Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Fikri Sağlar disiplin kuruluna sevk edildi
Cumhuriyet:
Türkiye'de 157 gazeteci tutuklu... Erdoğan: Düşünce ve ifade özgürlüğünü sonuna kadar savunduk
Evrensel:
Muhalefetten ‘Başkanlık seçimi’ tartışmasına tepki
Milligazete:
Borçları yapılandıracak teklif Meclis'te
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
…***
Adil Yıldırım 8 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tek millet mi, tek tip düşünce mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son yıllarda en duyduğumuz cümle, “tek vatan, tek devlet, tek bayrak, tek millet...” şeklinde uzayıp giden “teklik” telkin eden ifadelerdir.Bunun bir tık ötesi ise, “tek düşünce” anlayışıdır. Zaten 16 Nisan’da yapılan referandumla getirilen anayasa değişikliği de, “iki başlılığı ortadan kaldırmak” adına, bütün yetkileri tek elde toplamayı amaçlamaktadır. Halbuki, modern toplumlarda çok düşünceli, çok sesli, çok renkli olmak esastır. Bu çokluk, tek millet olmayı ortadan kaldırmaz. Bir ormanda değişik ağaçların bulunması, onun orman olma özelliğine zarar vermez, aksine ormana zenginlik katar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Herhangi bir konuda herkesin aynı şeyi düşünmesi şart olmadığı gibi, mümkün de değildir. Her insanın fıtratı farklı, istidadı farklı fikri ve düşüncesi farklı olabilir. Bu farklılıklar bir ayrımcılık ve bölücülük sebebi değil, işbirliği ve fikir zenginliği demektir. Ne kadar çok fikir ve düşünce bir araya gelirse, alınan kararlar o kadar isabetli olur. Onun için dinimizde istişareye büyük önem verilmiştir. Zaten çağdaş bir yönetim tarzı olan demokrasinin de temelinde bu istişare metodu vardır.
Ne var ki, bir topluluğu veya bir toplumu idare edenler, genellikle farklı düşüncelerden rahatsız olurlar. Herkesin aynı şekilde düşünmesi, hiçbir konuda farklı bir görüş ve düşüncenin çıkmaması, birlik ve beraberlik gibi kabul edilir. “Bakın herkes aynı şeyi düşünüyor, ne kadar güzel bir birlik ve beraberlik tablosu” diye sevinebilirler.
Halbuki, bu bir birlik değil, tek tipliliktir. Düşünce kısırlığı ve fikir darlığıdır. “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse hiçbir şey düşünmüyor demektir”
Birileri sizin yerinize de düşünür, karar alır ve uygular. Size de bu kararlara uymak düşer. Özellikle totaliter ve müstebit bir düzenin başında bulunanlar, düzenlerine çomak sokacak kaygısı ile her yeni düşünceyi düşman olarak görürler. Statükoyu korumak endişesiyle hiçbir farklı düşünceye izin vermezler. Herkesi kendileri gibi düşünmeye zorlarlar. Hatta başkalarının düşünmesine bile gerek yoktur. Onlar herkes adına düşünürler, karar verirler ve uygularlar. Böylece halkı da düşünme zahmetinden kurtarırlar.
Halbuki insan, düşünen bir mahlûktur. Bu özelliği sayesinde insan olmuştur. Herkesin fıtratı farklı, zevki farklı, istidadı ve ihtiyacı farklıdır. Bu farklılıklar bir araya gelerek bir bütünlük oluşturur ve böylece sosyal toplum ortaya çıkar. Demokrasi denen yönetim tarzı da, farklılıkların bir araya gelerek bir bütün oluşturmasından doğan sistemin adıdır.
Demokrasinin, yani istişarî yönetim tarzının faziletini idrak eden toplumlarda, farklı düşünceler teşvik edilir. Zira her düşünce yeni bir gelişmeye kapı açar. Bir çok yeni buluş ve icatlar farklı düşüncelerden doğmuştur. Bütün insanlar dünyanın düz olduğunu düşünmeye devam etseydi, insanlık hâlâ ortaçağ dönemini yaşıyor olacaktı. Galile farklı düşündü, yeni bir bakış açısı getirdi ve coğrafya bilimi gelişmeye devam etti. Yeni kıt’alar, yeni denizler ve okyanuslar keşfedildi.
Çağdaş üretim merkezlerinde ve işletmelerde beyin fırtınası yapılır. Ortaya atılan bir konuda herkes fikrini söyler, bu fikirler saçma bile olsa, toplantılarda değerlendirilir.
…***
Nilgün Tunçcan Ongan, 8 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Çocuk işçiliği”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“İş cinayetleri hız kesmezken, çocuk işçi ölümleri de giderek “yerleşik” bir hal alıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre 2016 yılı boyunca en az 56 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetmiş. 2017’nin ilk 4 ayında ise her ay en az 2 çocuk iş cinayetine kurban gitmiş durumda.Mayıs ayı da yine çocuk işçi cinayetiyle başladı. Resmi tatil olan 1 Mayıs’ta, çalıştığı atölyede, yük asansörü ile duvar arasına sıkışan çocuk işçi Ömer Faruk Sever hayatını kaybetti.Buna karşılık resmi veriler ise ibret verici. Gerçeği yansıtmaktan uzak olması bir yana kendi içinde de tutarlı değil.Örneğin Çalışma Bakanlığı’nın 2015 yılı bütçe tasarısına göre, 2014’te yapılan teftişler sonucu toplam 435 bin 795 işçiye ulaşılmış. Bunlardan sadece 1 tanesinin çocuk işçi olduğu ve işçi sağlığı ve iş güvenliği bakımından da sorunlu hiçbir çocuk işçiye rastlanmadığı ileri sürülüyor. Oysa 2014 yılında çalışırken hayatını kaybetmiş olan en az 54 çocuk işçi var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aynı Çalışma Bakanlığı 2016 yılında, CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel’in soru önergesine cevaben, yaptığı açıklamada ise son 5 yılda çocuk işçiliği dolayısıyla 232 işletmeye idari para ceza kesildiği söyleniyor. Çünkü bu işletmeler İş Kanunu kapsamında yasaklanan hallerde çocuk işçi çalıştırmışlar.
Burada ortaya koyulan verilerin tutarsızlığı ve sorunun gerçek boyutlarını gizliyor olması yanında, İş Kanunu’na yapılan atıf çözüm arayışının da ne denli sorunlu olduğunu gösteriyor. Çünkü Türkiye Çalışma Mevzuatı, tıpkı uluslararası hukuk gibi, çocuk emeği kullanımını engellemeyi değil düzenlemeyi amaçlıyor. Buna göre de asgari yaş ve azami çalışma sürelerine ilişkin kimi düzenlemelerle sorun “hafifletilmeye” çalışılıyor. Tıpkı sanayi devrimi sonrasındaki dönemde olduğu gibi.
Öte yandan alınan tedbirlerin sermayeyi zora sokmaması konusunda da küresel bir mutabakat var.
Şöyle ki; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve UNICEF’in de dahil olduğu birçok uluslararası kurum ve örgüt, çocuk işçiliğiyle mücadelenin ticari cezalara konu edilmemesi gerektiğini savunuyor. Buna göre üretimde çocuk emeği kullanımını ortadan kaldırmak için yaptırım ya da boykotlara başvurmak uygun değil. Çünkü “enformel alanla sınırlı bir sorunla mücadele ederken tüm küresel ticareti tehdit etmemek gerekiyor.” Bu yaklaşım işveren sendikaları tarafından da güçlü bir biçimde destekleniyor.
Oysa çocuk işçiliği sadece enformel alanı ilgilendiren bir sorun değil. Formel ve enformel sektör arasında özellikle küreselleşme sürecinde sıkılaşan bağlar, en kurumsal işletmelerin bile çocuk işçiliğinin sağladığı maliyet avantajlarından faydalanmasına yol açıyor. Çünkü pek çok büyük sanayi şirketi, enformel alanda çocuk emeğiyle üretilen malları girdi olarak kullanıyor.
Buna karşılık ticaretin çocuk işçiliğiyle mücadele alanının dışında bırakılması ise yasal düzenlemeler seviyesindeki müdahalenin bile kapitalizmin “hoşgörü” sınırları dışına çıkamayacağına işaret ediyor ve bunu güvence altına alıyor.
Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımasının sonuçlarını ise DİSK-AR’ın 2015 yılında hazırladığı çocuk işçiliği raporu ortaya koyuyor. Rapora göre çocuk işçiliğindeki azalma eğilimi 2006-2012 yılları arasında durmuş ve çocuk işçi sayısı tekrar artış göstermiştir. Üstelik de çocuk işçiliğindeki bu artış, çocuk emeği kullanımının en kötü biçimlerinin gözlemlendiği ücretsiz aile işçiliği ve tarım sektöründe gerçekleşmiştir.
…***
Remzi Özdemir, 8 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Millî ve yerli olmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümetin kamuoyuna adeta slogan gibi yansıttığı bir politikası var. Aslında politika demek de yanlış bu sadece sözde kalan bir propaganda.Millî ve yerli!Buğdayı bile Rusya'dan ithal eden bir ülke ne kadar millî olabilir orası tartışılır ama benim dikkat çekmek istediğim bir çelişki var.Her fırsatta millî ve yerli diyen bir hükümetin para piyasalarını hızla yabancılaştırması. Borsa, nisan ayında garip bir şekilde yükseldi. Bu yükseliş ile birlikte borsada yabancı payı adeta zirve yaptı ve yüzde 64'e çıktı.Borsada şu an yerli yatırımcı yok denilecek kadar az. Yabancının dışında da kalanlar bankalar ve onların oluşturdukları fonlar. Bankaların da sahiplerinin yabancılar olduğunu düşündüğümüzde borsamızın neredeyse tamamı yabancıların kontrolünde.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Eskiden borsanın kaderini yerli yatırımcılar ülkedeki ekonomik ve siyasi gelişmelere göre belirlerlerdi. Ekonomi düzelince yükselir, tersi olunca düşerdi. Çünkü borsada ekonomi kuralları geçerdi.Ne yaptılar, borsa yatırımcılığını suç saydılar. Şimdi Türkiye Suriye'de savaşa giriyor borsa düşmeyi bırakın rekor yükseliyor.Sermayenin tabana yayılması için halka açılan küçük firmaları bir bir batırıp kot dışı bıraktılar. Yani borsada hisse almak istiyorsan yine gidip yabancıların kontrolündeki ilk 10 hisseden almak zorunda kalıyorsun.Yani yerli ve millî söylemi borsada yok! Borsada yabancı egemenliği var.Yabancının ekonomide bir başka egemenliği para piyasalarında.28 Nisan haftasında tahvil bonoda 739 milyon dolarlık alım yaptılar. Bugün Türk bankacılık sistemi yabancıların hakimiyetinde. Garanti Bankası gibi Türkiye'nin değil dünyanın en büyükleri arasında yer alan bir bankamız İspanyolların oldu. En büyük özeller arasında yer alan Finansbank, Denizbank ve Şekerbank yine yabancılarda. Hazine ihalelerinde olmazsa olmaz olan ve fiyat belirleyici güzelim Demirbank bir gecede sözde batırılıp, yabancılara satıldı.