Mayıs 27, 2017 06:23 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Sözcü Gazetesi soruşturması: Mediha Olgun ve Gökmen Ulu tutuklandı

Evrensel:

NATO Zirvesinden geriye çelişkiler kaldı

Milli gazette:

ABD, YPG'ye ısı güdümlü füze ve zırhlı araç gönderdi

Sabah:

Erdoğan'ı ikna edip görevde kalmalarını sağlayacak projelere yoğunlaşan bakanlar var

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar  26 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Kararları kim veriyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz 2016 Kalkışması’ndan 5 gün sonra, 20 Temmuz 2016 günü medyada şöyle bir haber vardı: “Anayasa Mahkemesi üyeleri Altan ve Tercan, HSYK üyeleri Şen, Berberoğlu, Özçelik, Işık ile eski Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Ertuğrul, eski HSYK Başkanvekili Hamsici’nin de aralarında bulunduğu 112 hâkim, savcı ve yüksek yargı üyesi tutuklandı.” “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu haber, Türkiye’de artık hiç kimsenin hiçbir hukuki güvencesinin kalmadığını gösteriyordu:

Çünkü tutuklananlar arasında, hem iktidarın eylemlerinin Anayasa’ya ve hukuka uygunluğunu denetleyecek hem de insanların haksızlık ve hukuksuzluk iddiaları hakkında karar verecek olan yüksek yargıçlar da vardı! 15 Temmuz Kalkışması’nı “Allah’ın lütfu” olarak niteleyenlerin Olağanüstü Hal ilan ettikleri ve ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetmeye başladıkları bu dönemde: Savcılar, başka savcılar, yargıçlar, polisler, gazeteciler, yazarlar, askerler, siviller hakkında tutuklama istiyor... Yargıçlar da, başka yargıçlar, savcılar, polisler, gazeteciler, yazarlar, askerler, siviller için tutuklama kararları veriyorlar!Bu dönem bitmiş değil...

Tam tersine, bütün hızıyla devam ediyor... AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesine göre, OHAL “Her şey huzura, refaha kavuşmadan” da kaldırılmayacak... Yani bu olağanüstü dönem sonsuza kadar sürebilir! Zaten meşruiyeti tartışmalı bir halkoylaması ile Türkiye’deki Parlamenter Rejim lağvedilmiş, kuvvetler ayrımı ortadan kaldırılmış, “Tek Adam Rejimi” uygulamaya konmuş bulunuyor!Son günlerde birkaç tutuklama kararı kamuoyunun özellikle dikkatini çekti:

Cumhuriyet gazetesi mensupları... Sözcü gazetesi mensupları... KHK ile görevlerinden atılan ve geri dönmek için açlık grevi yapan iki kişi.Bu karışık, karmaşık, karmakarışık, kaotik ve anomik durumda, kamuoyunun sorduğu bir soruyu burada dile getirmek istiyorum: Bu tutuklamalara kim karar veriyor... Daha doğrusu, kimin kimi tutuklayacağını kim belirliyor... “Tek Adam Rejimi”ne geçtiğimize göre, piramidin en tepesinde oturan mı?

…***

İhsan Çaralan, 26 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “‘15 Temmuz darbe girişimi’ davaları biter mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz’daki darbe girişimi sırasında Genelkurmay Başkanlığındaki eylemlerle ilgili 221 sanığın yargılandığı “Darbe girişiminin karargah davası”, hafta başından beri Ankara’da sürüyor.Daha önce de 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili davalar açıldı. Ama Ankara’da başlayan bu dava, 15 Temmuz darbe girişiminin “ana davası” denecek bir dava! Çünkü bu dava; darbenin “bir numarası” denilen Akın Öztürk başta olmak üzere “Yurtta Sulh Konseyi üyeleri” olduğu iddia edilenler ve onların en yakınında yer alan kişiler etrafında kurulan bir dava.Ancak davanın ilk gününden başlayarak savunmalarını yapan kişiler, darbe ile bir ilişkilerinin olmadığını söylüyorlar ve kendilerine yönelik suçlamalara, doğruluğu henüz kanıtlanmamış da olsa, yanıtlar veriyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bugüne kadar; “Darbeyi ben yaptım. Emri de şuradan aldım. Şu kişilerle de şöyle bir organizasyon içindeydik” diyen bir babayiğit çıkmadı! Dahası bu kişiler de darbeyi, kendi emir komuta sistemleri içinde değil de ordan buradan, şu ya da bu vesileyle duymuşlar!

Sanki bu “darbeden haberi olmama” durumu, 15 Temmuz darbe girişimi”nin tipik özelliği! Öyle ki; darbenin “1 no’lu hedefi” olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, darbe girişimini, etrafındaki onca istihbarat elemanından değil de eniştesinden duyarken, 15 Temmuz’un “bir numarası” olarak yargılanan Akın Öztürk de darbe girişimi başladıktan sonra Hava Kuvvetleri Komutanı’nın, “Akıncı üssünde bir şeyler oluyormuş git bir bak bakalım” demesiyle öğreniyor. Yoksa adamın darbeden filan haberi yok!

15 Temmuz darbe girişimi” davasının bir özelliği de bu: Darbenin en başında olduğu iddiasıyla iddianamelerin üstüne kurulduğu kişiler bile, darbeden sonradan haberi olmuş mağdurlar!

Gerek 15 Temmuz darbesi ile ilgili açılan davalarda, gerekse medya ve siyaset alanında, darbeye yönelik değerlendirmelerde kritik soru işaretleri MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı üstünde  yoğunlaşıyor.

Bir binbaşının 15 Temmuz günü öğle saatlerde MİT’e gelerek darbe girişimini ihbar ettiğinde saat 14.20’dir. Genelkurmay Başkanı Akar’ın Genelkurmaydaki odasında derdest edildiğinde ise saatler 21.00’i göstermektedir. “Bu sekiz saat içinde MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı darbeyi önlemek için ne yapmıştır; bu iki zat, Cumhurbaşkanı ve Başbakana neden hiçbir bilgi vermemişlerdir; Cumhurbaşkanı neden MİT Müsteşarına bir türlü ulaşamamıştır?” gibi sorular giderek daha çok, daha bir ısrarla ve her yeni durumda yeniden gündeme gelmektedir.

MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı’nın tutumu ve bunlar hakkında hiçbir soruşturma açılmamış olması, bu kişilerin AKP’li vekillerin karşı çıkması nedeniyle TBMM Darbe Komisyonu’na ifadeye çağırılmamaları, savcıların MİT ve Genelkurmay üstünde büyüyen soruları iddianamelerinde görmezden gelmesi,...gibi pek çok benzerlik, “darbe girişiminin kontrollü olduğu” iddialarına güç kazandırmaktadır.

Nitekim, Ankara’daki, “Darbenin karargah davası” denilen davanın üçüncü gününde Kara Kuvvetleri eski Kuvvet Geliştirme Başkanı Tuğgeneral Erhan Caha, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’a yazdığı mektubunda bunlardan söz ediyor.

Caha sorgusunda; “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur. Huzurda gelip tanık sıfatıyla dahi olsa dinlendiklerinde bu durum ortaya çıkacaktır. 15 Temmuz akşamı gelen istihbaratla TSK, sözde darbe kumpası içine itilmiş ve nihayetinde bugün tasfiye aşamasına gelinmiştir” diyor.

…***

Cevher İlhan, 26 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL Komisyonu da oyalamaca…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“OHAL sürecinde 100 binlere varan insanın yargısız haksız - hukuksuz ihraç ve tutuklanmasına, maddî ve mânevî emekleriyle oluşturdukları özel kurumların kapatılmasına kamuoyundan gelen yoğun tepkilere karşı yine OHAL KHK’sı ile kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun mâhiyeti ve işlevi tartışılıyor.

Başbakan, “İtirazlar, artık âdeta bir mahkeme gibi çalışacak bu merkezde karara bağlanacak. Haklı görülenlerin hakları iâde edilecek, diğerleri içinse yargı yolu açılmış olacak” diyor; lâkin 200 bini aşması beklenen müracaatı yedi kişilik komisyonun nasıl ve ne sürede inceleyeceği merak konusu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Komisyon, kamu görevinden-meslekten çıkarılmalardan öğrencilikle ilişiğin kesilmesine; dernek, vakıf, sendika, federasyon ve konfederasyonlarla binlerce vakıf eğitim ve sağlık kurumu ve firmanın, onlarca özel radyo ve televizyon kanalı, gazete, dergi, haber ajansı, yayınevi ve dağıtım şirketinin kapatılmasına ve emekli personelin rütbelerinin alınmasına varan işlemleri değerlendirecek.Uzmanlar, Komisyona ilk etapta en az 65 bin dosyanın gönderileceğini ve bunların 10 binden fazlasının kurum kapatmalarıyla ilgili olduğunu nazara verip, yardımcı elemanlar da alsalar bu kadar dâvânın iki yılda neticeye bağlanmasının mümkün olmadığını, görev süresinin 12 yıla kadar uzayabileceğini belirtiyorlar.

Komisyonda tanık dinletilmeyeceğini ve delil sunulmayacağını, dosya üzerinden karar verileceğini, böylece doğru dürüst bir yargılama yapılamayacağını belirten hukukçular, tarafsız ve bağımsız bir denetim yapılamayacağı ve mağduriyetlerin artacağı uyarısında bulunuyorlar.

Bu hususta hukukçu Kerem Altıparmak’ın, “Dâvâlar 2 yıl komisyonda bekleyecek, iyimser bir tahminle 3 yıl da idârî yargı sürecek. Anayasa Mahkemesi’nde de 2-3 yıl sürecek. İç hukuk 8-9 yıl sürmüş olacak. AİHM’e giderse, 3-4 yıl da orada devam edecek. Haklılığı ispatlanan kişi, 10 ila 15 yıl sonra ancak kamu görevine dönebilecek; tabiî hâlâ yaşı uygunsa…” değerlendirmesi kayda değer.

Keza komisyon kararlarına karşı idârî yargı yoluna gidilebildiğini, ancak komisyonun dosya üzerinden yaptığı incelemeyi yargının neye göre denetleyeceğinin belli olmadığını ifade ediyorlar.

Diğer yandan komisyondakilerin de “milli güvenliğe aykırı bir oluşumla irtibatı” iddiasıyla üyeliklerinin her an düşebileceği tehdidiyle karşı karşıya oldukları ve bu şekilde işleyen bir yapının hiçbir şekilde tarafsız ve bağımsız hareket edemeyeceği söyleniyor.

Böylece, “OHAL uygulamalarına yargı yolunu açmak” iddiasıyla 23 Ocak’ta yine bir KHK ile çıkarılan ve ancak dört ay sonra beş üyesi hükümet, ikisi HS(Y)K tarafından atanan Komisyonun, hâlen yargıdaki yavaşlık ve hantallığın aşılmadığı vetirede, adaletin tecellisini daha da geciktireceği daha baştan anlaşılıyor.