Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: AKP’den kabine revizyonu açıklaması
Birgün:
Darbe girişimi sanığı Albay Turhan: TSK içinde 3 farklı ekip var
Cumhuriyet:
Ankara ve İstanbul'da Gülmen ve Özakça eylemine polis müdahalesi: Çok sayıda gözaltı var
Evrensel:
Mücadeleci sendikacılığın şart olduğu bir zamandayız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
…***
Deniz Kavukçuoğlu, 24 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde,” Bu gidişle daha uzun yıllar OHAL ile yaşayacağız”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin 3. Olağanüstü Kongresi’nde kesin bir dille açıkladı: Olağanüstü hal kalkmayacak. Bu açıklamayı Türkiye Cumhuriyeti devleti adına mı yoksa TBMM’de çoğunluk partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi adına mı yaptığı hiç önemli değil. Çünkü zaman içinde öğrendik ki eninde sonunda kendisinin dediği olacak. Yalnız akla takılan bir soru var; Sayın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı bu açıklamayı iki önemli söylemle koşullandırdı. Bu aynı zamanda “OHAL ne zaman kalkacak” sorusunun da yanıtı: “Ülkemiz huzura ve refaha kavuştuğu zaman!” Güvenlik güçlerimiz uzunca bir süredir terörist gruplara karşı büyük özveriyle bir savaşım veriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sayısal veriler bu savaşımın sonuçlarının alınmasının çok geniş bir zaman dilimine yayılmayacağını gösteriyor. Doğal ki burada terör üreten bataklığın kurutulmasına ilişkin ne tür önlemler alınacağını da sormak durumundayız. Eğer bu önlemler alınmazsa yeniden üreyecek terör karşısında yeni OHAL’ler mi ilan edilecek? Belki daha da önemli bir soru ise koşul olarak gösterilen “refah”a ilişkin. Ülkemiz ekonomisi neredeyse on yıldır “orta gelir” tuzağına düşmüş, debeleniyor. Kişi başına ortalama gelirimiz dolar bazında son dört yıldır şöyle: 9.286, 9.364, 10.030 ve 10.659. Bu sayılar bir refah toplumunun verileri değil! Uluslararası kabul gören refah, kişi başına yıllık ortalama gelirin 25.000 dolara ulaşmasıyla söz konusu oluyor. Adalet ve Kalkınma Partisi bu nedenle kişi başına ortalama yıllık 25.000 doları 2023 hedefleri arasına aldı. Görece kısa bir sürede bu hedefe nasıl ulaşılacağı bir muamma olmakla birlikte daha da önemlisi “bu durumda OHAL’in daha en az 6 yıl süreceği” gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz. Türk Dil Kurumu’na göre refah, “Bolluk, varlık ve rahatlık içinde yaşama” anlamına geliyor. Bu, doğal ki hoş, fakat ulaşılması kolay olmayan bir hedef. Demek oluyor ki daha uzun yıllar OHAL ile yaşayacağız. AKP yöneticileri ve sözcüleri ilginç oldukları kadar gerçekleri saptırmada da çok usta insanlar. İkide bir Fransa’daki OHAL uygulamaları ile bizdeki uygulamaları karşılaştırıyorlar, “Arada ne fark var?” diyerek toplumda bir algı yaratıyorlar. Oysa arada çok fark var! Örneğin Türkiye, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 13 maddesine çekince koydu. Çekince koyduğu 2 madde çok önemli, bunlardan birisi, adil yargılanma, Yani ben Türkiye’de adil yargılama yapmayacağım diyor. İkincisi ise tutuklananlara insani davranma, bu da tutuklulara gerekirse insani davranılmayacağı anlamına geliyor. Fransa’nın bu tür çekinceleri yok. Fransa’da OHAL döneminde gözaltı süresi beş gün, bizde ise otuz güne kadar çıkartılabiliyor. Fransa’da tutuklu- avukat görüşmelerine bir kısıtlama yok, bizde ise var. Fransa’da OHAL uygulamalarını Anayasa Mahkemesi ve parlamento denetliyor, bizde ise bu olanak yok. Kısacası her iki ülkenin OHAL uygulamaları arasında herhangi bir benzerlik, ilgi, ilinti mevcut değil. Çeşitli ülkelerin suçluların iadesi anlaşmalarına uymama nedenleri arasında Türkiye’nin temel insan haklarına koyduğu bu çekinceler geliyor. Türkiye, 2019’un mart ayında yapılacak yerel seçimlere, kasım ayında yapılacak cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerine de bu koşullarda gidecek. Tanrı bizim akıl sağlığımızı korusun, bize güç versin, derman versin. Yoksa OHAL, MOHAL derken tükenip topyekûn gideceğiz.
…***
Murat Özveri, 24 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “OHAL-keyfilik-hukuk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL ilan edileli neredeyse bir yıl olacak. Nerdeyse bir yıldır kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) yönetiliyoruz.Üstelik bu KHK olağanüstü hal ilanı sonrası çıkartılmış olduğu için bir yetki yasası olmadan Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından yürürlüğe konuluyor.Aslında OHAL, Anayasa’ya göre belirli koşulların dayattığı, geçici bir yönetim biçimidir. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetede yayımlanan kararı OHAL ve OHAL koşullarında yürürlüğe konulan KHK nitelendirmesini yapan kararlardan birisidir.Anayasa Mahkemesinin 1991/6 E. sayılı kararında “Olağanüstü yönetim usulleri yürütme organına önemli yetkiler vermesine, hak ve özgürlükleri de önemli ölçüde sınırlandırmasına karşın, demokrasilerde sonuçta bir ‘hukuk rejimi’dir” denilmiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Anayasa Mahkemesinin 1991/6 E. sayılı kararına göre “... Anayasa Mahkemesi ‘olağanüstü hal KHK’si’ adı altında yapılan düzenlemelerin Anayasa’nın öngördüğü ve Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutmadığı gerçekten bir ‘olağanüstü hal KHK’si’ niteliğinde olup olmadıklarını incelemek ve bu nitelikte görmediği düzenlemeler yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapmak zorundadır.”
“Demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri, hukuku dışlayan keyfi bir yönetim anlamına gelmez.”
“Olağanüstü yönetimler kaynağını Anayasa’da bulan, anayasal kurallara göre yürürlüğe konulan, yasama ve yargı organlarının denetiminde varlıklarını sürdüren rejimlerdir.”
“Ayrıca, olağanüstü hal yönetimlerinin amacı, anayasal düzeni korumak ve savunmak olmalıdır.”
“Anayasa’nın 15. maddesinin ikinci fıkrasına göre mutlak olarak korunması gereken ve olağanüstü hallerde bile dokunulamayan hak, özgürlük ve ilkeler şunlardır: a) Savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler ile ölüm cezalarının yerine getirilmesi dışında kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; b) Kimse vicdan, din, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; Suçluluğu mahkeme kararıyla saptanana kadar kimse suçlu sayılamaz.”
“Öğretide ‘ölçülülük ilkesi’ olarak adlandırılan bu ölçüte yer veren Anayasa’nın 15. maddesinin birinci fıkrasında olağanüstü yönetimlerde temel hak ve özgürlüklerin ancak ‘Durumun gerektirdiği ölçüde’ sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Bununla, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlandırılması veya durdurulması için başvurulan aracın, amacı gerçekleştirmeye elverişli, gerekli olması ve araçla amacın ölçülü bir oran içinde bulunması anlatılmak istenmektedir.”
Basının susturulması, gazetecilerin tutuklanması, binlerce akademisyenin işinden gücünden edilmesi, işinden olanların yargı yoluyla hak aramalarının engellenmesi, başta sağlık hakkı olmak üzere bir dizi temel haklarından yoksun bırakılmaları ile kamu düzeninin sağlanması arasında bağlantı kurmak olanaklı değildir. OHAL nedenleri ve amacı açısından Anayasa’da belirlenen ve ilan edilen sınırları aşmış keyfiliğe dönüşmüştür. Keyfiliğin hukuk kuralı olduğu yerde hiç kimsenin güvencesi yoktur. Bu gün sessiz kalan herkes keyfiliğin kendisine dokunacağı günü, kısaca sırasını bekliyordur.
…***
Esfender Korkmaz, 24 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “15 yıl sonra başa döndük”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Küreselleşmenin başarısızlığı, ekonomilerin ve ekonomi yönetimlerinin spekülatif sermayenin emrine girmiş olmasındandır. Ayrıca medya ve finans sektöründeki bazı akademisyen de söz konusu spekülatif sermayenin sözcüsü olmuştur.Spekülatif yabancı sermaye, sıcak para şeklinde veya kârlı şirketleri satın almak için gelir. Kısa vadede yüksek kârlar sağlar ve bu kârı transfer eder. Bunun içindir ki, Çin gibi birkaç ülke hariç, gelişmekte olan ülkelerin büyümesine ve istihdamına bir katkısı olmamıştır. Genel olarak yabancı sermaye içinde: Doğrudan yabancı yatırım sermayesi, iç tasarruf açığının kapanmasına ve yatırımların finansmanına imkân sağlar. Teknoloji getirir. Marka değeri yaratır. Ekonomiye canlılık getirir. Doğrudan sabit sermaye yatırımları ise, uzun dönemli ilave katma değer yaratır ve yeni istihdam yaratır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Türkiye'ye gelen yabancı yatırım sermayesini üçe ayırmak gerekir. Portföy yatırımları: Borsadan hisse senedi, Devlet iç borçlanma senetleri ve kısa vadeli banka mevduatı için gelen yabancı sermayedir. Bu tür yabancı sermayeyi aynı zamanda sıcak para olarak değerlendiriyoruz. Mevcut şirketleri ve bankaları satın alan veya onlara ortak olarak gelen yabancı sermayedir. Bankaların yaklaşık yarısı, özelleştirme ve doğrudan satışla da birçok karşı şirket bu tür yabancı sermayeye satılmıştır. Doğrudan sabit sermaye yatırımı yapmak için gelen yabancı sermayedir. Türkiye'ye gelen doğrudan sabit sermaye yatırımları için yabancı yatırım sermayesi çok sınırlı olmuştur. Söz gelimi, 2006 yılında toplam 20.2 milyar dolar yabancı sermaye girmiştir. Bunun 13.4 milyar doları özelleştirmeden gelmiştir. 2.9 milyar dolarlık kısmı yabancı sermayenin yerli şirketlere ortak olmasıyla gelmiştir. 3 milyar dolarlık kısmı da yabancıların Türkiye'de gayrimenkul alımı ile gelmiştir.Doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişi sınırlı olduğu içindi ki, yabancı sermaye girişi ile Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'da büyüme arasında doğrudan bir ilişki yoktur.