Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Partili HSK dönemi başlıyor
Cumhuriyet:
Türkiye'nin İncirlik kararı sonrası Merkel'den flaş çıkış: Ülke ismi Verdi
Evrensel:
Kongre’den Trump’a Erdoğan mektubu
Yeniçağ:
Örtülü ödenek harcamaları rekor kırdı!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
…***
Ahmet İnsel, 16 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Basın ve ifade özgürlüğünde ileri aşama”başlıklı yazısını okuyuculşarla paylaşıyor.
“Basının iktidar tarafından kullanılmasının geleneksel iki yöntemi vardır: sansür ve propaganda. Sansür, bir haberin veya bir yorumun, yayımlanmadan önce denetimden geçmesidir. Denetimi devletin merkezi bir teşkilatı, yargı veya bununla görevlendirilmiş denetçiler, vs. yapar. Günümüzde bu tür sansür, açık biçimde diktatörlüğün hüküm sürdüğü ülkelerde, örneğin dünya basın özgürlüğü sıralamasında sonuncu olan ülkelerde ve parti rejimlerinde uygulanıyor. Buna karşılık, basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlı olduğu ülkelerde, sansürün bu açık ve resmi türünden ziyade, örtülü biçimi uygulanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dolaylı sansürün birbirini tamamlayan iki yöntemi var. Birincisi, basın-yayın kuruluşlarının iktidarla uyumlu sermaye güçlerinin denetimine geçmesini sağlamak ve bunun için iktidarın mali ve siyasi destek olanaklarını sonuna kadar kullanmak. İkincisi, yargıyı ifade özgürlüğüne karşı gündelik silah haline getirip iktidarın aykırı veya kendisi için zararlı gördüğü haber ve yorumları yazan ve yayanların özgürlüklerini kısıtlamak. Yargı yoluyla sansürde esas amaç, medyanın hapis ve para cezası korkusuyla, kendi kendine sansürü uygular hale getirmek. Birinde sermayenin, diğerinde devletin şiddeti söz konusu ve ikisi birbirini tamamlıyor. Sansürün yanında, genellikle diktatörlük ve benzeri rejimlerde kullanılan ikinci araç, propaganda. Bu ikisi çoğunlukla birlikte uygulanıyor. Propagandada amaç, genellikle yalan veya son derece abartılı biçimde sunulmuş haberlerle, halkın iktidarın istediği biçimde bilgilendirilmesini sağlamak. Halkın siyasal algısına, olmayan gerçeklerle, abartılı değerlendirmelerle biçim vermek. Bunun için yandaş medya araçlarının yanında, devletin resmi medya kurumları açık biçimde kullanılıyor. İlginç olan, propaganda ve sansür yöntemlerini yaygın ve açık biçimde kullanan iktidarların çoğunun, aynı zamanda kendi ülkelerinde basın ve ifade özgürlüğünün dünyadaki en ileri örnekler arasında yer aldığını iddia etmeleri. Bu kuralı bozmayan Tayyip Erdoğan, 2015’in ilk günlerinde, “İddia ile konuşuyorum, ne Avrupa’sında ne diğer ülkelerinde, Türkiye’deki kadar basın özgürlüğü yoktur”, diyordu. Türkiye, o tarihten beri daha da epey yol aldı. Dünya basın özgürlüğü sıralamasında lider ülke oldu. Şu anda dünyada en fazla gazetecinin tutuklu olduğu, basını en özgür ülke olmayı başarmış durumdayız. Nitekim, 7 Mayıs 2017’de Tayyip Erdoğan, “düşünce ve ifade özgürlüğünü sonuna kadar desteklediklerini” bir kez daha tekrar ederken, Türkiye bu konuda 42 Avrupa ülkesi arasında durumun en kötü olduğu ülke olma başarısını elde ediyordu. Dünyada bu konuda birinciliğe yarışan otuz ülke arasındayız artık. Bu sansür ve propagandanın Türkiye’deki uygulanmasında önemli bir ayrıntı var. İktidar için kendi seçmen kitlesine ulaşan medya araçlarının sadece propaganda işlevini yerine getirmeleri kadar, diğer münafık yayınların bu kitlenin gözü ve kulağından tamamen uzak kalmaları önemli. Bu yüzden, kendi seçmen kitlesine ulaşma ihtimali olmayan medya araçlarına ses çıkarmaz, onları yok sayabilirken, çeşitli yollardan AKP seçmeninin en azından bir kısmına ulaşabilecek kanalların kapatılmasına öncelik veriyor. Bu da en başta televizyon ve sosyal medyanın arındırılması demek. Gazete ve radyo ikinci sırada geliyor. Böylece AKP’li bakanların hatta Başbakan’ın bile, işlerine geri dönmek için altmış gündür Ankara’nın göbeğinde açlık grevi yürüten iki eğitimciden haberlerinin olmaması -eğer iddiaları doğruysa- mümkün olabiliyor. Silopi’de bir polis panzerinin gece duvarı yıkıp eve girdiğini, iki çocuğun ölümüne neden olduğunu hiç duymamış ama düzenli gazete okuyan, televizyon seyreden bol miktarda AKP seçmeni yaşıyor bu ülkede. Cizre’de, Sur’da koskoca mahallelerin dümdüz edildiğinden bihaber, bu kent ve mahallelerin ismi anıldığında sadece “teröristler” sözcüğü ağzından dökülen milyonlar var.
…***
Bülent Falakaoğlu, 16 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde “İstihdam değil fırsatçılık var!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, TOBB Ekonomi Şurası’nda istihdam seferberliği başlattığı şubat ayına ilişkin, merakla beklenen işsizlik rakamları açıklandı. Buna göre şubat döneminde işsizlik oranı yüzde 12.6. Ocak ayında yüzde 13 seviyesindeydi.Yeni yıla yüzde 13 seviyesinde başlayan işsizlik oranı, şubat döneminde yüzde 12.6 olarak açıklanınca, dün ekonomi haberlerinde şu tezler öne sürüldü: İşsizlik geriledi.İstihdam seferberliği sonuç verdi vs. Oysa ocak ayındaki yüzde 13’lük düzeyine göre gerilemiş gözükse de gerçek hiç de öyle değil! Ne işsizlik azaldı... Ne de istihdam seferberliği bahsedilen olumlu sonuçları verdi. Önce düşmüş gözüken oranlara bakalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2016 yılı ocak ayında işsizlik oranı yüzde 11.1 düzeyindeydi. Şubat ayında ise 10.9 seviyesine gerilemişti.Yani 2016’da ocak ayından şubat ayına gidilirken işsizlik oransal olarak azalmıştı.Bu yıl da ocakta yüzde 13 olan işlik şubat ayında 12.6’ya düştü. Hiçbir şey yapılmasaydı da düşecekti. Peki bu bir düşüş müdür?
Kesinlikle hayır.İşsizlik geçen yılın şubat ayına göre bu yıl yüzde 1.7 puanlık bir artış gösterdi. Bunun sonucu olarak işsizler ordusuna bir yılda 676 bin kişi daha eklendi. Böylece resmi rakamlara göre işsiz sayısı 3 milyon 900 bin kişi oldu. Öte yandan Türkiye ekonomisi bir yılda 500 bin kişiye istihdam sağladı. Fakat iş arayan sayısı 1 milyon 176 bin kişiydi. Doğal olarak işsiz sayısı arttı.Ülke ekonomisi yüzde 3’lük büyümesiyle ortalama 500 bin kişiye istihdam sağlıyor zaten. Yine öyle olmuş. Lakin 500 bin kişinin 160 bini tarım sektöründe. Oldukça tartışmalı. Zira tarım sektörü milli ekonomiye katkısının çok çok üzerinde bir istihdam yaratıyor zaten. Sanayideki istihdam ise 25 bin kişi azalmış. Sanayiinin istihdamdaki payı yüzde 20’inin altında. Sürekli geriliyor. Bu da gösteriyor ki... İstihdam seferberliğinden önce iktidarın inşaat, rant, ucuz emek eksenli ekonomik anlayışının değişmesine ihtiyaç var. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 6 şubattaki, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi Şurası’nda tüm Türkiye’de istihdam seferberliği başlatıldığını duyurarak şöyle demişti: “Bu seferberlikle işsizliği gümbür gümbür çökerteceğiz.”İstatistik Kurumu’nun verileri gösterdi ki... Hükümet tarafından “istihdam seferberliği” adı altında yürütülen ve işsizlik sigortasından büyük kaynakların aktarıldığı kampanyanın henüz kayda değer bir etki yaratmadı.
…***
Kazım Güleçyüz, 16 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Asıl kumpas adalete”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yargıyı “FETÖ”den temizleme gerekçesiyle gerçekleştirilen tasfiye operasyonlarında, yargı bağımsızlığı ve hakim teminatı başta olmak üzere bütün yerleşik kurallar yerle bir edildi. Yüksek mahkeme üyeleri bile terörist muamelesine tâbi tutularak son derece aşağılayıcı ve insanlık dışı yöntemlerle gözaltına alındı, tutuklandı, aylardır hücrelerde tutuluyor.İçlerinde durumu çok ağır olan hastalar dahi tahliye edilmeyip süründürülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yaşadığımız süreçte yargının darbe dönemlerinde dahi görülmemiş baskılara hedef olduğunun acı örnekleri hemen her gün yaşanıyor. Binlerce hakim ve savcı açığa alındı, ihraç edildi, tutuklandı. Ve bu tasfiyeler hâlâ devam ediyor.
Kendi meslektaşları hakkında tutuklama kararı veren hakimler de tutuklanıyor.Hoşa gitmeyen tahliye kararları üzerine kıyamet koparılıyor; hemen bu kararları iptal edip hükümsüz kılan gözaltı, yakalama ve tutuklama kararları çıkartılıyor; tahliyeye hükmedenler de açığa alınarak haklarında inceleme başlatılıyor.Soruşturma ve yargılama süreçlerinde hukukun en temel ilkeleri göz göre göre ihlal ediliyor; ayaklar altında çiğneniyor.Delilsiz ve keyfî tutuklamalar uzatıldıkça uzatılarak yargısız infaza dönüştürülüyor; neyle suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanan insanlar iddianameleri hazırlanmadan ve mahkemeye çıkarılmadan aylarca zindanlarda bekletiliyor.Diğer hak ve hürriyetleri gibi âdil yargılanma ve savunma hakları da gasp edilen insanların hak arama yolları kapatılıyor.Bu hukuk enkazının “Asıl kumpas adalete” sözünden başka bir yorumu var mı?