Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde “Aylık yüzde beş faiz olur mu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İnanmayacaksınız ama aylık yüzde beş oranında faiz alınıyor bu ülkede. Nasıl mı? Şöyle alınıyor; konut sitelerin yönetimlerine, kooperatiflerin idarelerine bazı tuhaf insanlar dadanıyor.Bunlar yönetici adı altında çok konutlu sitelerde ve kooperatiflerde her ay üç ile beş milyon lira arasında aidat topluyorlar. Gelen bilgilerden, daha fazla toplayanlar da var herhâlde.İşte bu türden kooperatif ve sitelerde, bir kiracı ya da evsahibi ya da kooperatif üyesi aylık aidatını aksattığında aylık en az yüzde beş gecikme faiziyle aidatları tahsil ediyorlar. Tabii ki üyeler aidatını öderken bazılarının site hizmetlerinden, kooperatif hizmetlerinden faydalanıp aidat ödememesi doğru değil. Ama kiracı ya da evsahibi işsiz kalabilir, kendi iradesi dışında genel ekonomik durumdan olumsuz etkilenip zora düşebilir. Dolayısıyla aidatını bir süre ödeyemez. Hattâ evsahibinin, kiracısının ödemediği masraflardan bir süre haberi de olmayabilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu ödenmeyen aidatları aylık yüzde beş gecikme faiziyle tahsil etmek adaletli değil. Çünkü aylık yüzde beş faizin basit yıllık faizi yüzde 60 oluyor. Bir de site ve kooperatif yönetimlerine dadanan bazıları, kooperatif inşaatını yıllarca bitirmemek için elinden geleni yapıyorlar. Otuz yıldır bitmeyen konut yapı kooperatifleri var. Ama aynı kişiler bitmeyen kooperatifin yönetiminde sürekli yer alabiliyorlar. Anlayacağınız, bu türden tuhaf kişiler, kooperatifi ve site yönetimini kendi şirketi gibi kullanıyorlar. Bir de tahsil ettikleri aidatlarla, yüksek ücretler vererek, üyelere karşı, avukatlar tutuyorlar. Yine yüksek ücretlerle güvenlik, teknik danışmanlık, mühendislik türünden hizmet satın alıyorlar. Bu arada iş bitmesin de yönetimde kalalım düşüncesiyle taşerona, müteahhitlere yıllarca süreceğini bile bile davalar açıyorlar. Yani kooperatifi ya da siteyi hortumluyorlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, aidatını zorda kaldığı için ödeyemeyen kiracı ya da evsahibini, uyarı yapmadan icraya veriyorlar.
Böylece pek çok kişiden haksız gecikme faizi, avukatlık ücreti tahsil ediyorlar. İşte bu eski yüksek enflasyon ve yüksek faiz döneminden kalma aylık yüzde beş oranındaki gecikme faizinin değiştirilmesi gerekiyor artık. Çünkü yıllık enflasyonun yüzde 8,8 olduğu bu ülkede böyle aylık en az yüzde beş, yıllık en az yüzde 60 oranında yüksek gecikme faizi olamaz. Gecikme faizi aylık enflasyon kadar olabilir ancak. O hâlde bu aylık yüzde beş oranındaki yüksek gecikme faizinin hemen değiştirilmesinde fayda var. Aksi takdirde yüksek aidat toplayarak önemli bir maddi güce ulaşan site ve kooperatif yöneticileri ile site ve kooperatif üyeleri arasında köle- sahip ilişkisi ortaya çıkıyor. Üye kolay kolay kurtulamıyor yönetimin elinden. Ve yüksek gecikme faizi nedeniyle kooperatif üyesi ya da sitede kat malikleri konutlarını ve üyelik haklarını çok ucuza elden çıkarmak zorunda kalıyorlar. Bazı mağdurlar; zorda bırakıp, konutun ya da hakkın satışında müşteri bulma işlerinin site ve kooperatif yöneticileri tarafından organize edildiğini ileri sürüyorlar.
Konuyla ilgili pek çok site ve kooperatif mağdurundan şikâyetler geliyor. Şikâyetler şöyle “Tamam kooperatife, site yönetimine geciken aidat borcunun aslını ödedik. Peki, bu aylık yüzde 5 gecikme faizi ne oluyor, bu kadar yüksek gecikme faizi olur mu. Gecikme faizinin aylık enflasyon oranında yakın bir düzeyde olması gerekmez mi ” diye soruyorlar. İşte bu nedenle kooperatif ve site mağduru vatandaşların sesini duyuralım dedik.
…***
Ahmet İnsel, Cumhuriyet gazetesinde, “Otoriter rejimden daha ileri!” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Otoriterleşme yolunda ilerlediğimizi söylemek, bugün içinde bulunduğumuz durumu tarif etmekte artık yetersiz kalıyor. Daha önce de otoriter kurumların ve pratiklerin güçlü biçimde var olduğu bir toplumduk. Bugün otoriterlikten ötede yer alan bir eşiğe doğru yol alıyoruz. Bu gidişatı, liberal olmayan demokrasi, otoriter demokrasi, melez rejim gibi teknik terimlerle ifade etmek yanlış değil ama yetersiz kalıyor. Bu gidişi, örneklerini 20. yüzyılın ilk yarısında gördüğümüz faşizmlerle karşılaştırmak da mümkün. Ne var ki hem ülke içi sosyolojik ve iktisadi olgular, hem uluslararası siyasal durum klasik faşizmlerin tıpatıp tekrarına pek izin vermiyor. Zaten böyle bir şablon aramak anlamsız olur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP iktidarı olarak değil, Erdoğan rejimi olarak tanımlanması gereken bu gidişat, bütün kamu kurumlarını kendi denetimi altına almış, kişi merkezli bir iktidar yapısı oluşturmayı hedefliyor. Giderek tapınılan, bir AKP milletvekilinin O’nu gördüğünde salavat getirdiğini itiraf ettiği, AKP çevresinde bazı özel sohbetlerde bir tür halife konumunda değerlendirilen, bir siyasal- dini otorite oluşumu bu aynı zamanda. Tarihte örneklerini gördüğümüz bazı imparatorluk ve sultanlık rejimlerinde, hem dini hem siyasal otoritenin bir kişinin bünyesinde toplanmasını andırıyor. Bunun en anlamlı örneklerinden biri, Bizans İmparatorluğu’ydu. Osmanlı İmparatorluğu bu geleneği Bizans’tan aldı. Hem Reis hem Halife ya da hem Sezar hem Papa olmak demek bu.
Medyanın mümkün olduğu kadar iktidarın borazanı olması ve şiddet yöntem ve politikalarının “devleti koruma” gerekçesiyle orantısız biçimde kullanılması, geçmişteki faşist rejimlerin evrensel uygulamalarıydı. Bir yandan özel mülkiyetin kutsallığından dem vurulurken, diğer yandan “iç tehdit unsurları”nın mallarına el konulması da. Günümüz Türkiye’sinde de bunlar terörle mücadele gerekçesiyle rejimin gidişatına yön veren icraatlar.
Evet, gidişat otoriterleşmeye değil, -onun göbeğindeyiz- otoritarizmin ötesine. Erdoğan rejimi, ortalama otoriter rejimden daha “ileri” bir duruma tekabül ediyor.
…***
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Kimse yargıya talimat veremez”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son Afrika gezisine çıkarken, AYM’nin Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği karara “Saygı da duymuyorum, uymuyorum da” diye tepki gösteren ve bidayet mahkemesine de AYM sonrası verdiği tahliye kararı için “fırça” atan Erdoğan, sözlerinin tetiklediği yoğun tepkiler sorulduğunda “Demek ki isabet etmişim” yorumu yaptığı gezi dönüşü konuya kaldığı yerden devam ederek “Bu iş daha bitmedi” mesajı verdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu seferki mesajı evvelâ savcıya idi.Ona “AYM kararına itiraz et” dedi.Sonraki adres yine mahkeme oldu ve oraya da “tekrar tutukla” sinyali gönderdi.Bu arada HSYK kaşla göz arasında, davaya bakacak mahkeme heyetini değiştirdi. Böylece “Dava devam ederken hâkim değiştirilmez” kuralı da çiğnendi.Erdoğan “Mahkeme tutukluluğun devamına karar verirse AYM’nin yapacağı birşey kalmaz. İlgililer isterlerse AİHM’e başvururlar. AİHM kararının bağlayıcılığı sadece tazminat bakımındandır. Tazminata hükmederse devlet ya bu karara itiraz eder veya tazminatı öder” diye, “engin” hukukî değerlendirmelerini sürdürdü.Yani, “AİHM bizi mahkûm ettiği takdirde gerekirse parasını öder, işi kapatırız” dedi. Sanki kendi kesesinden verecek!Erdoğan kendisine yönelik “anayasayı ihlal” eleştirilerini cevaplarken de “İhlal eden ben değilim, AYM” dedi ve mahkemenin bireysel başvurularda verdiği kararların bağlayıcı olmadığını öne sürdü.Ve ertesi gün güya ona destek için atılan bir manşette “Bireysel başvurularda AYM’nin verdiği kararları bağlayıcı olmaktan çıkarmak için yasal düzenleme yapılacak” haberiyle skandala tüy dikildi.Bütün bu skandallar zinciri, sonuçta işin özüne dokunan son derece vahim bir anayasa ihlalini de gözler önüne seriyor.Anayasa diyor ki: ‘Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, mahkemelere talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”Yargı bağımsızlığını güvenceye almak için konulan bu kuralı, karşı karşıya olduğumuz olayda maalesef devletin en tepe noktasındaki kişi çiğniyor.