Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet:Akıncı Üssü Komutanı Evrim: Akar 15 Temmuz günü konsensüs istedi
Evrensel:
İşçiler kıdem tazminatı için harekete geçiyor
Birgün:
Orgeneral Akar'ın sorulara yanıtları komisyonda
Yeniasya:
OHAL komisyonundan yeni bahane
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı, 29 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargıya müdahaleye gerek kalmadı... Alçı, yanıldığını düşünür mü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Nagehan Alçı, son zamanlarda Cumhuriyet’e ve Sözcü’ye yapılan “FETÖ’cülükten..” uyduruk operasyonlara isyan halinde. En çok FETÖ’ye yarıyor, bu operasyonları kullanıyorlar, savcılara hâkimlere sesleniyorum... biçiminde yazılar yazıyor. Dahası, Cumhurbaşkanı’nın uçağından yazıyorum diyerek, bakın Cumhurbaşkanı’nın bu konuda onayı yok anlamı çıkartılabilecek bir sesleniş de yaptı “adalet”e! Arkasından Oğuz Güven gözaltına alındı ve tutuklandı, sonra da Sözcü’ye operasyon patlamıştı. Nagehan Alçı şu algıyı yaratma peşinde: Medyaya bu operasyonun Cumhurbaşkanı ile ilişkisi yok, bu tamamen yargının yanlış değerlendirmesi. Acaba “yanılıyor olabilir miyim yoksa bunlar doğrudan iktidarın izni ile yapılıyor olamaz mı?” biçiminde düşünmüş müdür? Bu olasılığı da göz önüne alarak yazılarında direniyorsa, aferin derim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Gazetelere-medyaya bu operasyon, siyasal... Baştan sona yargıyı nüfuzu altına almış bir iktidar, hoşlanmayacağı, kendisini zor durumda bırakacak bu operasyonlara evet demez. Bundan zerre şüphem yok. Bu operasyonlar FETÖ’ye yarıyor, diye bir derdinin olduğunu da sanmıyorum. Önceki yazımda belirttiğim gibi, FETÖ’yü bir sopa-alet olarak kullanıyor.
Bir zamanlar FETÖ ile birlikte nasıl ordunun, muhalefetin, medyanın, iş dünyasının, yargının defterini dürüyorlardıysa, şimdi de FETÖ silahıyla muhalefeti susturuyor. En büyük FETÖ’cü dostları, yedikleri ayrı gitmeyen, başkalarına FETÖ’cüsün diye saldırıyor.
Onlara devlet ve toplumda terör estirmeleri için olanak yaratan, dahası, 250 kişinin canına kastedecek büyük bir darbe girişiminde bulunacak kadar tüm fırsatları sunan bir iktidar yüzsüzlüğü ile karşı karşıyayız.Yargıya müdahale edemeyiz, iktidardan gelen en son ses bu. Hem Başbakan hem Cumhurbaşkanı böyle dillendirdi.
Oysa bugüne kadar Cumhurbaşkanı’nın yargıya yaptığı müdahaleler, “kararlarını tanımıyorum”a varıncaya kadar, bir kitap bölümünü doldurur. Ama şimdi adalete müdahale etmelerine gerçekten gerek kalmadı. Çünkü hem tepeden tırnağa mekanizma yeniden siyasal olarak şekillendirildi, hem de “adalet” neyi nasıl yapacağını öğrendi. Bir işaret tamam. Dahası eskisi gibi artık işarete bile gerek yok.
Cumhurbaşkanı’nın nerede olduğunu haber yapıp darbecilere yol gösterdi, gibi kargaların gak sesleriyle güldükleri bahaneyi, adaletin işgüzarlığı veya iktidara yaranma/göze girme veya bazı FETÖ’cü kripto elemanların kendilerini temize çıkarma gayreti olarak görmek, abesle iştigaldir. Artık muhalif medyayı tam baskı altına alma-susturma işlemi aşamasına geldik gözüküyor.İktidarın medyaya ne kadar büyük önem verdiğini herkes biliyor. Canlı yayında bile müdahalelere varıncaya kadar. Bir havuz medyasının oluşturulmasının öyküsü birkaç kitap eder.
Medyaya saldırılar en küçük fırsatta, en küçük bahane ile sürüyor. Bir bakmışsınız, sevilmeyen bir olguyu haber başlığı yaptı diye, bir haber sunucu topun ağzına konuyor. Medya özgürlüğünde Türkiye dünyanın en karanlık ülkelerinden biri, tüm uluslararası göstergeler bunu gösteriyor. Bırakın bu endeksleri.. bizzat şimdi yaşananlar bile tüm göstergeleri patlatır.
...***
Nilgün Ongan, 29 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Gelecek karanlık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL uzatıldıkça, KHK’lerin kapsam ve niteliği de daha görünür hale geliyor. Bu konuda çok farklı platformlarda hazırlanan raporlar, bir yıla yaklaşan bu süreci tüm ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.İşte bu raporlardan biri de Uluslararası Af Örgütü tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Gelecek Karanlık” başlıklı araştırma.KHK’lerin toplu işten çıkarma aracı haline dönüştürüldüğüne dikkat çeken bu raporda, ihraçların önemli bir bölümü için kanıt ya da bireysel gerekçe bulunmadığı vurgulanıyor. Darbe girişimine doğrudan katılanların ihraç edilmesinin meşru olduğunun altı çizilirken, zaten en kanıtlanabilir nitelikteki ihraçların da bunlar olduğu belirtiliyor.
Buna karşılık ihraçların çok önemli bir bölümünün ise muğlak gerekçelere dayandırıldığı ve ihraç kıstasının ne olduğu konusunda resmi görevliler ve bakanlık yetkililerince bir açıklama yapılmadığı vurgulanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu konuda rapora yansıyan en çarpıcı açıklama ise Adalet Bakanlığından geliyor. Bakanlık yetkililerine göre ihraçlar “... kişilerin terör örgütüyle bağlantısı bulunduğunu ortaya koyan ve illa suç teşkil eden bir fiil olmasa da, somut ve söz konusu kişileri ‘töhmet altında bırakan’ davranışlara” dayandırılıyor (s. 9, 10).
Türk Dil Kurumu’na göre ‘töhmet’; işlendiği sanılan ancak aydınlanmamış suç/suçlama demek. Yani Adalet Bakanlığı yetkilileri, Uluslararası Af Örgütü’ne, ortada suç teşkil eden bir fiil olmasa bile suç işlediği ‘zannedilen’ kamu görevlilerinin ihraç edilmiş olduğunu söylüyor!
Üstelik bu ihraçlar, yine rapora göre, kişilerin sadece işlerini değil tüm yaşam olanaklarını kaybetmesine yol açıyor. Ve buna karşı etkili bir itiraz yolu da bulunmuyor.
Uluslararası Af Örgütü ihraçların keyfi ve ayrımcı nitelikte olduğunu değerlendirirken, yaşanan başlıca hak ihlallerini ise çalışma hakkının, ayırımcılık yasağının, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin ihlali biçiminde sıralıyor. Ayrıca kişilerin yeterli düzeyde yaşam standardına sahip olma haklarının da tehdit altında olduğuna ve pasaportların rutin biçimde iptal edilmesinin seyahat hürriyetini ihlal ettiğine dikkat çekiyor.
Rapora göre Hükümetin kendisi bile bu sürecin ‘intikam alma’ potansiyeli doğurduğunu kabul etmek durumunda kalmış (s. 10).
Nitekim Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın son açıklamaları da rapordaki bu tespiti teyit ediyor. Zira Bozdağ’a göre “Herkes almış eline kılıcı; şu FETÖ’cü, bu FETÖ’cü diye kesmeye çalışıyor”.
Ancak KHK’lerin nasıl hazırlandığı, ne şekilde uygulandığı ve ihbarcılara verilen sonsuz yetkiler doğrultusunda isimlerin hangi mekanizmalarla o listelerde yer aldığı göz önünde tutulduğunda ise bu sonuç hiç de “sürpriz” olma niteliği taşımıyor.
...***
Erdal Sağlam, 29 Mayıs tarihli Hürriyet gazetesinde, “Faiz oranları ‘kalkınma hamlesi’nde ne olur?”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
“PARTİLİ cumhurbaşkanlığından sonra, sıra parti ve kabinenin dizaynına geldi. Bakanlar, yeni bir kalkınma hamlesi başlatacaklarını, reformlara ağırlık vereceklerini söylüyorlar.Yeni bir kalkınma hamlesi ve reform sürecinden söz ediliyor ama siyasi otoritenin reform anlayışının piyasalardan ayrı düştüğü, bence yakında somut biçimde ortaya çıkmaya başlayacak. Çünkü Hükümeti’nin, reform ve kalkınma hamlesinden “Yeni büyük altyapı yatırımları yapmak, büyümeyi pompalamak, bunun için KOBİ başta olmak üzere işletmelere ucuz kaynak vermeye devam etmek, bunu yaparken de faizleri ve kurları mümkün olduğunca baskı altında tutmaya devam etmek” gibi bir anlayış içinde olduğu görülüyor”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
.Azalan ama ihtiyaç duyulan dış kaynağı bulabilmek için, Yatırım Fonu’ndan ihraçlar ve banka senedi gibi formüller üzerinde duruluyor. Yani son yıllarda bankaların dış borç alarak finanse ettikleri yatırımlar, bu kez varlığa dayalı borç senedi satışlarıyla yapılacak. Tabi ki Türkiye’nin varlıkları rehin verilecek..Özetle; 2019 Başkanlık seçimlerine kadar yeniden yüzde 5-6’lık büyüme rakamlarına ulaşmak, böylece seçim garanti edilmek isteniyor.Peki, 2 yıl boyunca böyle bir şeyin sürdürülmesi mümkün mü? Baştan söyleyeyim; bence mümkün değil ve o nedenle erken seçim konuşuluyor...
Neden mümkün olmadığına gelince; çünkü hem kaynak sorununu kabul ediyor, hem de bu kaynak ihtiyacını daha da büyütecek kalkınma hamlesi yapıp, bunu da FED’in faiz artışı gibi size gelecek kaynakların ciddi azalıp, maliyetlerinin yükseleceği bir dönemde yapıyorsunuz. Bunların hepsinin bir arada olması mümkün değil. O nedenle, “Siz faizleri bir de o zaman görün” diyorum..Referandum öncesi KGF kredileriyle KOBİ’leri rahatlattınız ama bu kredilerin amaca hizmet etmediğini; kimisinin mevcut kredileri kapatmak, kimisinin TL ve döviz mevduatı için, kimisiyle lüks otomobiller alınıp yine şirket yerine şahsi varlık artırımına gidildiğini biliyorsunuz. Belli geri ödemesiz dönemle, çok ucuza alınan kredilerin yüzde 14-15 ile mevduata yatırıldığını, zaten son dönem mevduat ve kredi rakamları gösteriyor. Kısacası; bazı ayrıcalıklı patronların cebine para koydunuz ve bu para sonunda yine halkın cebinden yani Hazine’den çıkacak. Bankalardan çıkacak kısmını da yine Hazine’nin ödeyeceğini biliyoruz.
Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli geçen hafta bir konuşmada hem kaynak sorunu olduğunu, hem mevcut yükün bankalara bindiğini, hem de bu faizlerle de reel sektöre kaynak verilemeyeceğini anlatmış. Yeni finansman modelleri denediklerini, çünkü rekabetin kaynak maliyetinde olduğunu düşündüklerini ama sonuç alamadıklarını itiraf etmiş.
“Sınırlı kaynak imkanına göre hedef belirlesek” ya da “Demokrasiyi geliştirip OHAL’i kaldırıp, güven verip yeniden kalıcı sermaye çeksek” denmiyor. Bunun yerine “Kaynak olmasa da zorlayalım, günü kurtarmaya çalışalım” deniyor. Bu gidişatla gün kurtarılır belki ama 6 ay bile kurtarılamaz.