Mayıs 17, 2017 09:17 Europe/Istanbul

Aydınlık: Perinçek:Erdoğan gitmeden İncirlik’i kapatmalıydı

Birgün:

Kılıçdaroğlu: Hayatları boyunca FETÖ’yle mücadele eden gazetecileri hapse atıyorlar

Cumhuriyet:

HDP’liler, AİHM önünde: 194 gündür 6 milyon insan adalet bekliyor

Yeniçağ:

Ümit Özdağ: "Yüzde 65 kirli referandum diyor"

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları

...***

Ergun Kaftancı, 16 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Para basmak çözüm değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bundan sonra iktidarda AKP var demek yerine cumhurbaşkanı hükûmeti var diyeceğiz. Çünkü ülkeyi yeni rejime göre a'dan z'ye her konuda Erdoğan yönetecek. Bugün yaşadığımız iç ve dış sorunlar 2019'da yani cumhurbaşkanı hükümetinin fiilen göreve başladığı andan itibaren ortadan kaldırılabilir mi; şimdiden evet demek mümkün değildir. Zira AKP iktidarı 15 yılda bütün sorunları kemikleştirdi, hepsini milletin sırtına yükledi, çözüm yollarını izlediği yanlış politikalarla tıkadı. O nedenle cumhurbaşkanı hükûmeti iktidarını zorluklarla dolu yıllar bekliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ekonomi, tahmin ve tasavvur edilemeyecek kadar bozuk, piyasalar hüngür hüngür. Büyük sanayi sahipleri, yatırımcılar, KOBİ'ler, esnaf, nakit sıkıntısı çekiyor. Piyasalarda para sirkülasyonu yok... Bazılarına göre parasal genişleme yaratmak için değişik çareler var. İktidar ise ekonomiyi canlandırmak ve sıkıntılardan arındırmak için parasal genişlemeyi çare gibi görüyor. Peki parasal genişleme nasıl sağlanacak? Onun çaresi de para basmak. Oysa 1994'te bu yolla ülkeyi paraya boğmak yasaklandı. Çünkü para basmak beraberinde yeni sorunlar getiriyor, biri de yüksek enflasyon. Yapılacak şey bankaları parasal rahatlamaya kavuşturmak ve bu yolla para darlığını ortadan kaldırmak. Bankaların, kredilerin geri dönüşü sürecini sıkıntısız geçirmeleri için teminata bırakılan ellerindeki menkul kıymetleri MB'ye aktarmaları da düşünülebilir. Uzmanlar o takdirde enflasyonun yükselmesi ihtimali de olmaz diyor. Düşündürücü ve mutlaka çözülmesi gereken bir konu.

…***

Atilla Özsever, 16 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Hayır Meclisleri’nin yeniden inşası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Referandum süresince önemli işlevleri bulunan Hayır Meclisleri, yeni bir yapılanmanın eşiğinde bulunuyor. Bir anlamda bu meclislerin yeniden inşası söz konusu. O halde nasıl bir yol izlenmeli?Öncelikle bu meclislerin bulundukları yörelerde çalıştaylar düzenlenerek insanların talep ve ihtiyaçları dikkate alınıp bir program oluşturulmasına çaba sarf edilebilir. Bu programın politik bir hedefi olduğu gibi daha alt düzeyde de çeşitli sorunlara ilişkin kısa kısa önermeleri bulunabilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Politik hedef olarak referandumun meşru olmadığı, hileli bir seçim olduğu ısrarla vurgulanmalıdır. 2019’daki seçimlere endeksli olmanın referanduma meşruluk kazandıracağı dikkate alınarak bu konu gündem dışı bırakılmalıdır. Ülkemizdeki otoriterleşmeye, tek adamlığa ve faşizan sürece kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Ana hedefin bir demokrasi mücadelesi olduğu üzerinde durulmalıdır. Gelecekte nasıl bir toplum düzeni yaratılacağı da somut kazanımlar üzerinden anlatılmalıdır.

Öte yandan çalıştaylarda doğa, kadın, emek gibi çeşitli konulara ilişkin çalışma grupları ya da komisyonlar oluşturulabilir. Sorunlar tartışılıp çözüm önerileri sıralanabilir. Yine bu bağlamda yakın ve yakıcı sorunlarla ilgili olarak bilgilendirme toplantılarının yapılması uygundur.

Örneğin emeğin sorunlarıyla bağlantılı olarak kıdem tazminatının fona devri, kamu çalışanlarının iş güvencesinin tasfiyesi, zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi’nden (BES) cayma hakkının kullanılması, beyaz yakalı çalışanların fazla mesai, mobbing gibi sorunları, muayene ve ilaç katkı bedellerinin artması, hastanelerdeki tahlil ve ameliyat tarihlerinin çok geçe verilmesi gibi çeşitli sağlık sorunları konusunda bilgilendirme ve bilinçlendirme faaliyeti yaygınlaştırılabilir.

Kuşkusuz kentsel dönüşüm gibi o mahalleyi ilgilendiren konularda da çalışma yapmak gerekir.

Bu meclislerin isimlerinin Halk Meclisi ya da Yurttaş Meclisi olarak tanımlanması da gündemdedir. Şimdilik bir süre daha Hayır Meclisi olarak sürdürülmesi üzerinde genel bir mutabakat oluşmuştur.

Hayır Meclisleri’nin ilk çalıştayı, önceki pazar günü Kadıköy’de yapıldı. Hayır Kadıköy’ün yedi mahalle meclisinden 40’a yakın kişi bu toplantıya katıldı. Toplantıda bir program ihtiyacı ile kısa, orta ve uzun vadedeki hedeflerin belirlenmesi üzerinde duruldu.

İstanbul ili düzeyinde bir il çalıştayı yapılması gündeme geldi. Toplantıda söz alanlar, faşist gidişe karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği üzerinde durdular. Sorunların rejim değişikliği meselesi ile bağlantılı olarak değerlendirilmesi istendi. Meclis isminin değişikliği tartışıldı.

Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) işten atılanların sorunlarının takibine ve eylemliliğine özel önem verilmesi istendi. Mahallelerde daha fazla çalışma yapılmasına dikkat çekildi. Somut işler üzerinden kitlenin desteğinin ve ortak hareket etmesinin sağlanması gündeme getirildi.

Toplantı sonucunda, esnek fakat ilkeler çerçevesinde net bir hedefin ve programın belirlenmesi, il çalıştayı teklifinin diğer meclislere götürülmesi, çeşitli sorunlara ilişkin yapılacak kampanyalarla meclis dinamiğinin sürekli kılınması, ilk kampanyanın referandumla bağlantılı olarak “Meşru Değilsin” teması üzerinden yürütülmesi, Hayır Meclisi isminin şimdilik devam etmesi, birleşik mücadelenin önemsenmesi, otoriterliğe karşı tavrın sürdürülmesi, ezilen sınıfların sorunlarına önem verilmesi, Hayır Meclisleri’nin büyütülmesi gibi kararlar alındı.

Toplantıda zaman zaman birey hukukuna dayalı yurttaşlık anlayışının egemen olduğu görüldü. Sınıfsal sorunların öneminin farkına varılmakla birlikte bu yöndeki kampanya, örgütlenme ve eylemliliğin çok fazla gündemde olmadığı izlenimi edinildi.

Gezi Direnişi’nin eksikliği de, işçi sınıfının örgütlü bir bütün olarak bu sürece ağırlığını koymaması olarak değerlendirilebilir. Emek eksenli olarak yürütülecek bir mücadele, AKP tarafında kalan yüzde 50’nin de somut sınıfsal sorunlar üzerinden bu mücadeleye katılımını sağlayabilir. Bu konu üzerinde düşünelim…

…***

Abdülkadir Özkan, 16 Mayıs tarihli Milli gazetede, “Doğruyu söylemek, doğru uygulama anlamına gelmiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İç göç olayı kırsal alanlardan şehirlere gidişi hızlandırdığı için, ağırlıklı olarak tarım alanları boşalıyor. Böyle olunca da tarım alanları kendi haline terk edilirken, hayvancılık da geriliyor. Bunun sonucudur ki, dışarıdan canlı hayvan ve et ithalatı ile buğday ithalatı gündeme geliyor. Yani bir tarım ülkesi olarak bilinen memleketimiz tarım ürünleri ithal etmek zorunda kalıyor. Olay sadece boşalan alanlardaki tarım arazilerin kendi haline terk edilmesinden de ibaret kalmıyor. Bu defa göçe muhatap olan bölgelerde de tarım arazileri yerleşim ve sanayi alanlarına dönüştürülüyor. Çünkü hızlı göçün mesken ihtiyacının karşılanmasında ilk akla gelen yerler tarım arazileri oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Televizyonlarda hemen her gün yayınlanan tarım alanlarının yerleşime açılmasının tehlikesine dikkat çeken kamu spotları da bir işe yaramıyor. Yayınlanan kamu spotları ne yapılması, neyin yapılmaması gerektiğini bildiğimizi ama uygulamalarımızın bildiğimiz bu gerçek istikametinde olmadığını gözler önüne seriyor.

Bu bakımdan özellikle tarım arazilerinin konuta ve sanayi sitelerine tahsis edilmesi ülkemiz için ciddi sorunlara yol açacağına inanılıyor ve kamu spotları bu gerçeğe dikkat çekmek için yayınlanıyor ise uygulamada tüm ilgili kurumların bu gerçeğe uygun hareket etmesi gerekir. Yerleşime yönelik planların hazırlanmasında tarım alanlarının korumasının öncelikli mesele olması gerekiyor. Ne var ki, devreye rant girince hem tarım alanlarının sahipleri hem de ilgili kurumlar bu cazibeden kendilerini koruyamıyorlar. Söz gelimi imar planları geçene kadar bir tarlanın dönümü 3-5 bin lira iken planın kesinleşmesi ile birlikte özellikle büyükşehirlerin etrafında bir anda milyonerler ortaya çıkıyor. Belki bir anda zengin olanlar hallerinden memnunlar ama ülke olarak buğdayımızı, etimizi dışarıdan ithal etmek zorunda kalıyoruz.Tarımdaki gerilemenin sebebini tek başına tarım alanlarının yerleşime açılması ile izah etmek de eksik bir değerlendirme olur. Tarımla uğraşan insanlarımızın emeklerinin karşılığını alamamaları da bu konuda önemli bir husus. Tarım ve hayvancılığa yönelik tüm teşvik uygulamaları şimdiye kadar istenen sonucu vermedi. Bundan sonra vermesi en büyük arzumuzdur. Ancak, teşviklerin araziye değil de üretime verilmesi, hem çiftçiyi hem de tüketiciyi korur. Çünkü geçmiş yıllarda arazilerin ekilmesi karşılığı dönüm başına teşvik uygulamaları gündeme geldi. Bazı sonuçlar da alındı. Ancak, uygulamada bir takım usulsüzlükler devreye girdi.

Sonuç olarak demek istediğim o ki, hangi alanda olursa olsun doğrunun tespit edilmesi ve bu doğruların dile getirilmesi yetmiyor. Söz ve uygulamaların tespit edilen bu gerçekler doğrultusunda olması gerekiyor.