Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Oğuz Güven: Darbe olsa yine biz tutuklanacaktık
Evrensel:
AKP’nin ‘kamu yararı’, halk için değil şirketler için
Birgün:
Kastamonu'da muhtarlar arasında silahlı kavga: 2 ölü, 4 yaralı
Yeniasya:
IŞİD karşıtı koalisyonun 'yanlışlıkla' öldürdüğü sivil sayısı 484
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Nuray Mert, 2 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Toplum yorgunluğu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kimse söylemeye cesaret edemiyordu, Cumhurbaşkanı söyledi; AK Parti’de ‘metal eskimesi’ var dedi. Bu duruma benzer bir tabir ile ‘metal yorgunluğu’ da denilir. Cumhurbaşkanı, bunu fark etmiş, ama belli ki, kafasındaki çözüm AK Parti’yi bu yorgunluktan kurtarmak için işe girişip, diğer yandan Türkiye’nin tamamını AK Partilileştirmekten ibaret. Oysa asıl sorun, toplum, ülke yorgunluğu. Bilhassa tüm toplumu tek tipleştirmek çabasından doğan memnuniyetsizlik, gerilim, öfke ve yorgunluk.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Burası, artık kavgadan, didişmeden ve dahası baskıdan, susturmadan yorgun düşmüş bir ülke. Fazlasıyla gergin, kafası karışık, savruluşlar içinde bir ülke. Sadece siyasal çekişme düzeyinde değil, birbirine sevgisi, saygısı, güveni tükenmiş, kafası bozulanın silahını çekip karısını, ailesini vurduğu, sokaklarında kavgadan geçilmeyen, şiddetin gündelik zemine indiği bir memleket. Bunun pek çok nedeni var, ama en büyük sorumlu on beş senedir iktidarda olan zihniyet, parti, siyaset olması gerekir. Bunu açıkça konuşamamanın gerginliği, işi daha da zorlaştırıyor, öfkeli bir toplum ve ortam yaratıyor.
Diğer taraftan siyasal muhalefet alternatiflerinin tükenişine sahne olmuş bir ülke burası. Alternatif deyince, sadece parti, lider değil mesele; asıl sorun; farklı bir Türkiye muhayyilesinin ufukta gözükmemesi. Demokrasi yoksunluğundan şikâyet edenlerin hayalleri nasıl bir ülkedir, belli değil. Artık, mevcut demokrasi yoksunluğundan, hak ihlallerinden sadece şikâyet etmenin zamanı geçti, zaten bu sınırlar içinde kalmanın bir sonucu olsaydı, bugünlere gelmezdik.
Referandum sonrası, ‘Hayır’ oyu veren yüzde 49’u temel alan siyaset kurguları aslında muhalefetin de iflasının ilanı. Evet, bu önemli bir rakam, bu denli muktedir bir yönetim, tüm çaba ve baskılara rağmen yüzde 51’i zor bulmuşsa, toplumun yarısı, olan bitenden hiç memnun değil demektir. Ama, memnun olmayanın, bırakın birbirleri ile son derece ihtilaflı olmasını, gerçekten demokratik bir Türkiye hayalinin olup olmadığı meçhul. Daha doğrusu, pek meçhul değil, ana muhalefet partisinin dönüp dolaşıp ulusalcılıkta karar kılması sıradan bir körlük değil, demokratik bir gelecek iddiasından vazgeçmeleri demek.
Bu iktidar ve zihniyetinin yerini, başka türden antidemokratik anlayışlar alacaksa, neyin kavgasını yapıyoruz? Demokrasi yoksunluğundan şikâyet edenin, güçlü bir demokrasi, hak, hukuk ufku olması gerekir, yoksa siyaset güç yarışına döner, güçlü olan diğerini yener, konu kapanır, Türkiye’de olan budur. AK Parti ve zihniyeti, dar görüşlülüğe hapsolduğu, demokrasi meselesini dert etmemeye başladığı, milliyetçiliğe demir attığı için bu noktaya geldik. Benzer bir çerçeveden çıkış yapmak mümkün mü? Bu nasıl bir akıl veya akılsızlıktır?
Baskı, zulüm bir yere kadar işler, asıl zaaf güçlü bir karşı siyasi ufkun, daha doğrusu sadece bir değil, birbirinden farklı ve güçlü alternatif Türkiye muhayyilelerinin olmayışı. Oysa, demokrasi bu yarış içinden çıkar. Bu ülkede böyle bir yarış yok, kimse kusura bakmasın, Kürt siyaseti de çoktan bu yarıştan çekildi, Kürtlerin sadece hak ve özgürlükleri değil, izzetini Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde temsil eden bir siyaset ufkundan çok uzağa düştü. Toplum yorgunluğunun bir ucunda yaşanan ve artan baskılar, gerilimler varsa, diğer ucunda da umut vaat edici gelecek umutlarının tükenişi var.
…***
Cevher İlhan, 2 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Komisyon raporu”yla karartma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Darbeyi araştırmadan ve hiçbir sonuca varmadan sonlandırılan Meclis “15 Temmuz ‘Darbe Girişimi’ni Araştırma Komisyonu” ön raporu da iktidarın “darbe girişimi”ni soruşturmaktan ve perde arkasını ortaya çıkarmaktan kaçındığı gerçeğini ele veriyor.Evvelâ, daha baştan AKP’nin geç üye bildirmesi ve ayak sürümesiyle geciktirilen komisyonun, Meclis’in yerleşmiş demokratik teâmüllerine aykırı olarak başkanından başkan yardımcısına, sözcüsünden kâtip üyesine, bütün yönetiminin iktidar partisinden seçilip muhalefetin dışlanması ve süresini uzatma teklifinin reddi komisyonun işlevine dair sinyaller verdi. Teşkilinden 75 gün sonra ancak toplanabilen komisyonun raporunda, “darbe girişimi”nin önlenemeyişinin sorumluluğunun kırk yıl geriye atılması, 15 Temmuz gecesi ve öncesiyle ilgili hiçbir karanlık hususun aydınlatılmaması oyalamaca taktiğini açığa çıkarıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her ne kadar Komisyon Başkanı “Yeterli görüyoruz” dese de, öncelik sırasına göre, “darbe girişimi”nde “rol” alan “esas dinlenecekler”in dinlenmeyip, diğer isimlerle sürenin doldurulması, komisyoun etkin bir şekilde çalıştırılmayarak birçok iddianın meçhule terk edilmesiyle kırılganlığa zemin hazırlandı.
Komisyonun bizzat iktidar üyelerince baskı altına alınarak alelacele geçiştirilmesi, “15 Temmuz”un iç yüzünü ve darbecileri ortaya çıkarma iddiasıyla kurulan “darbe komisyonu”nun göz göre göre karambola getirilerek akamete uğratıldığının işâretlerini verdi. Muhalefetin bütün ısrarlı çağrılarına mukabil, eski Genelkurmay başkanları ile başbakanların ve ilgili bakanların komisyona davet edilmemesi; 15 Temmuz gecesinde olayların içinde olan Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı’nın komisyona çağrılmayıp sadece yazılı metin göndermelerinin istenmesi ve söz konusu metinlerin dahi raporda yer almaması bunun açık göstergesi.
Ortada hâlâ cevaplanmayan bir dizi istifham var. Meselâ Genelkurmay, “Bize verilen bilgide darbe denmemiş” diyor. Oysa haber veren binbaşı “darbe hazırlığı olduğunu” söylüyor. Cumhurbaşkanı ise önce “Darbeyi eniştemden öğrendim” demişti. Günler sonra “İstirihatte olduğum için korumalarım haber vermemiş” diye konuşmuştu. Başbakan, “Eşten – dosttan öğrendim” diye yakınmıştı. Bunların hangisi doğru?
Gerçekten, vahim darbe istihbaratını saat 15.30’da aldığı söylenen MİT Müsteşarı, neden acilen Başbakana, Cumhurbaşkanına haber vermedi? Haber verdiyse, korumalar neden böylesine önemli bir ihbarı “istirahattedir” diye saatlerce bildirmedi? İhbarı alan Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanlarını niçin anında görev başına çağırmadı? Darbe istihbaratını aldığı halde kuvvet komutanlarının düğünlere, yemeklere gitmelerine, Ankara’dan ayrılmalarına nasıl müsaade edildi?
Yine başta Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı olmak üzere sürecin bizzat içindeki kritik isimler komisyona gelseydi, milletvekilleri karanlıkta kalan bu ve buna benzer soruları soracaklardı.Özetle soruşturma ve araştırmanın kapalı kapılar arkasında “gizlilik hükmü” konulmuş, sansürlenmiş metinlerle değil, kamuoyu önünde bütün şeffaflığıyla tartışılması ve incelenmesi gerekirken, arka plânı araştırılmadan apar topar genel bazı beylik lâflarla kalınması “darbe girişimi”nin örtbas edilip karartıldığına dair tesbitleri teyid ediyor. Oysa komisyonun aslî görevi, 15 Temmuz”un mahiyeti, senaryoların nasıl ve hangi mihraklarca sahnelendiğini, hangi “gizli güçler”ce tâlimatlandırıldığını, dış bağlantılarını, kimlerin kimler tarafından tuzağa düşürüldüğünü ortaya çıkarmaktı…
…***
Yavuz Demirağ, 2 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “MİT ve TBMM Raporu”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
“60 küsur sayfalık MİT raporuna göre MİT, FETÖ'ye karşı neler yapmış neler! Madem MİT bu kadar çalışıp, didindi de bu FETÖ bunca yıl kılcal damarlara nasıl sirayet edebildi? Ankara'da gazetecilik yapan, kulislere kulak kabartanların çoğu Hakan Fidan'ın MİT Müsteşarı olduğunda özel kalemine Zaman Gazetesi muhabirini yerleştirdiğini bilir, duyar. Adı üzerinde MİT.. İçeride nelerin olup-bittiğini öğrenmek zor. O özel kalemin, Fidan'ın ifadeye çağırılmasından önce mi sonra mı görevden alındığı da meçhul.Raporu altlarını çizerek bir kaç kez okudum. 15 Temmuz darbesi esnasında neler yaptıkları anlatılmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Duyan gören darbeyi yalnız başına MİT'in önlediğini sanır. "Kahramanca direniş"leri anladık da 40 yıllık uyku ile ilgili tek satır yok. Örgütün özellikle yurt dışı okullarına dair uzun değerlendirmeler, bol miktarda rakamlar var. Bunları tespit edebilmek için MİT'ci olmaya gerek yok. MİT Müsteşarı'nın imzası ile yayınlanan raporda bazı personele yalan makinesi testi uygulandığı belirtiliyor. Elbette rakam ve sonuçlar yok. Şu yalan makinesi işi ilginç. Türkiye'de yasal olarak uygulanmıyor. Hazır kanun hükmünde kararnameler yayınlanırken, bir kararname ile uygulamaya konsa da kimin doğru, kimin yalan söylediği ortaya çıksa. Öncelikle kamuoyunun merakla beklediği raporları yazanlar testten geçmeli. Bir de FETÖ'nün siyasi uzantıları yok diyenler oturmalı makinaya...