Mayıs 09, 2017 09:34 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: AKP kulislerinde konuşuluyor: Binali Yıldırım'a aranan görev bulundu

Yurt:

Muharrem İnce: Yeterli imzayı bulursam genel başkan adayı olacağım

Aydınlık:

21 madde Anayasadan çıkacak

Yeniasya:

Şemdinli’de patlama; 3 asker yaralandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Emre Kongar 9 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “FETÖ yargısından AKP yargısına: ‘Hayır’”başlıklı yzısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bağımsız ve tarafsız olması gereken bir savcı, bir yargıç, adaleti çarpıtır, Cemaat’in veya Parti’nin emirleri ve çıkarları doğrultusunda kararlar verirse ne olur? Son on yıla sığacak biçimde, büyük bir hızla, art arda yaşanan, “Birinci” ve “İkinci” diye adlandırılan ve “Üçüncü”ye gebe olan “Silivri Trajedileri” ortaya çıkar!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Önce, medyadan bir haber:

“Eski Balyoz davası hâkimi Ali Efendi Peksak hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle dava açıldı. Peksak hakkında ‘FETÖ üyeliği’ suçundan ise 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi.” Bu haber “Birinci Silivri Trajedisi” sırasındaki sadece bir davaya ve bu davanın tek bir yargıcına ilişkin.Peki acaba Birinci Silivri Trajedisi’nin öteki sorumluları ne durumda? Tek tek izlemediğim için bilmiyorum ama bu “Trajedi”nin baş rolünde olan, astığı astık, kestiği kestik, altına Recep Tayyip Erdoğan’ın zırhlı otomobilini verdiği, Başsavcı Zekeriya Öz’ün yurtdışına kaçtığından ve “aranan bir suçlu” olduğundan haberim var.15 Temmuz Kalkışması’ndan sonra, dört binden fazla yargıç ve savcı işten atıldı, bunların bir bölümü meslekten ihraç edildi, bir bölümü ise yargılanmak üzere hapsedildi. Bir zamanlar “Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri Cemaati” denilerek baş tacı edilen ve şimdi “Fethullah Gülen Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması, FETÖ/PDY” olarak suçlanan örgütlenme ile ilgili olarak sadece yargıç ve savcılar değil, başta gazeteciler ve yazarlar da olmak üzere, pek çok başka kişi de işten atıldı ve bir bölümü “gerekli özen gösterilerek yargılanmadan” hapsedildi.

Ne yazık ki bu durum, “Birinci Silivri Trajedisi”nin hesabı sorulurken yapılan haksızlık ve hukuksuzluklarla “İkinci Silivri Trajedisi”nin yaşanmasına yol açtı!

Oysa Türkiye’nin asıl gereksinmesi: Önceki hukuksuzluk ve haksızlıkların hesabı sorulurken, yeni haksızlık ve hukuksuzlukların yapılmaması... Ve gerçek bir “Hukuk Devleti”nin de yeniden ihdası!Şimdi, medyadan ikinci bir haber:

“AKP’nin ‘parti devleti’ kurma çalışmalarını yargıda da sürdürdüğünü belirten CHP milletvekili Barış Yarkadaş şöyle dedi:

...Yazılı sınavda 80 puan alan avukatlar devre dışı bırakılıyor. 55-60 puan alanlar ise mülakatı geçiyor. Bu kişilerin tek özelliği ise AKP’de yöneticilik görevinde bulunmaları... AKP, kadrolarını hâkim yaparak yargıyı kontrol altında tutmak istiyor.” Bu durum, hem ülkemizdeki Hukuk Devleti, hem de, iktidarın AKP adına görev yapmalarını beklediği, savcı ve yargıçlar açısından son derece sakıncalıdır. Gelecek yıllarda yeniden bir hukuk ve adalet trajedisi, yani bir “Üçüncü Silivri Trajedisi” yaşamak istemiyorsak:

“Birinci Silivri Trajedisi”nin hesabı sorulurken, “İkinci Silivri Trajedisi” yaratılmasının önüne geçilmeli... Türkiye’deki adalet mekanizmasının, AKP’nin ya da FETÖ’nün değil, bağımsız ve tarafsız evrensel hukukun hizmetinde olması sağlanmalı... Kısacası, gerçek bir “Hukuk Devleti” kurulmalı ve bunun ön koşulu olan “Kuvvetler Ayrımı”na dayalı bir siyasal rejim gerçekleştirilmelidir.

…***

İhsan Çaralan, 9 Mayıs tarihli Evrensel gazeetsinde, “Ne kadar mücadele o kadar ücret zammı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Burjuva iktisatçıları ve politikacıları, işsizlik, ücret düşüklüğü, enflasyondan,...söz edildiğinde, işçiler bu alanlarda yeni talepler öne sürdüklerinde, işçilere yanıtları; patronlara yeni ucuz krediler, teşvikler, hazineden ya da İşsizlik Fonu’ndan “hibe”ler olur.Çünkü onlara göre; patronlar ne kadar çok kazanırsa, o kadar çok yatırım yapar, işsizliği azaltırlar ve işçilerine daha yüksek ücret öderler! Yani klasik “at-arpa-kuş”denklemini devreye sokarlar.Mantıksal bakımdan çok itiraz edilemese de bu denklemin gerçek hayatta karşılığı olduğu hiç görülmemiştir. Tersine patronların kârları arttıkça kâr iştahının daha da arttığı, kendisini ne kadar güçlü hissederse işçileri üstündeki baskıyı daha da artırdıkları, işçilerin kazanılmış haklarını gasp etmek için hep fırsat kolladığı belirli bir süre bir işyerinde çalışan her işçinin yaşayarak öğrendiği bir gerçektir.Önceki gün gazetemizin manşetine çekilen, TİS’de son aşamaya gelinen TÜPRAŞ’la ilgili haber, patronların işçilerin ücret ve sosyal hak taleplerini nasıl karşıladığını gösteren tipik bir örnek mahiyetindedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gazetemizdeki habere göre; 2017’nin ilk çeyreğinde TÜPRAŞ’ın kârı bir önceki yılın aynı dönemine göre 11 kat artmış!Bu gazetemizin muhabir ve editörlerinin hesapladığı bir rakam değil. TÜPRAŞ’ın Kamuoyu Aydınlatma Platformuna verdiği bilgiler böyle. Bu bilgilere göre; şirketin geçen yılın ilk çeyreğinde 78.9 milyon lira olan net kârı, bu yılın aynı döneminde 868.8 milyon liraya çıkmış. İlk üç ayda kapasite kullanımı geçen yılın aynı dönemindeki yüzde 99.7’den yüzde 106.4 düzeyine çıkan TÜPRAŞ’ın ilk çeyrek gelirleri de aynı dönemde yüzde 100 artışla 12.37 milyar liraya yükselmiş.

Rakamlara bakılınca, burjuva iktisatçıların mantığı geçerli olsaydı; TÜPRAŞ’ta işçilerin ücretleri ve sosyal haklar gibi yan gelirlerine patronun hiç kimsenin istemesine, eylem yapmasına filan gerek görmeden, önceki yıllara göre 11 kat fazla zam yapması gerekirdi.

Ancak TÜPRAŞ patronu (Koç Holding), bırakalım ücret ve sosyal haklara 11 kat zam yapmayı, tersine TİS’in süresini iki yıldan üç yıla çıkarmayı, “ücretli izin”, “fazla mesai ödemeleri”, “bakım primi” gibi işçilerin kazanılmış haklarında patron lehine yeni düzenlemeler dayatarak, sözleşme görüşmelerini tıkamış, sözleşmenin Yüksek Hakem Kurulu’na götürülmesi için oyunlar tezgahlamaktadır.

Ekonomi politiğe göre, işçinin ürettiği artı değerden işçinin aldığı pay “ücret”, patronun el koyduğu bölüm ise “kâr”dır. Yani biri çoğalırsa öteki azalır! Bu yüzden patron hiçbir zaman kendiliğinden ücreti artırmak istemez.

…***

Esfender Korkmaz, 9 mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Demokrasiyi ihmal lüksümüz yoktur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2019 yılı veya erken seçim kararı alınırsa, erken seçim tarihi, demokrasi için kritik bir eşiktir. Demokrasi kazanırsa, Türkiye sıçrar... Kaybederse yüz yıl geriye gider. Bugüne kadar siyasi partilerde, parti içi demokrasi için halkın baskısı olmadı. Çünkü halk her dönemde ideolojik kamplaşma ve ayrışma içinde oldu.Söz gelimi 1950-1960 arasında Vatan Cephesi vardı. 1960 sonrası ilerici-gerici ayırımı vardı. 1970 ve sonrası sağ-sol cepheleri oluşmuştu. 1980 sonrası demokrasiye evet diyenler, her türlü baskı altındaydı. Bugün de toplumun ikiye ayrıldığını hep birlikte yaşıyoruz.”diyen yazar, yazısının  devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aslında siyasiler, siyasi alanda kullanabilmek için toplumu bilerek kamplaştırdılar. İdeolojik kamplaşma ve hizip duvarları halkın demokrasi talebini engelledi. İdeoloji ve hizip düşünmekten demokrasi düşünmeye yer kalmadı.Daha önemlisi, toplum demokrasi bilmiyor. Gerçek demokrasiyi 1963 anayasası ile yaşayacak ve öğrenecekti. Ama imkân verilmedi, önce sağ-sol çatışması sonra 1980 darbesi demokrasi yolunu kapattı.Demokrasi siyasi partilerin de işine gelmedi, ön seçim sakıncalı diye siyasi partiler ön seçim yapmadı. Aslında parti içi demokrasiye bir yerden başlanmış olsaydı, zamanla demokrasi kendi eksiklerini çözebilirdi. Başlanmadı... Çünkü parti liderleri kendi yerlerini sağlam tutabilmek için buna imkân vermediler.Demokrasinin siyasetten sonra gelişebileceği yer, Üniversiteler olmalıydı. Ancak Üniversiteler bu alanda daha kötü örnek odular.1960 yılında Türkiye'de dört-beş Üniversite ve bir o kadar da yüksek okul vardı. Darbe sonrasında, darbeye karşı olan 147 öğretim üyesi DP'ye yakın olduğu iddiası ile Üniversiteden atıldı. Bunların listesini kendi arkadaşları vermişti.Bugünden farklı olarak o zamanki Üniversite rektörleri ve dekanların bir çoğu olayı protesto etmek için görevlerinden istifa ettiler. Söz gelimi darbeden önce polis tarafından hırpalanan İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar da istifa eden rektörler arasındaydı. Bugün atılanlar için, yarın hayat ne yazar bilinmez. Ancak bugün de darbeler döneminde olduğu gibi yüksek öğrenimde kaynaklar yerinde ve etkin olarak kullanılmıyor.