Türkiye'den köşe yazarları
Vatan: Almanya: İncirlik için Türkiye hükümeti ile görüşüyoruz
Yeniasya:
OHAL’de hak ihlâllerinde patlama yaşandı
Yeni Mesaj:
FETÖ darbe girişiminin A takımı hakim karşısında
Yurt:
Kılıçdaroğlu kürsüye vura vura konuştu; FETÖ'cü siyasetçi yok mu
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Abdulkadir Selvi, 23 Mayıs tarihli Hürriyet gazetesinde, “Kaç bakan değişecek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Referandumdan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, 2019’da yerel seçimler ile cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin birleştirilmesi önerisi geliyor. Erdoğan bu öneriye karşı çıkıyor. “Yerel seçimlerde durumumuzu görelim ona göre cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanırız” diyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2019’da kötü bir sürprizle karşılaşmamak için partiden başlayıp, hükümet ve yerel yönetimlerde devam edecek olan değişiklikleri hayata geçiriyor. Erdoğan, 2017’yi değişim yılı, 2018’i icraat yılı, 2019’u ise seçim yılı ilan etmişti. Bu 3 yıllık uzun vadeli takvim. Bir de kısa vadeli bir takvim var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AK Parti kongresi bitti. 48 saatlik yasal itiraz süresi bittikten sonra çarşamba günü yeni parti yönetiminin ortaya çıkması bekleniyor. AK Parti’de genel başkan yardımcılıklarının sayısının azaltılması bekleniyor. AK Parti’de bir genel sekreter 11 genel başkan yardımcısı sistemi vardı. Sonra bu sayı 1 artı 13’e çıkarıldı. Şimdi bu sayının eski sistemde olduğu gibi 11 genel başkan yardımcısına indirilmesi bekleniyor.
Bu arada Cumhurbaşkanı AK Parti genel başkanı seçildi. Bu durumda her hafta AK Parti grubuna hitap edecek mi? Sırayla gidecek olursak, Erdoğan milletvekillerine hitap edecek. Peki grup toplantısı için Meclis’e gelecek mi, yoksa milletvekilleri AK Parti Genel Merkezi’ne mi gidecek? 3 Kasım 2002 seçimlerine katılması engellendiği zaman Erdoğan, AK Parti genel başkanıydı ama milletvekili değildi. Abdullah Gül ise başbakandı. Erdoğan, AK Parti grup toplantılarına katılır ve konuşma yapardı. Erdoğan olmadığı zamanlar Abdullah Gül konuşurdu. Hatta bir defasında Abdüllatif Şener konuşma yapmıştı. Grup başkanı ise Bülent Arınç’tı. Bu kez Erdoğan’ın 15 günde bir genel merkezde konuşması Meclis’teki grup toplantılarında ise Başbakan Binali Yıldırım’ın hitap etmesi bekleniyor. Ama Cumhurbaşkanı’nın çalışma tarzı bilindiği için milletvekilleriyle her hafta bir araya gelme ihtimali daha yüksek. Başbakan bu süre zarfında başta uyum yasalarının çıkarılması olmak üzere hükümet işlerini yürütecek.
...***
Çiğdem toker, 23 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Adalet eksik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisi ve bütün bir Türkiye için tarihsel nitelik taşıyan 21 Mayıs’ta, günün anlamına uygun tarihsellikte bir soru sordu: “Neyiniz eksik? OHAL neden kalksın?” Aslında “adalet” deyip yazıyı tamamlamak mümkün. Dünyanın en kısa fıkraları gibi, dünyanın en kısa köşe yazısı olur, ihtimal, sakil de durmazdı. Fakat değil mi ki Cumhurbaşkanı bu soruyu cumhura hitaben sordu. Değil mi ki “adalet”, 15 yıldır Türkiye’yi yöneten partinin ilk adı. Ve bir siyasi partinin ilk adı, kendisine yakıştırdığı, niyetlendiği halidir. O halde “Neyiniz eksik” sorusuna “adalet” derken biraz daha uzun bir yanıt verelim. Verirken de yine Cumhurbaşkanı’nın aynı konuşmadaki başka sözünü rehber alalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Adında adalet olan partisiyle kendisini 998 gün sonra buluşturan 3. Olağanüstü Kongre’deki şu ifadeyi mesela:
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da Ak Parti’nin gönlünü kazanmayacağı tek bir kişinin dahi bulunmadığını düşünüyorum. Hiç kimse kendini ötekileştirilmiş hissetmesin, özgürlük alanını tehdit altında görmesin, geleceğinden umutsuz olmasın.”
Dikkat ederseniz Cumhurbaşkanı, gönül kazanmayı sadece AKP seçmeniyle sınırlamıyor; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı diyor. O vakit, OHAL KHK’leriyle, hiçbir idari ve hukuksal soruşturma yapılmaksızın görevlerinden ihraç edilmiş kamu görevlilerinin gönlü bu ifadeye dahil olmalı.
OHAL’in kalkma zamanı olarak “huzura, refaha kavuşuncaya kadar” kriteri koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, devamla “Fabrikalarınız mı çalışmıyor, işyerinize mi gidemiyorsunuz, okullar mı kapalı” diye soruyordu. Rastlantı bu ya, aynı gün Uluslararası Af Örgütü de OHAL döneminde işinden olan kamu görevlilerine dair raporu yayımladı. Rastlantı bu ya, bizim ekonomi sayfamızda Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’nun dükkân verileri yayımlandı. Cumhurbaşkanı’nın OHAL’in sürekliliğine gerekçe gösterdiği, işe gidebilme ve dükkânların açık olma halleri, cumhurun durduğu yerden şöyle görünüyor:
-Ocak-Nisan döneminde, 37 bin 743 esnaf kepenk indirdi.
-33 bin öğretmen, 24 bin polis, 8 bin TSK mensubu, 6 bin doktor ve sağlık çalışanı, 5 bin akademisyen, 4 binin üzerinde hâkim ve savcı, 3 binin üzerinde Başbakanlık ve bağlı kuruluş çalışanı işine gidemiyor. İhraç edildikleri kamu görevlerine bağlı sağlık, konut hizmetlerinden yararlanma hakkını kaybettiler. Pasaportları iptal edildiği için yurtdışında da iş arayamıyorlar. Yüz binlerce insanın işi, buna bağlı olarak da doktora gitme, yani sağlık, barınma hakları eksik. İhraç edilen yüz binin üzerinde insan ve aileleri için dükkânların açık olmasının bir önemi yok. Oradan alışveriş edebilecek güçleri kalmadı çünkü. Onlardan ikisi olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça açlıkla terbiye edilmeye karşı onurlu bir hayat amacıyla itiraz ettikleri ve işlerini geri istedikleri için 75 gündür açlık grevi yapıyorlardı. Gülmen ile Özakça’nın sabaha karşı yapılan polis baskınıyla alındıkları gözaltı hali bu yazı yazılırken sürüyordu. Görmezlikten gelinen intiharlar, hiç bilmedikleri sektörlerde yaşamını yitiren, iş arayıp reddedilen eğitimciler... İlaçları, tedavileri kesilen çocuklar, ana babalar... 10 aydır yargıç önüne çıkmayı bekleyen yargıçlar, savcılar, gazeteciler... Fabrikaların, dükkânların açık olmasının bir karşılığı yok onlar için. OHAL’de adalet yok çünkü.
...***
Kazım Güleçyüz, 23 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL komisyonu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ocak ayında çıkarılan KHK’lardan biriyle bir ay içerisinde kurulması öngörülen, ama dört aydan beri savsaklanan 7 kişilik OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu nihayet işbaşı yaptı.Bu kadar gecikmesine referandum süreci, komisyonda görev almak isteyenlerin çokluğu ve isabetli seçim yapmak için adayların ince elenip sık dokunması ve komisyonun işleyiş tarzına ilişkin teknik rötuşların çok zaman alması gibi farklı gerekçeler gösterildi.Adalet Bakanı işbaşı tarihi olarak yaz aylarına işaret etmişti, ancak mağdurların tepkilerinden iyice bunalan AKP’li vekillerin ısrarı ile, Başbakanın son grup toplantısını yaptığı günde komisyonun kurulduğu açıklandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Daha önce de Başbakanlıkta ve valiliklerde itiraz kurulları kurulmuştu. Son komisyonun teşkili, bunların işlevsiz ve göstermelik olduğu gerçeğini fiilen de tescil etmiş oldu.
Ama aynı hal bu komisyon için de geçerli.
7 kişi, beklenen 200 bin başvurunun nasıl ve ne kadar zamanda üstesinden gelebilecek?Komisyonun 2 yıl olarak belirlenen görev süresi, gerek duyulursa her defasında birer yıl olmak üzere uzatılabilecek. Peki, mağduriyetlerin bu kadar beklemeye tahammülü var mı? Belli ki işin o tarafını düşünen yok.
Komisyonun başkanlığına getirilen Menteş’in önceki görevlerinde özgürlükçü kararlara imza atmış olması elbette ki takdire şayan ve memnuniyet verici; ama böylesine devasa boyutlara getirilip çok derin ve yaygın bir insanî krize dönüşülen bir konuda, 7 kişilik bir komisyon neyi ne kadar yapabilir?
Kendisi de KHK ile ihraç edilmiş bir okurumuzun notuyla konuyu şimdilik bağlayalım:
“Şimdi, açılmış bütün davalar düşecek ve dosyalar komisyona gönderilecek. Komisyon kararlarına yapılacak itirazlar mahkeme yoluyla olacak ve muhatap komisyon değil, en son çalışılan kurum olacak. İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta da burası.
“Aslında kararı veren komisyon olduğu halde dava kuruma açıldığında kurum kararı kendisinin vermediğini belirterek, kendisi açısından davanın konusuz olduğunu söyleyecek. Mahkemeler de ekseriyetle ve mecburen davanın konusuz olduğuna hükmedecek. Mağdur insanlar yine mercisiz ve muhatapsız kalacak. Sonuçta insanlar bir kez daha oyalanmış durumuna düşürülecek.”