Mart 09, 2016 10:44 Europe/Istanbul

Zeki Ceyhan, Milli gazetede, “Yanlış üstüne yanlış!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hafta sonu geçmişte “bizlerle birlikte” olan ama bugün AKP’yi tercih eden arkadaşlarımızla bir “durum değerlendirmesi” yaptık! Bizim olaylara “bakış açımız” belli!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Önemli olan AKP’li arkadaşlarımızın bakışı! Yaşanan gelişmelerden fevkalade rahatsızlar! Biri, “Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması yanlıştı” diye söze giriyor! “Tutuksuz yargılanabilirlerdi, tutuklanarak adeta kahraman haline getirildiler” diye devam ediyor! Diğeri bu görüşe arka çıkıp onaylıyor ve “Tutuklanmaları gereksizdi” diyor! Laf dönüp dolaşıp Anayasa Mahkemesi’nin verdiği son karara geliyor! AKP’li dostlarımız muhtemelen AYM’nin son kararı ile yapılan yorumlarında etkisinde kalarak, “Bu karar da yanlış” fikrinde birleşiyorlar!


Biz onları izlemeye devam ederken içlerinden biri, “Şimdi onlar tekrar tutuklanırsa o da büyük bir yanlış olur” diye konuşuyor!


Öteki dostumuz da bu görüşe katılıyor! Boydak’ların tutuklanmasını ve Zaman’a kayyum atanmasını da AKP’li dostlarımız hoş karşılamıyor ve bu tür soruşturmalarda tutuksuz yargılamadan yana tavır koyuyorlar! Evet, AKP’li dostlarımız tarafından yapılan yorumlar da açıkça gösteriyor ki sürekli olarak yanlış üzerine yanlış yapılıyor!


Ve iktidar partisi kendisini bu yanlışlardan bir türlü çekip kurtaramıyor! Bir yanlışı düzeltmek isterken bir başka yanlışa imza atılıyor olması iktidarın en büyük açmazlarından biri! AKP’li dostlarımız iktidarın bir başka açmazının ise yeni yetme danışmanlar olduğunun altını çiziyorlar! Bu danışmanların önlerine geleni kara listeye almalarından büyük bir rahatsızlık duyduklarını açıkça dile getiriyorlar! Dostlarımız farklı her düşüncenin hemen hainlik ve ihanet olarak görülüp gösterilmesinin de çok yanlış bir yol olduğunun altını çiziyorlar! Görülüyor ki iktidarın gidişatından sadece muhalifler değil AKP’ye gönül vermiş insanlar da oldukça şikâyetçi!


Gerek AKP yönetimi gerekse Külliye’nin ileri gelenleri duruma el koymaz ve bu gidişata dur demezlerse AKP’yi iyi günlerin beklediğini söylemenin imkânsız hale geleceği görülüyor!


…***


Erinç Yeldan, Cumhuriyet gazetesinde, “Borç tuzağındaki ‘Yeni Türkiye’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Küresel kriz 2008 Eylül’ünde patlak verdi ve etkileri 2009 yılında hissedildi. Türkiye’nin milli geliri 2008’de 742 milyar dolar olarak tahmin edilmekteydi. Küresel kriz altında milli gelirimiz 616.7 milyar dolara geriledi, yani dolar bazında yüzde 17 daraldı. Cumhuriyet tarihinin en şiddetli daralmalarından birisini oluşturan bu dönem, resmi çevrelerce “kriz Türkiye’yi teğet geçti” aldatmacalarıyla geçiştirilmeye çalışıldı. Sonrası dönemde de spekülatif sıcak para akımlarının Türkiye’ye çekilerek dövizin ucuzlamasına dayalı sanal bir büyüme yaratılabileceği umuldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Kriz öncesi dönemde Türkiye küresel ekonomide yaratılmış olan böylesi bir konjonktürden yararlanarak milli gelirini dolar bazında üç misli arttırmış ve “mucize büyüme” öyküleriyle oyalanmış idi. Oysa, milli gelirin büyüme hızı, dövizdeki aşırı ucuzluk konjonktürü ve enflasyondan arındırıldığında sadece yüzde 4.8’lik bir ortalama anlamına geliyordu; bu ise aslında Cumhuriyet dönemi ortalama büyüme hızına ancak ulaşabiliyordu. Ancak, dövizin ucuzluğundan ve borçlanma olanaklarından alabildiğine yararlanan Türkiye’nin tüketim açlığı bu gerçeklere gözlerini kapatmıştı.
2009 krizi sonrasında beklentiler dünya para piyasalarındaki döviz bolluğunun Türkiye’ye akmaya devam edeceği ve Türkiye’nin 2023’lere fert başına 25 bin dolarlık bir gelir düzeyi ile ulaşacağı şeklindeydi. Oysa 2001 sonrası Türkiye ekonomisinde yaşanan döviz tahribatı ulusal üretim ağlarındaki yatay ve dikey bağlantıları kopartarak üretici sektörlerin dış bağımlılığını artırmış ve üretkenlik kazanımlarını tüketmiş idi. 2009 sonrasında yaşanan dış borçlanma artık sadece daha fazla tüketim ve durgunluk anlamına gelmekteydi.
Yukarıda Merkez Bankası’ndan derlediğimiz resmi veriler 2008’den 2014’e Türkiye’nin toplam dış borçlarının 281 milyardan 402 milyar dolara çıktığını belgeliyor. Küresel krizin büyük durgunluğa dönüştüğü söz konusu yedi yıl sonunda dış borçlardaki net artış 121.5 milyar dolar. Bunun 80 milyar doları ise kısa vadeli olarak tespit edilmiş. Bu dönemde milli gelirimiz 742 milyar dolardan, 797 milyara yükselebilmiş, net artış sadece 55.8 milyar dolar.
Yani küresel kriz sonrasının Yeni Türkiye’si her 1 dolarlık dış borçlanmaya karşın sadece 0.45 dolarlık milli gelir artışı gerçekleştirmiş. Nasrettin Hoca’nın mutfaktan ciğer kaçıran kedisi misali, nerede bunu gerisi?


…***


Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Otoriterizme gidiş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Prof. Dr. Ergun Özbudun, anayasa hukuku alanında Türkiye’nin saygın akademisyenlerinden biri. 2007 yılında Başbakan Erdoğan’ın talebi üzerine AKP’nin anayasa taslağını hazırlayan isim. Hatta Erdoğan’a 'amacınız başkanlık sistemi ise ben bu işte yokum' demiş ve Erdoğan’ın 'kesinlikle böyle bir düşüncem yok' diye cevap vermesi üzerine anayasa taslağını hazırlamış.Dün Erdoğan’ın dizinin dibinde oturan ve hukuk danışmanlığı yapan Özbudun, bugün ise tam tersi bir tavır ortaya koyuyor.”diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Özbudun Hoca, bugün AKP’nin ve Erdoğan’ın ortaya koyduğu politikalara 'otoriter devlete gidiş' olarak sitem ediyor. “Adım adım diktatörlüğe doğru kayıyoruz” diyor. Bilhassa Anayasa Mahkemesinin son kararına karşı Cumhurbaşkanının ve hükümet üyelerinin gösterdiği tepki karşısında bu hükmü iyice netleştirmiş kafasında Özbudun Hoca. Türkiye’de hukuk devleti kimliğinin rafa kaldırıldığını da söylüyor Prof. Özbudun.


Önce Prof. Dr. Özbudun’un dünkü Sözcü gazetesine verdiği mülakattan kısa bir kesit aktaralım:


“Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan'ın da ifade ettiği gibi yargı kararlarını herkes eleştirebilir ama Sayın Cumhurbaşkanının devletin en yüce makamının temsilcisi olarak böyle bir eleştiriden kaçınması çok daha uygun olur. Ayrıca kendisinin beyanında başka unsurlar da var ki, o sözler sadece Anayasa Mahkemesi bakımından değil, diğer yargı mercileri bakımından da manevi baskı teşkil edecek nitelikte. Örneğin 'alt mahkeme direnmeliydi' diyor. Bunun bir defa hukukta yeri yok.


Çünkü alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı direnme gibi bir yetkisi yok. Anayasada açık hüküm var, 153. madde diyor ki: 'Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını gerçek ve tüzel kişileri bağlar.' Bu madde karşısında davayı gören yerel mahkeme zaten aksine bir karar veremezdi. Böyle bir karar vermesi yani tahliyeyi reddetmesi bir cezai sorumluluk doğururdu. Bazı milletvekilleri çok daha ileri gidiyorlar. Bireysel başvurunun tümüyle kaldırılmasını ya da Anayasa Mahkemesinin tümüyle lağvedilmesini ileri sürüyorlar. Bir milletvekili de Anayasa Mahkemesi üyelerinin yargılanmasını önerdi. Bu tarz beyanlara 'Allah ıslah etsin' demekten başka söyleyecek bir sözüm yok. Buradaki eleştiriler 'Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı' gibi daha ılımlı versiyonları ile de haksız. Çünkü Anayasa Mahkemesi davanın esasına ilişkin bir karar vermemiştir.”


Prof. Özbudun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi’nin kararları bağlayıcı değildir” yorumu üzerine de şöyle diyor: “Sayın Cumhurbaşkanının bu beyanını da ilgiyle okudum. Bunun da hiçbir anayasal temeli yok. Çünkü Anayasamız 'Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır' diyor. Burada 'iptal kararları bağlayıcıdır, bireysel başvuruya ilişkin kararlar bağlayıcı değildir' gibi bir ayrım yapmıyor. 'Kararlar' kelimesi Anayasa Mahkemesinin her tür kararını kapsar. Üstelik bu bağlayıcılık, yine Anayasanın 153. maddesindeki ifadeye göre, Yasamayı, yürütmeyi, diğer yargı makamlarını ve idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlar."


Özbudun şöyle devam ediyor: “Parlamenter sistem bekleme odasındadır, rejim fiilen değişmiştir” gibi evvelki beyanları düşünüldüğünde çok fazla şaşırmadım. Fakat devletin en yüce makamını işgal eden Sayın Erdoğan'ın devletin temel bir kurumunu bu kadar sert ifadelerle eleştirmesi, evet bu daha yeni bir olay. Sayın Cumhurbaşkanı kararlı görünüyor. Fakat hukuk kuralları ortada. Mahkemelerin başka türlü hareket etmesi bir görev suçu olur. Adım adım otoriterizme gidiyoruz. Oldukça kritik bir kavşaktayız.”


Bir zamanlar Erdoğan’ın yanında bulunan, anayasa taslağı hazırlama çalışmalarına başkanlık yapan bir ismin bile bugün “adım adım otoriterizme gidiyoruz” diye feryat etmesi Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu özetleyen çok önemli gelişmeler.


Özbudun Hoca, “bugün uyananlardan!”