üretimi sosyal gerekçelerle değil, doğal olarak kâr maksimizasyonu için yapıyor. Bu durum dış fayda ve maliyeti olan malların üretiminin, ihtiyaçtan daha düşük kalması sonucunu doğuruyor. Ulaşım maliyetleri yüksektir. Türkiye'de daha ucuz ve hızlı ulaşım yolları olan, tren yolu ve deniz yolu taşımacılığı yerine daha pahalı kara yolu taşımacılığı yapılıyor. Bu nedenle üretim maliyetleri içinde, taşıma maliyetlerinin payı yüksektir. Reel sektör için vasıflı iş gücü eğitimi yapılmıyor. Eğitimde insan gücü planlaması yapılmadığı için bazı mesleklerde iş gücü fazlası, bazı mesleklerde ise iş gücü eksiği vardır.Özel sektör, odaları aracılığı ile ihtiyaç duyduğu vasıflı iş gücünü kendi yetiştirmeye başlamıştır. Özetle sanayide vasıflı iş gücü temini de  zorlaşmıştır.Sonuç olarak; bu sistem böyle gitmiyor. Türkiye'nin bir millî kalkınma politikası ve stratejisi olmalıdır.

…***

Latif Salihoğlu, 5 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Değişen bir şey yok maalesef; “Tek adamcılık” tam gaz...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Tek adam” siyaseti, adım adım vesayete, en nihayet esarete doğru sürükleyip götürür.Esasen, başka türlü bir beklenti içinde olmak, kendi kendini oyalamak, belki de aldatmak anlamına gelir. Zira, tek adamcılığın hâkim olduğu yerde, şu tarz gelişmeler bir cihette kaçınılmaz şekilde zuhûr eder: “Tek adam”ın etrafını tetikçiler, alkışçılar, yağcılar, yaranmacılar, menfaatperestler, menfaati için zillete tenezzül edenler kuşatır.Gazeteler, birbiriyle yaranma yarışına girer. Hemen her gün tek adamın resmini, mesajını manşete-sürmanşete taşır. Kiralık, satılık kalemler borsaya düşer. Münafıklık tavan yapar. Kabalık, yılışıklık, yüzsüzlük... en çok rağbet edilen iş ve meslekler haline gelir.Televizyon kanallarında, “tek adam”ı haber yapmak, onunla ilgili haberleri ilk sıralara taşımak, normal yayın akışını bile keserek onun konuşmalarını canlı yayınlarla kitlelere ulaştırma çabası, en önemli yayıncılık hizmeti haline gelir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Seviyesiz, niteliksiz, karaktersiz şahıslar, temayüz etmiş kimseleri dışlamaya koyulur; mümkünse onları “tek adam” ile karşı karşıya getirip diskalifiye etmeye çalışır. Tâ, etrafta kendisine rakip olacak kimseler kalmasın; tek adam da onlara muhtaç, yahut mecbur hale gelsin.

 “Tek adamcılık” siyasetinin hâkim olduğu yerde, düşünce tembelliği meydan alır. İdrak daralır. Ufuklar kararır. Muhakeme gücü zaafa uğrar. İlerisi görünmez hale gelir.

Ölçü “tek adam”ın kendisi olduğu için, idrak ve muhakeme yoksunları, tapındıkları adamı “mutlak gerçeğin” merkezine yerleştirir. Onlara göre, “tek adam”a taraf olan ve ona mutlak itaat eden iyidir, doğru yoldadır; ona muhalif olanlar ise kötüdür ve doğru yoldan sapmış kimselerdir.

Tek adama dayalı siyasetin hakimiyeti devam ettiği sürece, iş başına gelenler de aynı tornadan geçmeye, aynı işlevi görmeye mecbur, hatta mahkûm olurlar.Aksi halde, hangi makamda olurlarsa olsunlar, çekip gitmek durumunda kalırlar. Ya kendileri giderler, ya da azledilerek gönderilirler. Giden kişinin yerine ise, “tek adam”a övgü düzen, ona sadâkat göstermekten ayrılmayacağını deklâre eden, diğer yaranmacılarla giriştiği yarışı en önde götüren kimse gelir.Ne var ki, insan izzet ve haysiyeti ile bağdaşmayan bu vaziyet, zamanla bir kısır döngüye dönüşür ve gitgide adileşerek değerini kaybeder. Nihayetinde, tek adamla birlikte, onun siyaseti de biter ve devri saltanatı sona erer.

…***

Emin Çölaşan, 5 Mayıs tarihli Sözcü gazetesinde, “Partili adalet” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dünyada en kötü şeylerden biri nedir bilir misiniz? Adaletin, siyaset emrine girmesidir. Biz şimdi bunu yaşıyor, bu sürece tanık oluyoruz. Güvenmemiz gereken yargı elden çıktı, siyasetin emrine ve güdümüne sokuldu. Birkaç yıl öncesine kadar yargı Fetullah ve ekibinin denetimi altındaydı. Şimdi Recep Bey'le birlikte AKP iktidarının eline geçmiş durumda. Çok tehlikeli, hem de yanlış bir oyun oynuyorlar. Yargıyı ele geçirebilmek amacıyla anayasayı değiştirdiler. Bazı iyi niyetli vatandaşların kafasında halen bir soru var: Bu anayasa değişikliği niçin yapıldı? İktidar yargıya tümüyle el koyabilsin diye yapıldı. Bizim gazetede okuyorsunuz…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

CHP Milletvekili Barış Yarkadaş, göstermelik hakimlik sınavını kazanan AKP'lilerin listesini açıkladı ve çok da iyi yaptı. Bu haberleri okuduktan sonra bir umudum vardı: “Hükümet mutlaka bir yalanlama yapar, listede yer alan, ancak gerçek olmayan isimleri kamuoyuna duyurur!..” Yani “Listede abartı olabilir” diye düşünüyordum. Yandaşlar sınavını düzenleyen Adalet Bakanlığı dahil hiçbir yerden ses çıkmadı, yalanlama gelmedi. Sınavı kazananlar AKP'nin il ve ilçe eski ve yeni yöneticileri, aynı partinin adayları falan filan!.. Danıştay Başkanı'nın sarayda görevli kızı… Bakanlığın Özel Kalem Müdürü… Şimdi bunlar hakim ve savcı olunca kura çekecek ve halen yürürlükte olan mevzuat uyarınca ilk görev yeri olarak uzak ve (eski deyimle) mahrumiyet bölgelerine atanacak. Yani Danıştay Başkanı'nın kızı saraydaki görevini bırakıp örneğin Silopi'ye gidecek! Özel Kalem Müdürü görevini bırakıp örneğin Çukurca'da hakimlik yapacak! Olacak şey midir! O halde bu arkadaşlar niçin tam kadro hakim olmak istiyor? Vatan millet aşkına mı?.. Hayır. Onlar göreve başladıktan bir süre sonra iş kitabına uydurulacak ve bunların büyük çoğunluğu yine bulundukları il ve ilçelere bu kez hakim ve savcı kimliği ile dönecek. Örneğin Danıştay Başkanı'nın kızı yine saraydaki görevine dönecek, Özel Kalem Müdürü bakanlıktaki masasına oturacak. Hakim maaşları diğer kamu görevlerine göre yüksektir. Böylece hem yüksek maaşa, hem de hakim dokunulmazlığına kavuşmuş olacaklar. Hadisenin içyüzü budur. Yargıya siyaset girmiştir ve bunun sökülüp atılması bu aşamada asla mümkün olmayacaktır.