Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: MHP kongresinde gerginlik
Birgün:
CHP'li Şenal Sarıhan: Sivil itaatsizlik dönemi başlıyor
Cumhuriyet:
Açlık grevinin 75. gününde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'nın evine polis baskını
Evrensel:
Cam grevi yasaklandı, işçi kararlı tutum bekliyor
Şimdi ise köşe hafta içi köşe yazıları
…***
Aydın Engin, 21 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bu OHAL beni çıkarır. Belki torunumu da...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Washington seferinden dönen Cumhurumun Başkanı, ayağının tozuyla TÜSİAD seferine çıktı.TÜSİAD’ın en yüksek organı sayılan Yüksek İstişare Konseyi toplantısında Türkiye’nin en iri kıyım işadamlarına, işkadınlarına konuştu.TÜSİAD Başkanı’nın ölçülü ve utangaç açış konuşmasındaki OHAL’in kaldırılması dileğine okkalı bir cümle ile karşılık verdi. Aslında baklayı ağzından çıkardı: “Her şey huzura, refaha kavuşmadan OHAL’i kaldıramayız.” Buyrun buradan yakın. Demek ki OHAL hiç kalkmayacak. En azından beni çıkaracak. Torunum OHAL’siz bir Türkiye görür mü? Emin değilim. Koşula baksanıza: “...huzura ve refaha kavuşmadan.” Halk deyişidir, ölenin ardından “Huzura kavuştu” derler. Gazetelerdeki ölüm ilanlarında sık sık okuruz: “... Ebedi istirahatgâhına defnedildi”.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Huzur ölümle geliyorsa acaba Cumhurumun Başkanı kendisine ve tayfasına biat etmeyen, boyun eğip diz çökmeyenler öldükten sonra huzur gelecek demek mi istedi? Ben bu tarife uyuyorum. Bu durumda benim günlerim sayılı mı yani?Üstelik iş benimle de bitmeyecek, huzur gelmeyecek. Reis, Kürt sorununun barışla değil silahla çözülmesine karar verdi bir kere. Demek ki son Kürt de huzura kavuşmadan huzur gelemez. Buraya kadar yazdıklarımı bir daha okudum. Korkudan saçmalıyormuşum gibi geldi bana... Peki, diyelim korktum, evham ettim, hatta saçmaladım. İyi de OHAL’in kalkması “huzur”la bitmiyor(muş) ki... Bir de “refah”ın gelmesi gerekiyormuş. Cumhurumun Başkanı “refah” deyince önce onun içinde yetişip, yükseldiği Refah Partisi’ni kastediyor diye düşündüm. Tam “Yav Reis o Refah’ın kendisi değilse bile zihniyeti zaten geldi, tepemize çöktü” diyecektim. Demedim. Tepemize çöken o Refah, yani Erbakan’ın Refah’ı değil ki... Reis onu siyasetin çöp tenekesine yolladı ve yerine küresel sermayenin bulamacı AKP’yi kurup iktidarı aldı. Demek ki OHAL’in kalkması için ikinci koşul olan refah, o Refah değil. Bildiğimiz refah... Yani İskandinav ülkeleri gibi, Kanada gibi, İsviçre, Almanya, Hollanda gibi sanayi toplumundan refah toplumuna ulaşmış ülkelerdeki refah...İyi de ha bire duble yol döşeyen, köprü üstüne köprü kuran, kentlere beton kuleler diken, Boğaziçi’ne paralel bir boğaziçi daha açacak olan ve sadece bunları yapan; etini, buğdayını, nohutunu, samanını bile ithal eden bir ekonomiyle refah ne zaman ve nasıl ve niye gelir acep? Anlaşıldı. Korkularımda haklıyım. Refah ve huzur gelmeden OHAL kalkmayacağına göre, ömrümün kalanını ben OHAL koşullarında yaşayacağım. OHAL beni kesinlikle çıkarır. Torunumu da çıkarır mı? Valla çıkarırsa şaşmam.
…***
Emin Çölaşan, 21 Mayıs tarihli Sözcü gazetesinde, “Onlar yırttı, FETÖ’cülük bize kaldı” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sevgili okurlarım, SÖZCÜ Gazetesi şimdilerde iktidarın bir numaralı hedefi. Niye böyle?.. Çünkü SÖZCÜ, Türkiye'de en çok satan muhalif gazete. Türkiye'nin en çok satan üçüncü gazetesi. Hilesiz hurdasız net satışımız bazı günlerde 280 bin, bazı günlerde ise 300 bin'i geçiyor. Bu gazete her haberiyle, her yorumuyla toplumda ses getiriyor. İktidar kesimi bizim gazeteyi her gün eline alıp okuduğunda adeta çıldırıyor, ne yapacağını şaşırıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bizde yalan haber yok, yazılar derseniz dört dörtlük. İşte böyle bir ortamda karar aldılar: “SÖZCÜ er veya geç susturulmalı!” Bu kararı vermek kolay da, nasıl yapılacağını ayarlamak çok zor. İşte bu yüzden 19 Mayıs günü, bir ulusal bayram gününde düğmeye basıldı ve arkadaşlarımız gözaltına alındı. Gerekçe çok ilginç: FETÖ'cü olmak! Bundan sonra neler olacağını şu anda hiç kimse bilmiyor. Üç olasılık var. İlki, gözaltına alınan arkadaşlarımızın en kısa zamanda bırakılıp kamuoyuna “Pardon” denilmesi.İkincisi yargı gücüyle SÖZCÜ'nün üzerine gidip soruşturmanın genişletilmesi. Bu süreç gazeteye el koyup kayyum atamakla bile sonuçlanabilir. Ondan sonra al sana yeni bir havuz gazetesi!..Üçüncüsü ise “Amaca ulaştık, gözdağı verdik. Bu kadarı yeter” demeleri. Yaşadıkça göreceğiz.
2009 yılından beri bu gazetedeyim. Bir tek çalışanımızın FETÖ'cü olduğu konusunda en ufak bir duyuma sahip olsaydım, bu konuda bir tek gözlemim olsaydı, inanın ki Sözcü'de bir dakika bile durmazdım. Kendi adıma söylüyorum, Fetullah ve onun geçmişteki Zaman Gazetesi bana yazılarım nedeniyle defalarca tazminat davaları açtı. Hepsi de mahkemeler tarafından reddedildi. SÖZCÜ'ye de açtıkları davalar vardı, onlar da reddedildi. Ne biçim FETÖ'cü imişiz biz! Bunlar olurken Fetullah, gücünü bugünkü AKP iktidarından alıyordu. Ne ilginçtir, dün Fetullah ve cemaatle el ele, kol kola olanlar, o ekibi devletin bütün kademelerine yerleştirenler, şimdi bize FETÖ'cülükten dem vuruyor! Son operasyonda gözaltına alınan İzmir muhabirimiz Gökmen Ulu'nun 15 Temmuz 2016 tarihli haberine bakınız! Recep Bey ortalıkta yok, tatile çıkmış. Herkes onun nerede kaldığını araştırırken Marmaris'te olduğunu Gökmen buluyor ve bu haber SÖZCÜ'nün internet sitesinde yayınlanıyor. Ne ilginçtir ki, o gece darbe girişimi oluyor.Sonrasında tantana başlatılıyor… “Cumhurbaşkanının kaldığı yeri SÖZCÜ açıkladı, hedef gösterdi!” Başbakan ve cumhurbaşkanlarının tatili nerede geçirdiği Türkiye'de bugüne kadar özellikle Özal döneminde defalarca haber oldu. Yerini ilk yayınlayan muhabire gazetesi küçük bir para ödülü verir, haberi ıskalayan muhabirler gazete yönetiminden fırça yerdi. Gökmen gazetecilik yaptı, şimdi cezalandırılmak isteniyor. Olacak şey değildir.
…***
Nilgün Ongan, 22 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Açlığa ses olmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“3 aylığına ilan edilmesine karşılık 45 gün sonunda kaldırılabileceği söylenen OHAL uygulamasının 10. ayındayız. Üstelik öngörülebilir bir gelecekte kalkacakmış gibi de durmuyor. Gerek ekonomik krizin kendini iyiden iyiye hissettirmesi gerekse TÜSİAD’ın tepkisel çıkışları doğrultusunda OHAL’in iş dünyasına maliyeti kamuoyunda sıkça tartışıldı. Kimi zaman bakanların da müdahil olduğu bu tartışmalar sonrasında patronlar, güvenli ve güvenceli bir istihdam rejimini bütünüyle ortadan kaldıracak pek çok taviz koparmayı da başardılar. Tıpkı “olağan” zamanlardaki gibi.Buna karşılık aynı ölçüde tartışılma imkanı bulamayan insani/toplumsal maliyet ise her geçen gün daha da derinleşen bir krize dönüşmüş durumda. Üstelik bu kriz sadece sorgusuz sualsiz işten atılmalar veya OHAL sürecinde daha da derinleşen sınıfsal çelişkilerle sınırlı da değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Artan intiharlar, hiç bilmediği bir alanda ve enformel koşullarda çalışmak zorunda bırakıldığından iş cinayetinde can veren KHK’lılar, Muhbir rektör ve okul müdürlerinin kendi ilişkilerini gizleyebilme çabasıyla işsiz bıraktırdığı, SGK’ya eklenen 36. fesih koduyla da yeni bir iş bulabilmeleri bütünüyle engellenen binlerce muhalif eğitimci, Onların tedavi ve bakım ihtiyaçları karşılanamayan hasta çocukları ve/ veya yaşlı ebeveynleri, Sürmekte olan bu hukuksuzluğu haykırmak, buna itiraz etmek için başkentin göbeğinde açlığa yatan hocalar...İşte bu tablo, KHK’lar sonrası sürdürülmeye çalışılan eğreti yaşam koşullarının pek çok insan için artık sürdürülemez bir aşamaya geldiğini ve onurlu bir yaşam hakkı yanında doğrudan insan ömrünün tehdit altında olduğunu gösteriyor. “Sivil ölüm” diye tarif edilen “terbiye etme” yöntemi beraberinde biyolojik ölümler getirmiş durumda.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça tarafından süresiz ve dönüşümsüz olarak sürdürülen açlık grevinin amacı bu koşulları ortaya koymak ve darbe girişimiyle hiçbir ilişkisi olmadığı halde işsiz bırakılan insanların sesi olmak.
Kendi ifadeleriyle söyleyecek olursak “Ekmeğin onur demek olduğunu onun için canhıraş mücadele etmek gerektiğini hatırlatmak istiyoruz” diyorlar. Başardılar da. Hem canhıraş bir mücadeleyi sürdürmeyi hem de KHK rejiminin nelere mal olduğuna dikkat çekmeyi.