Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: “Kontrollü darbe”, savunma taktiği oldu
Cumhuriyet:
Sivil polislerden iş adamına ‘FETÖ’ şantajı
Evrensel:
Ceylanpınar cinayetleri aydınlatılmayı bekliyor
Yeniçağ:
Arslan Bulut:Bahçeli'nin NATO yorumu ve NATO'nun asker papazları!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İhsan Çaralan, 30 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “Kıdem tazminatı için tek yol topyekün mücadele!”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
“Çalışma Bakanlığı tarafından uzunca bir zamandan beri hazırlığı sürdürülen; “kıdem tazminatının fona bağlanması”na ilişkin çalışma dün Bakanlar Kuruluna sunuldu. Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Bakanlar Kurulunda yapılacak çalışmadan sonra “sahaya çıkıp”, patronlar ve işçi kesimiyle de görüşerek, bu düzenlemeyi 2-3 ay içinde yasalaştırmayı amaçladıklarını açıkladı.Gazetemizin okurları için “Kıdem tazminatının fona bağlanması”nın ne demek olduğu, patronlar ve hükümetlerinin bu konunun üstünde neden bu kadar durdukları konusunda yazılmadık söylenmedik pek bir şey kalmamıştır. Kısacası kıdem tazminatının fona bağlanması, sermayenin 40 yıllık talebidir ve AKP Hükümeti bu talebi gerçekleştirmek için bugüne kadar hiçbir hükümetin çıkarmaya cesaret edemediği bu düzenlemeyi Hükümetin masasına kadar getirmeyi başarmıştır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çalışma Bakanlığı yaptığı çalışmayı tamamlayıp Hükümetin masasına kadar getirdiğine göre, artık bundan sonrasını Hükümet ve onun Meclisteki girişimleri belirleyecek. Dolayısıyla patronlar ve Hükümet cenahında “kıdem tazminatı” konusu tartışma safhasından “eylem safhası”na geçmiştir.
Bu durum; işçilerin ve sendikaların cenahında da artık laf, öneri, “karşıyım ama”, “Türk-iş için bu konu genel grev nedenidir”...gibi ayak sürümeleri geride bırakıp “eylem safhasına” geçmeyi gerekli kılmaktadır. Bu da bütün işyerlerinde mücadeleyi örgütleyen ve adım adım tepkileri ifade eden eylem ve etkinliklere başvurmak için seferberlik ilan edilmesi demektir. Ne var ki konfederasyonların ve bağlı sendikaların bugüne kadar, kıdem tazminatı saldırısı karşısındaki tutumları hiç de iç açıcı değildir.Çünkü; DİSK, kıdem tazminatının fona devredilmesine karşı olduğunu en net ve en açık şekilde ifade eden tek konfederasyondur.
Türk-İş’in Başkanlar Kurulunun eskiden alınmış, “Kıdem tazminatına dokunmak genel grev sebebidir” diyen, ve sonraki yıllarda da birkaç kez yinelenen ciddi bir kararı vardır. Ama, bugün Türk-İş’in bu kararın ne kadar arkasında olduğu tartışmalıdır. Dahası Türk-İş’in kimi yöneticileri, “30 gün kırmızı çizgimizidir” diyerek “Kıdem tazminatına dokunmak genel grev sebebidir” kararını sulandırmaktadırlar. Ve Hükümet, son düzenlemede 30 günü koruyarak Türk-İş’teki yandaş sendikalara bir koz vermeyi de hesaplamış görünmektedir.
Hak-İş ise, Hükümetin ve patronların argümanlarını da benimseyerek kıdem tazminatının fona bağlanmasına itiraz etmeyeceğine dair kuvvetli işaretler vermektedir.
İşçi sendikaları cephesindeki bu tablo, kuşkusuz ki, patronlar ve Hükümeti cesaretlendiren bir tablodur.Çünkü kıdem tazminatına yönelik saldırı; kadrolu, kadrosuz, taşeron, kalifiye, kalifiye olmayan...her sektörden ve statüden bütün işçilere yönelik, sermayenin sınıfa yönelik topyekün saldırısıdır. Bu yüzden de işçilerin bu saldırıyı püskürtmesi, tüm sektörlerden işçileri birleştiren mücadeleyi gerektirmektedir. Bunun için de elbette konfederasyonların, bağlı sendikaların ortak bir mücadele stratejisi etrafında birleşmeleri çok önemlidir. Ancak geçmiş mücadele deneyimleri göstermektedir ki, konfederasyonlar ve bağlı sendikaların çoğu böyle bir mücadelede hevesli olmayacak, tersine el altından hatta bazıları açıkça patronlar ve Hükümetle iş birliğinden çekinmeyeceklerdir.
Bu yüzden de burada;İşçilerin ileri kesimlerinin ve mücadeleden yana sendikacıların,her sektörden ve konfederasyondan sendikaların şubelerinin ve yöneticilerinin, işyerlerindeki seçilmiş temsilcilerin harekete geçmesi, talebin önemini ve meşruiyetini de değerlendiren bir tutumla mücadelede inisiyatif almaları belirleyici olacaktır.Ancak tabandan yaratılacak bir baskıyla sendika merkezlerini ve konfederasyonları etkileyeceğini bilen bir taktikle hareket etmeleri gerektiğini yakın geçmişin deneyimleri açıkça göstermektedir.
...***
Murat Muratoğlu, 30 Mayıs tarihli Bugün gazetesinde, “pek hesaplı ince iş” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Masaya sürecek daha fazla para kalmadı. Bu parayı yaratabilmek adına Varlık Fonu kuruldu. O da bugünden yarına para yaratamaz. Sahi ne iş yapıyor Varlık Fonu? Bugüne kadar icraatlarından haberdar olanımız var mı? Yoksa bunca ay geçti daha hiçbir şey yapmadı mı? Örtülü ödenek gibi bir şeyler yapıyor ama kamuoyundan gizli mi? Hani şeffaf olacaktı? Varlık Fonu başlı başına bir konu.… Para işine geri dönersek, İktidar emrindeki paranın tamamına yakınını kullanmış hatta bütçesini aşmış durumda… Nitekim açıklanan bütçe açığı çok ciddi rakamlarda… Ekonominin paraya ihtiyacı var. Vergi affı için çıkartılan yeni vergi affı da bunu teyit ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
Devlette yeterli para kalmayınca işi bankaların sırtına yüklediler. Baktılar bankalar kredi vermekte nazlı, “kefili benim” deyince sıkıntı aşıldı. Garanti Fonu'ndan yapılan açıklamaya göre, bugüne kadar 241.602 işletmeye 165 milyar TL'lik kredi için 147 milyar TL kefalet verilmiş bulunuyor. Diğer kredileri de hesaba katarsak 100 liralık mevduat karşılığı 150 liralık kredi kullandırıldı. Bankaların parası da suyunu çekti. Yeni kredi veremiyorlar. Şimdi ne olacak? Kamu bankaları mega projeleri kredisiz mi bırakacak? Şirketlere yeni krediler açılmayacak mı? Büyümenin yüzde 3'lerde takıldığı ve bunun ciddi sorunlara yer açtığı bir ortamda krediye ulaşım duracak mı? Bankaların çok umurunda değil… Zira verdikleri kredilerin teminatları garanti olunca gayet iyi kâr ediyorlar. Yine de bankalar açtır. Daha çok kredi daha çok kâr demek. Velhasıl para pompası durursa birkaç aya düşüş başlar, sistem yine kilitlenir. Çözüm olarak verilen kredilerin paketlenip tekrar satılması ve yeni krediler için bilançolarda yer açılması gündeme geldi. Alıcının adresi Merkez Bankası olarak gösterildi. Bu durum para basmakla aynı anlama geliyordu. İtirazlar yükseldi. “Banka senetleri gerektiğinde Merkez Bankası tarafından kullanılabilecek” diyen Başbakan Yardımcısı Canikli çark etti; “Merkez Bankası'nın banka senedi ile hiçbir işi olmayacak, araç olarak kullanmayacak” deyip konuyu bağladı, gitti.İyi de sorun ortada kalkmadı ki! Para lazım. Borçları paketleyip satmak güzel ama kim alacak? Yabancı mı? Almaz! Bu model halihazırda uygulanıyor. Bankalar bilançosunda yer alan tüketici kredileri ve kredi kartları kalemlerini zaten isterlerse paketleyip satıyorlar. Talep yetersiz kalıyor.Alıcı olarak tekrar Merkez Bankası gündeme geldi. Belli ki öyle veya böyle bu işi Merkez Bankası'na kilitleyecekler. Alacak, almayacak derken muhtemelen Bakan Canikli bir kez daha çark edecek. Türkiye sonu belli olan karanlık bir yola girecek. Günü kurtaracak, geleceği kaybedecek.
...***
Deniz Kavukçuoğlu, 30 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İktidar sıkıntısı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın 28 Mayıs 2017 günü Ensar Vakfı’nda yaptığı konuşmadaki şu sözleri önemliydi: “…hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın sıkıntılı gördüğü yerler, Trakya, Ege ve Akdeniz kıyı kentleri, metropoller ile Zonguldak, Artvin, Eskişehir, Tunceli gibi kentlerdir. Özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerde kırsaldan göç etmiş nüfus hızla kentlileştikçe, kent kültürünü benimsedikçe Muhafazakâr baskıdan kurtulmaktadır. Kültür, genel anlamıyla bir yaşam biçemidir. Kent kültürü ise modern bir yaşam biçemidir. Bu yaşam biçeminin parçası olmuş bireylerin Muhafazakârlık tarafından denetim altına alınması kolay değildir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’de edebiyatta, plastik sanatlarda, tiyatroda, sinemada, müzikte ulusal ve uluslararası düzeyde öne çıkmış, ünlenmiş çok sayıda sanatçımız doğup büyüdükleri Anadolu kentlerinden metropollere göç etmiş, kent kültürüyle özdeşleşmiş bireylerdir.
Çağdaş sanatların her dalından büyük sanatçılar ancak metropollerde yaşayarak üretirler. Aksi halde evrensel düzeye erişmek bir dünya insanı olmadan olası değildir.
Ne var ki, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın “sosyal” ve “kültürel” sıkıntıyla kastettiği sözünü ettiğimiz toplumsal ve kültürel süreç değil, bu alanlardaki egemenliğini ülke geneline yayarak iktidarını pekiştirme hedefinde kentlileşme dinamiklerini frenlemektir. AKP, bu frenlemenin sosyal ve kültürel alanlarda uygulanacak Osmanlıcılık ile başarılacağı düşüncesindedir. Özellikle “kültür” denince Cumhuriyet dönemi es geçilmekte Osmanlı’ya dönülmektedir. Oysa Osmanlı bir tarihtir; tarihe dönüş yapılarak çağcıl sorunlar çözülemez, “sıkıntılar” aşılamaz. 50+1 formülünün mucidi AKPMHP işbirliğidir. Bu formül anayasa hükmü olarak kabul edilmiştir. Görünen kadarıyla kendi icadı olan bu hüküm 2019’a doğru bir korku nedenine dönüşmüştür. Fakat korkunun ecele faydası olmadığı bir halk inancıdır. Bekleyeceğiz, göreceğiz.