Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: 15 Temmuz'un sırları... MİT 7 saat önce duydu
Evrensel:
ABD, Suudilere 110 milyar dolarlık silah satacak
Yeniçağ:
Sinan Oğan'dan 'yeni parti' açıklaması
Yeni Mesaj:
Baykal'dan başkan adaylığı açıklaması
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ali Sirmen, 21 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “OHAL ekonomiyi etkiler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, olağanüstü halin devam edeceğini açıkladı. “Demokrasi ve özgürlükler dönemine tamam, bundan böyle OHAL ile devam”ın iktidarın yol haritası olduğu bir kez daha belli oldu. Kimi ülkelerde acil ve yakın tehlike halinde, süresi ve içeriği bu durumla sınırlı olan ve yürütmeye, olağan dönemlerde bulunmayan yetkiler verirken yurttaşın temel hak ve özgürlüklerine sınırlamalar getiren olağanüstü hal uygulamaları, onun ilanına neden olan yakın ve acil tehlikenin içeriği ve süresiyle sınırlı, geçici bir tedbirdir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Demokrasilerde, olağanüstü hal uygulamaları, bağımsızlığını korumakta olan yargının denetimine tabi olduğu gibi, olağanüstü hali doğuran tehdit ile sınırlıdır.Bizde ise başlangıçta bir dönemle sınırlı olduğu açıklamasına kimsenin inanmadığı OHAL’in belirsiz bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor.
Askeri otoritenin büyük yetkilerle donatıldığı ve anayasal hak ve özgürlüklerin sınırlandığı sıkıyönetim dönemlerinde bile görülmeyen yetkilerin yürütmeye verildiği, yasamanın da yargının da tümüyle devre dışı bırakıldığı OHAL’i “üniformasız sıkıyönetim” olarak tanımlamak mümkündür.
Yargı denetimi dışında kaldıklarından vatandaşın tüm güvencelerinin ortadan kalktığı OHAL uygulamalarının nasıl bir hukuki, sosyal, siyasal ve ekonomik kargaşaya yol açtığını Türkiye son on ay içinde yaşayarak gördü.
12 Eylül yönetiminin armağanı olan “Türk tipi OHAL” konusunda, Anayasa Mahkemesi’nin kendi denetim yetkisini yok sayan kararı ile, televizyondaki evlilik programlarından, kış aylarında araçlarda kar lastiği kullanma uygulanmasına kadar her konunun artık OHAL uygulamaları çerçevesinde, hiçbir kısıtlama ve denetime tabi olmadan yürütmenin KHK’leriyle düzenlenmesi mümkündür.
Bu durumun toplumsal yaşamın her yönünü etkilemesi de kaçınılmazdır. Nitekim öyle de olmuştur.OHAL uygulamaları, doğrudan ve dolaylı olarak gazeteci, memur, öğretmen, öğretim üyesi, asker, işçi, sanatçı, işadamı her yurttaşı etkilemektedir. Demokrasi toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir yönetim biçimi olduğuna göre, onun askıya alınmasının da aynı etkiyi yapması kimseyi şaşırtmamalı.
Nitekim toplantıda konuşanlardan önce YİK Başkanı Tuncay Özilhan, sonra da TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik OHAL’in kaldırılması isteğini dile getirmişlerdir.
Cumhurbaşkanı’nın yanıtı ise net olmuştur:
Bu endişenizi anlamakta zorlanıyorum. OHAL işadamlarının neyini engelledi? Bu koşullarda OHAL’i kaldıramayız.
Sayın Tayyip Erdoğan bu sözleriyle, hukukun üstünlüğünün ekonomik gelişmenin, dolayısıyla toplumsal refahın onsuz olmaz unsurlarından biri olduğu görüşüne katılmayanlar safında yer aldığını bir kez daha vurgulamıştır.
Artık dünyada bu görüşten yana olanlar son derecede azalmıştır. Demokrasi ve hukuka bağlı yönetimlerin varlığının sürdürülebilir kalkınma ve ekonomik yaşamın istikrarı açısından zorunlu olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir.
Kısacası, OHAL uygulamaları ciddi alarm sinyalleri vermekte olan ekonomiyi tepetaklak edecek, çok yakın bir süre sonra Türkiye, hukuki güvence eksikliği yüzünden kimsenin yatırım yapmayacağı, kaynak bulmakta zorlanan bir ülke haline gelecektir. Hepimiz aynı gemide olduğumuza göre, bunun bir özlem değil, gözlem olduğunu belirtmeye de sanırım gerek yoktur. Pek yakında şu altın kural bir kez daha geçerliliğini kanıtlayacaktır:
Refah artışı ile zulüm artışı her zaman ters orantılıdır.
...***
Vedat İlbeyoğlu, 21 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “2019'a saklayarak yüzde 49'u koruyamazsınız!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“16 Nisan “fiili olanın hukukileştirilmesi” amaçlı bir aşamaydı ‘tek adam iktidarı’ yolunda. Bu, ‘normalleşme’ demek değil ama. Olsa olsa OHAL’in olağanlaşması, kurumsallaşması... ‘Partili cumhurbaşkanı’, (HSK ile) ‘partizan yargı’ bu kurumsallaşmanın ilk elden unsurları... Diğer taraftan da yüzde 49’un anlamlandırılması ve burdan hareketle yeni siyasal eğilimler üretme çabaları... Ne yapıp edip yüzde 49’u yanyana tutmak, onun parçalı oluşunu, heterojenliğini hesaba katarak ‘49 içi’ tartışma ve eleştirileri askıya almak mesela! Örneğin CHP’nin referandum sonrası tutumunu ve bu bağlamdaki iç gelişmeleri tartışmamak, görmezden gelmek... Ya da MHP’li ‘Hayır’cıları ürkütmemek için Kürt sorununu tartışmaktan imtina etmek...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir de tersi var tabi. Zaten homojen olmadığı gerçeğinden hareketle, yüzde 49’u olmuş bitmiş öylesine bir sonuç olarak gören, gündeme girip çıkmış tamamen konjonktürel bir ‘efekt’ olarak değerlendirenler var. Yüzde 49’un gelecek açısından bir anlamının olmadığını, sonrasına bir şey bırakmadığını söyleyen bu bilindik doğmatizmle hayat daha kolay geçiyor olsa gerek!
Sorulan soru şudur: Yüzde 49’u ne yapmalı?! Büyütmeli ama nasıl? Korumaya, saklamaya çalışmak kaybetmektir, büyümeyen küçülür çünkü. Kaldı ki ‘stabil’ bir durumdan da bahsetmiyoruz . Ne Evet, ne Hayır oranları stabildir. Siyasal mücadelenin bu saflaşmaları değiştirmeyeceği ön kabulü de tamamen apolitiktir. İşte 2019 merkezli-‘saklamayı’ esas alan yaklaşımlar böylesi apolitik bir statiklikten motivasyon bulmaktadır! Oysa hiç bir şey yerinde durmuyor. Hele bugünün Türkiye’sinde iktidar ilişkileri söz konusu ise bu çok daha böyle. Türkiye siyaseti, artık ‘seçimleri bekle’ şeklindeki klasik denklemin parantezine sıkışmayacak bir alt üst oluş içindedir.
Siyaseti 2019 seçimlerine saklamak siyasetsizliğe mahkum kalmaktır. Böylesi bir siyasetsizliğin kazanabileceği bir seçim de yoktur ayrıca. Hele sayılmayan 7 haziran seçimleri ve YSK tescilli referandum vak’ası örnekleri de bu kadar tazeyken, şimdiden 2019 seçimlerine kilitlenmek, en iyimser tabirle, saftriklik oluyor. Öyle bir süreç ki bu, OHAL’ci rejim kurumsallaştıkça 2019’da umut bağlanılacak bir seçim bile göremeyebiliriz. Olağan siyaset mecralarını, olağan siyasal süreçleri reddeden bu olağanüstü kurumsallaşma, seçim meçim yok, aslolan refah ve istikrar ve huzurdur deyip geçebilir de! TÜSİAD’ın ‘OHAL artık uzatılmasın’ önerisine verilen yanıt tam da bunu söylemiyor mu: “Kusura bakmayın, her şey huzura kavuşmadan OHAL’i kaldıramayız. OHAL’i ülkemizde her şey sağlıklı bir şekilde yürüsün diye devam ettiriyoruz!”
OHAL’in tamamen kurumsallaştırılmadan kaldırılmayacağında ısrarlı olan Erdoğan’ın zaman geçirmeden partisinin başına geçmesi de sadece biçimsel bir anlam içermiyor. O daha sert mücadeleler için AKP’yi bile yeterince güvenli bulmuyor ve boş bırakmak istemiyor.
...***
Faruk Çakır, 21 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yatmak değil, yatırım şart”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’yi idare edenlerin dertlerimizi bilmemesi mümkün değil. İdarecilerin büyük çoğunluğu dertleri ve çareleri de bilir, ama zor olan yapmak yolu yerine, kolay olan ertele, oyala yolunu tercih ederler.Bildik bileli Türkiye’nin sanayi yatırımları yapması icap ettiği konuşulur. Yani maddî sıkıntıların çaresi ‘şantiye’ kurmaktan geçer. Ancak idareciler ‘şantiye’ yerine paradan para kazanmak anlamına gelen ‘rantiye’yi tercih ederler. Şantiye yerine rantiyeyi tercih etmenin Türkiye’nin dertlerine çare olmadığı hem dün, hem bugün bilinen bir gerçektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gaziantep Sanayi Odası Başkanı Adil Sani Konukoğlu da, büyüme için yatırımın şart olduğunu tekraren hatırlatmış. Adil Sani Konukoğlu, üzerinde yaklaşık bir yıldır çalışılan “Üretim Reform Paketi”nin Organize Sanayi Bölgeleri’nin daha güçlü ve verimli çalışması, maliyetlerin iyileştirilmesi, üretimin önündeki engellerin kaldırılması ve nitelikli işgücü yetişmesi açısından önemli düzenlemeler ihtiva ettiğini de ifade etmiş.
Konukoğlu, şunları da söylemiş: “Ülkemizin ekonomik büyümesi için yatırım şart. Yatırım ise üretim demektir, istihdam demektir. Yatırım ortamını iyileştirerek sanayicilerin rekabet gücünü arttıracak Üretim Reform Paketi yeni yatırımların önünün açılması için bir fırsattır.”
Öte yandan Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın desteklediği “Üretim Reform Paketi”nin bir hedefi de “Üretime dayalı ekonominin büyümesi” olarak ifade edilmiş. Ülkemizdeki hal ve gidişe bakılınca ekonominin üretime dayalı olarak büyüdüğü söylenebilir mi? Her adımda fabrika mı açılıyor yoksa AVM’ler mi?
Konu ile ilgili olarak 2016’da Ankara’da yapılan bir toplantıda ortaya konulan hedeflerin bazıları şöyle: *Yatırım bölgelerimizin daha güçlü ve verimli çalışması, *İmalat sanayiindeki yeşil ve verimli üretim dönüşümünün sağlanması, *Sanayide nitelikli işgücü ihtiyacının karşılanması, *Üretime dayalı ekonominin büyümesi, *Yerli, yeşil ve yenilikçi sanayi bölgelerine geçişin sağlanmasıdır. Bu hedeflere ne ölçüde yaklaşıldığını ayrıca tartışmak gerekir.“Eğitim şart” olduğu gibi, ekonominin büyümesi ve dolayısıyla maddî refahın artması için de yatırım şarttır. Sanayiciler bunun farkında olduğu gibi, idareciler de farkında. Mesele bu bilinenlerin uygulama safhasına geçirilmesidir.Acaba bir yanlış anlama neticesi “yatırım şart” çağrılarını bazıları “yatmak şart” diye mi anlıyor? Böyle bir ihtimal var, çünkü geçen yıllarda ilk okul öğrencilerine “Ali yat uyu” şeklinde ‘fiş’ler yazıldığına her halde şahit olanlar vardır.