Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Çok sayıda aydın, yazar ve gazeteciden ‘Çöküş’e dikkat çeken OHAL’i kaldırın çağrısı
Evrensel:
Diyarbakır, Suruç ve 10 Ekim Ankara katliamlarının bombacılarıyla irtibatı olduğu belirtilen Ahmet Berk, emniyetteki ifadesinde 'AKP üyesiyim' dedi.
Milli gazette:
Karamollaoğlu: İslam aleminin huzuru Milli Görüş iktidarıyla mümkün
Yeni Mesaj:
Döviz bürolarına sıkı denetim
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ceren Sözeri, 15 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Bize çözüm gerek umut gerek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bugün KHK ile işlerini kaybeden Akademisyen Nuriye Gülmen ve Öğretmen Semih Özakça’nın açlık grevinde 67. Günü, oğlu Murat Gün’ün cenazesini alabilmek için açlık grevine başlayan Kemal Gün ise 80. gününde. Hepsi için çok çok kritik aşamalardayız. Merkez medya bu sefer görmemeyi tercih ediyor. Özellikle iktidar medyasında tek satır yok. Unutmamak gerekir ki çaresiz olduklarını düşündükleri için bedenlerini sonu olmayan bir eylem biçimine dönüştüren insanlar karşısında devletin bekasını savunanla, sessiz kalan medya aynı kefede. Görmezden gelmek de bir hak ihlali, etik olmayan bir yayın politikası.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hukuksuzluğun, adaletsizliğin karşısında ancak başka bir yol olmadığında başvurulması gereken bir eylem biçimi olduğunu düşünüyorum açlık grevlerinin ve kimsenin o kadar çaresiz kalmaması gerektiğini de. Ancak kendi bedenleri üzerinde böyle bir karar almış insanlarla bunu tartışma, eylemlerini sorgulamaya hakkımız olmadığı görüşündeyim. Bu hafta pek çok kez yazıldığı üzere yapabileceğimiz tek şey insanca yaşamaya dair son derece haklı taleplerinin yerine getirilmesi için onlara destek olmak, seslerini duyurmak.
İçinde bulundukları bu onur mücadelesinin anlatılmasında medya çok önemli bir konumda. Bir zamandır medyanın açlık grevlerini nasıl haberleştirmesi gerektiği üzerine düşünüyorum. Maalesef bu konuda öneri sunabilecek bir kaynağa rastlamadım. Elbette medyanın uyması gereken etik ilkeler çerçevesinde bir tartışma yürütülebilir. Öncelikle açlık grevinin bir eylem olarak yüceltilmemesi, eylemcilerin kahraman ilan edilmemesi hayati önemde. Verdikleri mesajlardan görüldüğü üzere ne Nuriye Gülmen’in ne Semih Özakça’nın böyle bir talepleri yok. Bu satırları okuduğunuz Evrensel’in ve aynı çizgideki gazetelerin, haber sitelerinin bu konuda çok dikkatli bir dil kullanması memnuniyet verici. Ancak yapılması gerekenler bununla sınırlı değil.
KHK’lerle bu güne dek binlerce kişi işini kaybetti, çoğunlukla sayılarla anılıyorlar. Oysa her liste yayımlandığında aileleriyle birlikte düşündüğümüzde çok daha fazla insanın hayatı etkileniyor. Toplumun önemli bir kısmının KHK ile işini kaybeden insanların neler yaşadığı, nasıl açlığa mahkum edildiği konusunda bilgisi yok. Atılanlardan sesleri duyulanların büyük kısmı akademisyen, öğretmen, yazar olduğundan sanki “tuzları kuruymuş” gibi bir izlenim var. Yaşanan sıkıntılar genelde arkadaş meclislerinde anlatılıyor. Gözlerinin önünde yaşansa da bazıları ilişkilendirilme kaygısıyla uzaktan acımakla, sessizce dillendirmekle yetiniyor, en insaflısı “sık dişini” öğüdü veriyor. Bir kanun hükmünde kararnameyle, hakkında yargı kararı dahi olmadan işten atılmanın, pasaportlar iptal edildiği için yurt dışına çıkamamanın, hiçbir kamu kuruluşunda çalışamamanın, sosyal güvenceden yoksun kalmanın, mimlendiği için özel sektörde de iş bulamamanın tam anlamıyla insanları açlığa mahkum etmek demek olduğu anlatılırsa belki “Benim başıma gelmez” diyerek kafasını kuma gömenlerin fikri değişebilir. Hikayelerin anlatılmasından kastım her gün zor yaşam koşullarından dem vurup insanları acındırmak değil. Bu koşullarda yaşama tutunma mücadeleleri de inşa ediliyor, dayanışma ağları genişliyor.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça en temel insan haklarından biri olan çalışma hakları, insan onuruna yaraşır biçimde yaşama hakları ellerinden alındığı için böyle bir eyleme başvurdular. Çaresizlik, umutsuzluk kariyerinin başındaki insanları çok daha fazla etkiliyor. Mehmet Fatih Traş’a yetişemedik, omuz veremedik. Daha fazla insanın kendilerine zarar verecek yollara başvurmamasının tek çaresi bir umut yeşertebilmek. Çözümü konuşacağımız zeminler inşa etme konusunda medyaya çok iş düşüyor. Neler yapılabileceğine dair öneriler geliştirmek, daha fazla insanı bu tartışmanın içine çekmek gerekiyor.
Barış gazeteciliği diye bir kavram var belki duymuşsunuzdur, çoğunlukla yanlış biliniyor, çatışma, savaş durumlarında barışı öneren gazetecilik pratiği ile sınırlı zannediliyor. Oysa her türlü toplumsal sorunda, travmada çözüme ses veren, başka türlüsünün mümkün olduğunu gösterme çabasıdır aynı zamanda barış gazeteciliği. Şu anda tam buna ihtiyacımız var. Böyle bir destekle ve dayanışmayı hissettiklerinde insanların başka direniş yollarına inançları artacaktır. Burada her birimize çok iş düşüyor. Umarım Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Kemal Gün de onlara destek olan binlerce insan olduğunu, onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlarlar çok geç olmadan.
...***
Faruk Çakır, 15 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “İç göçün ağır faturası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu 39. Girişim ve İş Dünyası Konseyi, 12-13 Mayıs Diyarbakır’da gerçekleştirilmiş.Programda konuşan TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkanı Tarkan Kadooğlu, sarsıcı bir fatura ortaya koymuş: Diyarbakır, Mardin ve Şırnak gibi bölgenin önemli illerinden 300 bin insanın göç etmesinin kamuya, devlete, millete maliyeti ortalama 70 milyar TL olarak hesaplanıyormuş.TÜRKONFED Başkanı Kadooğlu, şunu da ilâve etmiş: “Bu parayı göç nedeniyle harcayacağımıza, Doğu ve Güneydoğu’da istihdama ve yatırıma harcamış olsak, inanın ne dış borç, ne de cari açık sorunumuz kalırdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Konsey kapsamında, TÜRKONFED ve İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) işbirliği ile hazırlanan ve Türkiye’de kentler bağlamında gelişim dinamiklerini ortaya koyan “Kent Bölge: Yerel Kalkınmada Yeni Dinamikler-Türkiye’nin Kentlerinden Kentlerin Türkiyesi’ne” raporu da açıklandı. Rapor; sürdürülebilir kalkınmanın bölgesel kalkınmadan başlayacağını kent-bölge ekonomisi çerçevesinde irdelemesi açısından önemli tesbitler içeriyor.
Bölgeler arası gelir dağılımındaki adaletsizliğe de dikkat çeken Tarkan Kadooğlu devamla şunları da söylemiş: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da başlatılacak kalkınma hamlesi Türkiye’nin geleceğinde önemli bir sıçrama yaptıracaktır. Siyasî ve ekonomik olarak bu kalkınma hamlesini Diyarbakır’dan başlatmak anlamlı bir etki olacaktır. TÜRKONFED’in hazırladığı 81 ili kapsayan Rekabetçilik Endeksinde 71’inci sırada yer alan Diyarbakır; yıllar içinde ekonomik açıdan sessizliğe, suskunluğa ve yalnızlığa mahkûm edilemeyecek kadar değerli ve kadim bir kenttir. Bölgesel ve kentsel ölçekte yaşanan siyasal/askerî çatışma ve belirsizlikler, kentin dış ticaretini doğrudan olumsuz yönde etkilemektedir.
Daha önce de değişik vesilelerle bu türde rakamlar açıklanmıştı. Meselâ, terörün sadece Şırnak ilindeki hayvancılığına sebep olduğu maddî kaybın 100 milyar dolar olduğu ifade edilmişti ki rakamı diğer illerle birlikte düşünüldüğünde ne feci bir tuzakla karşı karşıya olduğumuz her halde anlaşılır.
Türkiye bu faturayı ödemek mecburiyetinde kalmamalı. İnşallah bundan sonra insanlar doğdukları toprakları terk etmek durumunda kalmaz.
…***
Yekta Güngör Özden, 15 Mayıs tarihli Sözcü gazetesinde, “yargıda yanlılık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bağımsızlık ve yansızlık, yargının olmazsa olmaz niteliği, onuru ve namusudur. Vicdanını yastık yapıp yatmayan bir yargı ilgilisi, her şeyden ve herkesten önce, kendi kişiliğini satmış, yıkmış ve kendisiyle birlikte ulusuna, ülkesine, devletine ihanet etmiş olur. Siyasal alanda yargı konusundaki çarpıklık ve çalkantıların alabildiğine sürdüğü, değişik kesimlerde ölçüsüzlüklerin ve aykırılıkların yaşandığı, içilen andların unutulup yadsındığı bir ortamda partizanlık belirtileri giderek artmakta, sakıncalı eylem ve işlemler birbirini izlemektedir. Son olarak Adalet Bakanlığı eliyle atanan 900 yargıcın 800'ünün AKP ilgisi ürkütücüdür. Yargısının bağımsızlığı ve yansızlığını yitirdiği bir ülkede adalet bir düş olur, güvenlikten, toplumsal barıştan, esenlikten ve erinçten söz edilemez. Yargıda yanlılık en ağır bozukluktur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Halkoylamasına ilişkin tartışmalar sürerken, cumhurbaşkanının bir siyasal parti üyeliğiyle tarafsızlığının bağdaşmayacağı yakınmaları yaygınlaşırken, iktidar partisi kadroları ve görevleriyle ilgililerinin yanından, yakınlarından gelen yargıçların çalıştığı bir yargının saygınlığı ve güvenirliğinin sürekli tartışılır ve yakınılır duruma getirilmesi şaşılacak bir aykırılıktır. Bu sakıncaya neden olanların görevde kalmaları, uygun görünüp korunmaları ayrıca düşündürücüdür.Yargıda şaşırtıcı durumlar görülüp duyulmakta, yazılmakta, söylenmektedir.Gereksiz ve yanlış iyi hal indirimleri, gerekçesi güldürecek kararlar gazeteciler için olduğu gibi haksız ve gereksiz tutuklamalar, yargının iktidar yandaşlığı yakınmalarını yoğunlaştırıyor. Geciken iddianameler de ayrı. Erdoğan 15 Temmuz'dan sonra “Aynı menzile değişik yollardan gidiyorduk, niye yaptı?” diyerek Fethullah'a sitem etmemiş miydi? Özlediklerini, beklediklerini söylemişti. İnsanlığa, eğitime, bilgiye, ahlâka, terbiyeye, barışa, ilkeye, çalışmaya değil oy için çıkara, partizanlığa, sömürüye, kasaya ve keseye destek sözleriyle halk dalkavukluğunun devlet parası dağıtımıyla yürütülmesi tam bir siyasal rüşvettir.